//
you're reading...
agency, ankara, cr/theory, deneme, ideology, power, public, rapor, urban

Bir Dönemin Ardından: Müreffeh, Muasır ve Milli..!

 

Ben de herkesi saygıyla selamlıyorum; 20-25 dakika içinde görüşlerimi paylaşacağım. Mimarlar Odası Ankara Şubesinin hazırladığı raporun çok kıymetli olduğunu söyleyerek sözlerime başlayayım; dolayısıyla, emeği geçen herkese yürekten teşekkürlerimi iletiyorum. Sadece içerdiği değerlendirme yazılarını değil, yaklaşık 25 yılın özetini ve bir zaman-cetveliyle olayların sıralanması ve kayıt altına alınmasını da çok önemli görüyorum. Bizler herhalde, önümüzdeki dönemlerde bu rapora sıklıkla bakarak hafızamızı tazeleyecek ve tartışmamızı zenginleştireceğiz.

Ben de sözü edilen rapora katkı verenlerden birisiyim ve dolayısıyla bu eserde yer alan metin üzerinden görüşlerimi paylaşacağım. Metnin ayrıntısına girmeyeceğim, çünkü farkında olmadan uzun bir yazı kaleme almış ve Ankara Şubesine vermişim. Bilseydim, ben de çok daha etkili, kısa bir bedduayla katılabilirdim. Ancak bu rolü Aydan Balamir Hocamız güzel bir şekilde sahiplenmiş ve çok da etkili bir metin üretmiş; lakin beddua etmeyi bilmeyenlerdeniz herhalde – onu da zaman içinde öğreniyoruz. Değerlendirme yazımı şöyle bir başlıkla paylaşmıştım, “Bir Ankara Hikâyesi; Kamusal İnsanın Çöküşü”. Farkındasınız, Richard Sennett’in ünlü kitabına göz kırpan bir başlık söz konusu; Sennett’in 1992 yılında yazdığı, kamusal insanın çöküşüne dair araştırmasına bir atıf mahiyetinde başlamıştım yazıma. O’nun kavramları üzerinden de hareket ederek, Abdi Hocamın biraz önce paylaştığı, Ankara şehrinde kamuyla ve/veya kamusallıkla ilgili tahayyüllerimizin ne olduğu ve nasıl dönüştüğü ve bunun nasıl mekânsallaştığına ilişkin tartışmanın geri planını anlatmayı ve belki biraz daha teorik çerçevesini kurmayı planlıyorum. Yazıda ölçeklerarası hareket ederek, yani en büyük ölçekten en küçük ölçeğe doğru, daha doğrusu en üst ölçekten Ankara ölçeğine doğru inen bir sıralamayı düşünmüş ve üç farklı başlık üzerinden hareket etmiştim.

Birinci başlık, “Kapitalist Patoloji | Emek-Sermaye Çelişkisi”. Bu noktada, tam karşımda oturan Aziz Hocama bakarak söze giriyorum – görünen o ki, bazı konuları paylaşarak ilerleyeceğiz; eminim, öğleden sonraki oturumda, kısaca değineceğim konuların altını iktisaden çok daha olgun bir şekilde besleyerek, tartışmayı zenginleştirecektir. Öte yandan hemen belirtmeliyim ki, biraz önce okuduğum üst başlık gerçekte çok basit bir gerekçeyle yazılmıştı: Ankara ve Türkiye’yle ilgili derdimizi, farklı bir perspektiften sağlam bir bağlama oturtabilmek istemiştim. Onun için, küresel ölçekte cereyan eden ekonomi-politiğe dair bir altlık oluşturmayı hedefledim; koşulları, durumları iyi tariflemek ve bir oyun kurucu olarak Ankara’nın ve dahi Türkiye’nin bu bağlam içindeki yerini doğru konumlandırmak iyi olabilir, diye düşünüyorum. Bunu yaparken, kapitalist üretim rejiminin temel çelişkilerinin mekânsal anlamda Türkiye’de ve Ankara’daki tezahürlerinin neler olduğuna dair örnekler üzerinden ilerlemeye çalışacağım.

Metinde uzun-uzadıya yer alıyor, dolayısıyla ayrıntıda tartışmaya girmek istemiyorum, ancak dün akşam zihnimi yoklarken referans mahiyetinde bir kez daha göz gezdirdiğim özel bir kitaptan kısaca bahsetmek isterim – betimlemeci olması nedeniyle çok yararlı olduğunu düşünüyorum. David Harvey’in 2015 yılında yayımlanan bir eseri var, Türkçeye çevrilip çevrilmediğinden emin değilim, ancak İngilizce başlığı “The Seventeen Contradictions and the End of Capitalism” – mealen, “Onyedi Çelişki ve Kapitalizmin Sonu”. Bu eseri ilk okuduğumda da çok beğenmiştim, çünkü üç temel başlık altında kapitalist üretim rejiminin içsel çelişkilerini sarih bir biçimde anlatıyor; ve fakat, her bir çelişkinin sonunda, özellikle mekâna göndermeyle, ne tür sorunlar oluştuğuna dair somut bilgiyi de paylaşıyor – son paragrafında, tüm bu sıkıntıların nasıl aşılabileceğine dair önermelerde bulunarak. Biraz önce Abdi Hocamın uzun uzadıya anlattığı sorunlarımızın geri planında sözü edilen çelişkiler yatıyor. Örneğin, temel çelişkilerde şunları sıralamış, Harvey: “kullanım değeri ve değişim değeri” arasındaki gerilim ya da “emeğin sosyal değeri ve sosyal değerin para üzerinden temsiliyeti”. Buna bağlı olan ve bizi çok ilgilendiren konulardan bir tanesi de, “özel mülkiyet ve kapitalist devlet”; sözü edilen çelişkilerde, öylesine ciddi bir sıkışmışlık var ki, bir taraftan devlet pazar ilişkilerini regüle etmeye çalışıyor, ancak öte taraftan, özel mülkiyetin neredeyse maksimize edildiği ve mülkiyet ilişkileri üzerinden metalaşma sürecinin etkin kılındığı bir durum söz konusu – içsel çelişkisini her daim üreterek ve benzer bir şekilde mülkiyet ve sosyal refah arasındaki gerilimi sabitleyerek. Bütün bunların yanında, bizi herhalde en çok ilgilendiren ve benim de bu alt başlığa koyduğum emek ve sermaye arasındaki çelişki dikkat çekici mahiyette. Bunun çok sarih bir biçimde Ankara özelinde de görebilmek mümkün: Bunun da ayrıntısına girmeyeceğim, iktisadın kendi diliyle/terminolojisiyle sizleri baymak istemem – bu görevi Aziz Hocama bırakıyorum, kendisi uzun uzadıya emek-sermaye çelişkisinin içeriğini anlatacaktır. Öte yandan, kısaca eklemek isterim: emek gücü bir biçimde sermaye tarafından satın alınır ve temel çelişki de bundan kaynaklanır – bizim için çok kıymetli iki koşulu da üreterek: “emek gücünün metalaşması” ve “emek gücünün yabancılaşması”. Tartıştığımız meselelerin özü bu noktada kümeleniyor. Harvey’e göre, özellikle “bu iki olguyu salt ekonomi-politiğin matematiği ile okumamak gerekiyor”. Örneğin, toplumsal cinsiyetle ilgili meselenin altında da metalaşan emek gücü ve sonuçta emek gücünün sömürülmesi yatıyor. Biraz daha ileriye gidersek eğer, etnisiteyle ilgili çatışma, şiddet ve savaş benzeri meseleleri de emek-sermaye çelişkisine dayandırmak mümkün. Toplumsal çatışmaların, din üzerinden süregelen gerilimlerin özünde de emek-sermaye çelişkisinin var olduğunu bilerek tartışmayı bir üst-ölçekten sürdürmemiz yararlı olabilir. Özetle, bugün neredeyse tekelleşerek uluslararasılaşan bir sermaye birikiminden bahsediyoruz ve bunun sonucunda, metalaşan, yabancılaşan ve sömürülen bir emek gücünün yer aldığının gerçeği, alt-ölçeklerde yapacağımız tatışmayı daha da somutlaştırıyor.

Şimdi bu konuyla ilgili birkaç küçük notu düştükten sonra, metnimdeki ikinci kısma döneceğim. Harvey’in kitabında, değişken çelişkiler diye bir sınıflandırma söz konusu. O bölümde, mekânla, somutlaştırmak gerekirse, şehir ve kentleşme pratiklerimizle ilgili çelişkileri görebilmek mümkün. Örneğin, “üretimin sosyal ilişkilerinin yeniden üretimi”, ya da “eşitliksiz coğrafi gelişme ve mekânın üretimi”, ya da “gelir ve zenginlikteki ciddi farklılıklar”… Gerçekte tüm bu meseleler bir sonuç-ürün olarak görülse de, kapitalist üretim rejiminin içsel çelişkilerinden kaynaklanıyor; biraz önce dikkatimi çekti, Abdi Güzer Hocamızın belagatli anlatımıyla, Ankara içinde cereyan eden ve neredeyse 40 yıla yayılan toplumsal seyahatimizde/yer değiştirmelerimizde, kuzeyden, doğuya ve güneyden batıya, eşitliksiz coğrafi gelişmenin ve mekânın sosyal üretimi sürecinde, zenginlikteki ciddi farklılıkların mikro ölçekteki tezahürlerini görebilmek mümkün. Bunu salt küresel ölçekte süregelen büyük ölçekli bir sorunsal olarak değil, Ankara’nın kentsel coğrafi ölçeğinde cereyan eden bir sorun olarak da görmek gerekiyor. Kısacası sözünü ettiğim çelişkileri, Çankaya’yla-Cebeci, Cebeci’yle-Ulus, Mamak’la-bilmem ne semt arasında da okuyabilmeniz olası. Son olarak, Harvey’e göre bu çelişkilerin bir kısmı gerçekte çok büyük tehlikeler içermekte, çünkü bu çelişkili durumlar/koşullar, ciddi anlamda sosyal çatışmaları da beraberinde getiriyorlar. Neredeyse, sözü edilen sosyal çatışmaları sıklıkla deneylediğimiz bir döneme tanıklık ediyoruz – son üç yılımızı bir anımsayalım. Önüne geçilemeyen sonsuz birikim ya da sonsuz büyüme modelleri, kapitalizme içkin sosyal ve kültürel kodlar, sermaye ve doğa arasındaki çetrefilli ilişki, toplumsal yabancılaşma, tehlikeli çelişkilerden sadece bir kaç tanesi: Yine Ankara ölçeğinde baktığımızda, neredeyse kendi doğal çevresini sömüren, doğal ve yapılı çevre kalitelerini günbegün yitiren bir büyüme modelini görüyor, doğaya başat bir kentleşme rejimini yeniden-üretiyoruz. Benim için bu noktada en can alıcı nokta, Harvey’in sözcükleriyle “total yabancılaşma” ki, tam da Abdi Güzer Hocamın konuşmasının açılışında bizlerle paylaştığı ve kendi sözcükleriyle, “aidiyet hissimi kaybediyorum” dediği noktaya denk düşüyor. Ben de bunun, Marks’ın kendi dağarcığıyla, “yabancılaşma” ile ilişkili olduğunu belirterek, birinci bölümü kapatayım.

Metnin ikinci bölümünde, biraz daha çerçeveyi daraltarak, Türkiye bağlamında, özellikle 1923 sonrası, sosyal ve politik tarihimize baksaydık, bu dönemi resmi ideolojinin tarihi yazımı kalıplarının dışında nasıl okuyabilirdik diye sormuş ve Ankara’yı tartışmanın merkezine almıştım. Dolayısıyla ikinci başlığım “Kamusal Tahayyüller | Çatışan Moderniteler ve Çatışan Siyasetler” olarak belirlenmişti. Burada sözünü ettiğim Modernite, klasik tanımların dışında olgunlaştı: genel anlamıyla Modernitenin de çelişkilerini yaşıyor olabiliriz; örneğin, “Batıcı bir Modernite tartışmasına başat farklı Modernite tartışmaları sürdürseydik, Türkiye’nin modernleşme ve onunla bağıntılı bir biçimde şehirleşme tarihini yeniden okuyabilir miydik” diye sormayı yeğledim. Biliyoruz ki, artık Modernite yeknesak yani homojen değil ve post-koloniyel tartışmalar sonrasında bunun çok daha farkındayız: Kısacası, farklı Moderniteler söz konusu ve her toplumsallık kendi meşrebince modernleşiyor; ve fakat, yeniden inşa etme süreci içinde farklı Modernitelerin sürekli olarak yüzleştiği ve/veya çatıştığı durumlardan/koşullardan da bahsedebilmek olası. Bir kez daha Abdi Hocamızın sunumuna dönerek, “1920’den sonra şehir özelinde süregelen bütün bu yer değiştirmeler, yani Cebeci’den Ümitköy’e ya da Ulus’tan Kavaklıdere’ye doğru toplumsal kaymalar farklı Modernitelerin çatışmalı durumlarıyla mı su yüzüne çıktı”, diye sorarak tartışmayı zenginleştirmek isterim.

Bu başlığın altıdaki bir diğer tartışma da kamusallık üzerineydi; şarki bir toplum olduğumuz için, kamusallık dediğimiz zaman hemen aklımıza devleti getiriyoruz, ama siyaset biliminde ve sosyolojide kamusallık tartışması başka bir şey daha ihtiva ediyor. Bu baptan bakıldığında, kamusallığın inşası sürecinde, “kamusallığı üreten siyasetler arasındaki çatışmalar, bir anlamda, şehirlerimizi ve kentleşme pratiklerimizi nasıl etkiliyor ve dolayısıyla bu çerçeve içinde Ankara’yı okuyabilir miyiz” diye soruyorum. Bu noktada hafızamızı yoklayalım; kamusallık tartışması aslında ilerici bir program ile muhafazakâr bir başka programı Türkiye bağlamında kuruyor ve bunlar arasında süregelen çatışma, bizim şu anda yaşadığımız sıkışıklığı ve çelişkisel durumları/koşulları da biteviye üretiyor olabilir. Kamusallık tartışmasıyla ilgili bir başka şeyi daha eklemek isterim: kamusallık gerçekte bir burjuva sınıfı pratiği – bunu ben değil, Habermas söylüyor, çok tanıdık eseri, “Kamusallığın Yapısal Dönüşümü” başlıklı kitabında. O’na göre, kamusallık 18.yüzyıldan bu yana bir burjuvazi sorunsalı; öte yandan, burjuva sınıfı pratiği olması onu tümüyle de olumsuzlamıyor – tam tersine önemli bir kaliteyi de ihtiva ediyor. Çünkü burjuva sınıfı, biraz önce bahsettiğim kapitalist üretim rejiminin asli öznesi olması nedeniyle ve onun sürekliliği adına muhafazakâr bir niteliği içermekle birlikte, siyasî iktidara paydaş olabilmek adına da ilerici ve bazen de devrimci bir niteliği içselleştirebiliyor. Dolayısıyla burjuvazinin şizofrenik yapısı, muhafazakâr ve ilerici olmak arasındaki çelişkisel konumu çok önemli ve toplumsal anlamda inkişafın da önemli itici kuvvetlerinden bir tanesi. Habermas şöyle devam eder; “sözü edilen gerilim aslında bir anlamda yüzleşmedir” – yani farklı sınıfsal yapıların bir araya gelip, yüzleştiği ve dolayısıyla birbirini dönüştürme uğraşısı içerisinde olduğu bir sürece karşılık gelir.

Özellikle, Cumhuriyet dönemi sürecinde başkent Ankara, biraz önce bahsettiğim türden “yüzleşmenin mekansallıkları mıdır”, diye sorulabilir. Bir diğer cenahtan da, 1920’lerde öncelikle “ideolojik kamusallık olarak inşa edilen, ama daha sonra sivil kamusallık tahayyülünü peşi sıra getiren bütün bu süreç çelişkilerini de (çatışmalarını, yüzleşmelerini) üretmiş midir” diye bakılabilir. Bu çerçeveden değerlendirildiğinde, aslında bu çelişkili durumun son 90 yıllık Cumhuriyet tarihinin de özünü yapan önemli bir tespit olduğunu düşünüyorum. Daha açık söylemek gerekirse, Batıcı anlamda modernleşen kitleyle, Gramsci’nin sözleriyle daha Batıcı bir Modernite tahayyülü olan tarihsel blokla, aslında genlerinde şarkî siyasetin kodlarını barındıran, burada gen sözcüğünü metaforik anlamda kullanıyorum, tarihsel blok arasındaki çelişkili konumlardan mı bahsediyoruz? Denilebilir ki, iki tarihsel blok arasındaki gerilim, 1920’den beri süregelen bir durum, ama biraz sonra aktaracağım ve metnin üçüncü bölümünü yapan ciddi kırılmalar sonrasında, artık kendisini yüzleşmeci bir ortamdan neredeyse şiddet içeren çatışma formlarına doğru dönüşen bir tarihselliği barındırıyor. Bu iki blok arasındaki yapısal ayrım çok keskin ve artık kırılgan; yani daha katı, esnek olmayan bir niteliğe evrildi. Bu noktada son bir şey ilave etmek isterim: Habermas’a göre, gerçekte bu ikili yapı arasındaki, yani muhafazakâr ve ilerici olma arasında bir geçirgenlik söz konusudur ve bu durum yüzleşme sürecinin en olumlu yanlarından bir tanesidir. Esnek olabilmesi, porositesi/geçirgenliği ihtiva etmesi salt toplumsal mobilizasyon açısından değil fikri anlamda da önemlidir çünkü farklı sosyal sınıflar arasındaki diyaloğun da kapasitesini üretir. Öte yandan son kertede, Türkiye’de şiddeti de barındıran çatışma ortamında, sözü edilen geçirgenliğin, neredeyse tamamen kaybolduğuna dair bir saptamada bulunmak isterim.

Metnin üçüncü bölümünde, “Yerli ve Milli | Otoyol, Alışveriş Merkezi, Lüks Konut”, başlığını kullanmıştım. Bu başlığı bugünlerde atmam gerekseydi, belki de, “yerli ve milli; otoyol alışveriş merkezi, lüks konut, akademi ve akademisyen” diye değiştirmem gerekebilirdi – biliyorsunuz, yaklaşık iki hafta önce bizlere “yerli ve milli akademinin” ne olması gerektiğine dair bir direktif geldi. Ancak, reel-siyasetin o dar kalıplarına girmeyelim ve tahlillerimize devam edelim. Şehir ölçeğinde baktığımızda, yukarıda açmaya çalıştığımız meselelerin fizikî ifadelerini görüyoruz: Bu noktada, bir kez daha Abdi Hocama atıfla, yol, AVM ve konut yeni bir kentleşme modunun asal unsurlarına dönüştürüldü. Sözü edilen yol bile değil, gerçekte kent içi otoyollardan bahsediyoruz – şehrin örgüsünü yapan şeyin otoyol olduğunu görüyoruz. İkincisi, alışveriş merkezleri ve kamusallık tartışması açısından onun da çok ilginç sonuçlar ürettiğini düşünüyorum – Ankara’nın yeni tip kamusallığının tapınaklarına dönüştüler. Bir de konut; öte yandan, konut derken sosyal ya da iyi niyetle söyleyelim işçi konutlarından dem vurmuyoruz; sadece, adalara hapsedilmiş lüks konutlar üzerinden bütün mekânsal pratiklerimizin özeti niteliğinde bir kentleşme rejimini kabul ettik. Bu noktada lüks konutlara ilişkin bir parantez açayım; sözü edilen şey stüdyo ya da tek odalı küçük konutlar değil çünkü üretimimizin “yerli ve milli” olması gerekiyor.

Aslî konumuza dönersek eğer, yukarıda sözünü ettiğim iki program arasındaki çatışma, ilerici-muhafazakâr, aslında 1990’larda çok ciddi bir kırılmaya uğradı ve biraz önce söylediğim türden bir dönüşüm geçirdi: ancak, artık azman bir şiddete varan bu yeni durum, belki de 1950, 1960, 1970 ve nihayetinde 1980’de yaşadığımız toplumsal kırılmalardan da ziyadesiyle beslendi. Tekrara düşmek istemem, öte yandan özellikle 1990’dan sonraki bu ikinci kırılmayla birlikte, bu ikili yapı arasındaki salınımın, aslında hızı ve ivmesi arttı. Bir noktadan bir başka noktaya doğru çok daha fazla savrulmaya başladık; ve aynı nispette bu salınımlar geçirgenliğini de kaybetti. Dolayısıyla birbirinin içerisine zamana bağıl bir biçimde geçen ve yumuşak salınımlarla sözü edilen, öykünülen yüzleşmeyi kuran koşullar, şiddetli salınımlarla beraber sürekli keskinleşmeyi ve kutuplaşmayı getirdi – bu durum, biraz önce söylediğim türden yüzleşmeyi değil de, doğrudan şiddeti barındıran bir çatışmayı üretti. Bunun mekânsal karşılığı çok keskin, özetle yapma ve yıkma ediminden bahsediyoruz. Sol literatürde yer alan yıkarak yapmanın ekonomi-politik bir tartışma içerdiğini biliyoruz, ama benim burada bahsettiğim, yani ikinci türden yapma ve yıkmanın aslında ideolojik bir çatışmayı ihtiva ettiğini çok net bir şekilde kabul etmemiz gerekiyor. Aydan Balamir Hocamın bedduasında özellikle yer alan, Ankara İller Bankası’yla ilgili söylediği “intizar satırları”, keskinleşmiş çatışmanın ideolojik göstergesi konumunda. Kimine göre, psiko-analitik bir tahlile mazhar bir durum – siz sadizm dediniz, ve fakat onun da aslında bir karşılığı var. Özetle şiddetin ideolojik muhteviyatı fazla keskin ve artık ekonomi-politik bir tartışmanın yanında başka açıklamaları da ihtiva ediyor.

Sözlerimi şöyle bitireyim; bir kez daha çoklu Moderniteler tartışmasına dönersek eğer, kendimce bir ilave yapmak isterim: “alaturka bir Modernleşme” kapasitemiz de var. Sözünü ettiğimiz muhafazakâr tarihsel bloğun alaturka bir modernleşme pratiği söz konusu ve bunu da görmek gerekiyor. Bu duruma bazı metinlerimde/konuşmalarımda “taşra modernleşmesi” dedim – bu noktada,Tanıl Bora lütfen beni affetsin, çünkü taşra güzellemesi yapamayacağım. Biraz önce, ilk sunumda “kasabalaşma” sözcüğü de geçti; dolayısıyla, taşrayla ilgili, kıymetli bir şeyi ben de, maalesef, çıkaramayacağım. Özetlemek gerekirse, yeni sermayedar sınıf, aslında burjuva sınıfının ta kendisi, garip bir biçimde bürokratik elitle bir tür ittifak kurdu; söylemleri modernist, ama pratiklerine bakıldığında bütün bu tarihsel bloğa içkin muhafazakâr, ve fakat İslamcı bir fıtrat söz konusu ve çok bildik, ama aynı nispette de tehlikeli ideolojik kodlardan hareket ediyor. Yol, otoyol, alışveriş merkezi yapıyor, stüdyo olmasa da konut üretiyor ve standartlarımızı Batılı Modernitenin tahayyül ettiği biçimde ve modernist şehirleşmenin ve mimarlığın talep ettiği yönde kurma konusunda bir iradesi var; öte yandan, bunun geri planında yer alan kültürel ve ideolojik kodlara bakıldığında, garabet bir durum da görülüyor – dolayısıyla, bunun doğru konumlandırılması ya da tartışılması gerekir diye düşünüyorum. Çünkü, kendi sözcükleriyle, modern şehirleşmenin pratikleri söz konusuyken, aynı nispette, sözü edilen ideolojik kodlar bir tür “ahlak” üreten niteliğe de haiz. İşte biraz önce bu gerekçeyle söyledim: “stüdyo tipi konut neden olamıyor?” Bu yeni burjuvaziye göre herşey yerli ve milli olacak, çünkü onun dayandığı bütün ahlakî normlar alaturka kodlara dayanıyor – üstelik kıymeti kendinden menkul bir şekilde. O açıdan, maalesef, bu kaba muhafazakârlığın teknokratik bir kısırlığa gömüldüğü Türkiye’ye ve özellikle Ankara’ya özel, özgün bir durumla karşı karşıyayız diye noktalamak isterim. Sonuçta, Modernite ve kamusallık tartışması bizi diyalog ve yüzleşmenin imkânına kavuşturacak diye çok heveslenmiştik; buna dair de müthiş bir talebimiz vardı. Öte yandan, maalesef tam öyle gelişemedi; bugün şiddet ve çatışma ve onun mekânsallıklarıyla karşı karşıyayız. Bu şiddet sarmalı artık kabul edilebilecek boyutta değil; ne bedenimiz ne ruhumu ne de vicdanımız kaldırabiliyor bu azman şiddeti. Hepimiz çok ciddi anlamda örselendik.

Son sözüm de şu olsun: ilk başlığıma dönersek eğer; tüm bu dönüşümün ardında yatan ekonomi-politik ilişkileri görmezden gelerek bir sonuca varamayız diye düşünüyorum. Ve dolayısıyla, Aziz Hocam topu yine size atıyorum. Çünkü burada sözü edilen çelişkilerin doğru tahlili, bir çatışma ve gerilimin sınıfsal bir çatışma ve gerilim olduğunun da işareti. Biz buna ilişkin sözümüzü doğru söyleyemez, sınıfsallık meselesini tartışmalarımızın merkezine yerleştiremezsek, işin özü ekseninden kayacaktır diye korkuyorum. Nuray Hocam da aramızda; iki gün önceki bir toplantıda, “gelişmeler karşısında çok umutsuzum Nuray Hocam”, dediğimde, “sen de mi hocam” diye beni yanıtlamıştı. Dolayısıyla umut vadeden son sözüm de hocama gelsin: sınıfsal gerilim ve çatışma şüphesiz ki var ve şiddetleniyor; bununla birlikte, sözü edilen çatışma içkin bir mücadeleyi de barındırıyor. Bir kez daha sınıfsal hüviyetimizi anlayarak, sınıfsal mücadeleyi öncelikli görebilir ve sırtımızı ona dayayabiliriz. Herşeye rağmen ümidimizi kaybetmeyelim.

Notlar

Tmmob Mimarlar Odası Ankara Şubesi tarafından yayımlanan AnKara Rapor: Gökçek Dönemi Hasar Tespiti [1994-2017] kitabı bağlamında, 20 Ocak 2018 günü ulusal bir değerlendirme sempozyumu düzenlenmiş ve sunumlar gerçekleştirilmiştir. Sözü edilen metin, açılış paneli sırasında yapılan değerlendirme konuşmasının yeniden gözden geçirilmiş halidir. Konuşmaya mesnet olan kapsamlı yazıya ulaşmak için: https://gasmekan.wordpress.com/2017/12/02/bir-ankara-hikayesi-kamusal-insanin-cokusu/

Basılı kaynak: Güven Arif Sargın, “Bir Ankara Hikayesi: Kamusal İnsanın Çöküşü”, AnKara Rapor: Gökçek Dönemi Hasar Tespiti [1994-2017], Tmmob Mimarlar Odası Ankara Şubesi: Ankara, 2017, s. 64-73.

Advertisements

About gasmekan

http://archweb.metu.edu.tr/

Discussion

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

w

Connecting to %s

Monthly Taxonomy

Categories

Advertisements
%d bloggers like this: