//
you're reading...
agency, ankara, cr/theory, deneme, ethics, history, identity, ideology, memory, power, public, urban

Bir Ankara Hikâyesi: “Kamusal İnsanın Çöküşü”*

Türkiye’de cereyan eden yakın dönem siyasetin marazi yapısına dair sözümüzün olması gerekir: Bu bağlamda, Ankara’ya içkin durumun, küresel anlamda cereyan eden kapitalist koşullara bağıl ne tür mekânsallaşmalara yol açtığına dikkat çekerek ve yeri geldiğinde somut örnekler vererek, özellikle tartışmayı kamusallık ekseninde tutarak ilerleyeceğim. İktidar, güç ve mekân trilojisi üzerine uzun bir süredir ve sistemli bir şekilde yazılıp çiziliyor ve meselenin hakkını verecek kadar da engin bir yerel külliyat oluştu. Bütün bunlara karşın, ünü ulusal sınırların ötesine, uluslararası ortama dahi taşınan bir tür kentleşme pratiği ile karşılaşınca, henüz siyaset ve akademik çevrelerin görevlerini tamamlamadığı ve bu meseleye dair söyleyecek daha çok tahlilin olduğunu rahatlıkla iddia edebiliriz.[1]

  1. Kapitalist Patoloji | Emek-sermaye Çelişkisi

Kapitalist örüntü ve burjuva ideolojisinin henüz tam anlamıyla ilga edilemediği gerçeğinden hareketle, toprağa dayalı sermaye birikimi modelinin miadını doldurmadığını biliyoruz; üstelik Türkiye bağlamında, sermayedar sınıfı ve muhafazakâr milli/yerel bürokrasi arasında cereyan eden açık ittifakın da, özellikle kentsel mekânın bir anlamda dönüştürülmesi üzerinden rant elde ettiği yönünde, elimizde yeteri kadar veri mevcut. Öte yandan, bu fenomenin akıl ve izanı bu denli zorlayarak zuhur etmesi, yukarıda kısaca değindiğim “sermaye birikimi rejiminin” çok daha ötesinde yeni malzemeleri ve dolayısıyla tahlilleri göreve davet ediyor. Birincisi, tarih yapımı (yazımı) açısından marazi bir durumla karşı karşıyayız: Kesintisiz neredeyse 23 yıldır inşa edilen ve rakamsal olarak algımızı zorlayan yeni Ankara’nın yarattığı iktisadın önemli bir başlık olarak tahlile mazhar olduğunu belirtmeliyiz. Kâr-zarar dengesini her daim gözeten burjuvazinin bile onay veremeyeceği akıl dışılığın (irrasyonel tutumun) ne anlama geldiğini tartışmaya açmakla yükümlü olduğumuzu düşünüyorum. Çevrenin tahribatına dayalı ve kent toprağını bir tür arzu nesnesine indirgeyen akıl tutulmasının Başkent Ankara’nın kültürel peyzajı ve dolayısıyla toplumsal belleğimizde yarattığı travmanın büyüklüğü ortada.

Sözü edilen akıl tutulmasının bir tür tezahürü olarak görülebilecek kentleşme pratiklerinin sözü edilen siyaseti haklı çıkaracak bir tarafı mevcut değil: 23 yıllık yerel yönetimin, sanat ve mimarlık tarihi, kent tarihi ve sosyolojisi ve tasarım yöntembilimi açısından da herhangi bir geçerliliği yok – hurafelere dayalı bir retoriğin kültür ortamlarındaki basit dışavurumu olarak addedebileceğimiz bu hezeyanı, biz meslek insanlarının kabul edebilmesi olanaklı görünmüyor. İçinde yaşadığımız şehri planlayarak/tasarlayarak siyasî iradeye inşa ettiren plancı/mimar müelliflerin ise, bilimsel ve mesleki formasyon yetersizliğinden değil, önce meslek etiği ve sonrasında da hepimizde içkin olması gereken “saf ahlakın” eksikliğinden dolayı sorgulanması gerekiyor. Bu noktada payıma düşen, kentin ekonomi-politiğine dair bir altlık oluşturmak ve sorularımı sizlere tevcih etmek oluyor: Kapitalizm ve kent sözcükleri hala çelişik, bakir bir alana işaret ediyor – bakir çünkü var olan engin birikime karşın, koşulların belirsizliği ve ona bağıl olarak yerlerin/mekânların farklı kapasitelerle hem sömürünün ve hem de direnişin öznesi konumuna itelenmesi ya da yüceltilmesi, sürekli tartışmayı, yeni tahlilleri, çıkarsamaları, kısacası hüznü ve umudu barındıran zihinsel haritaları ve pratikleri göreve davet ediyor.[2] Tartışmanın belki de, kapitalizmin yaman çelişkilerine dönerek bir tür izlek oluşturması ve sırasıyla, emek-sermaye çelişkisi, değer ve son olarak kamusallık bağlamında iktidar sorunsalı üzerine sorular sormasında yarar var.[3] Her bir sorunsala sırasıyla değinmek yerinde olabilir; ancak bizim için öncelikli konunun, “emek-sermaye çelişkisinin nasıl aşılabileceği” olduğu hepimizin malumu – özellikle bu çelişkinin sermayedar lehine 1980 sonrası yeniden yapılandırıldığını ve bu dışarlıklı yapılanmanın neo-liberal siyasalarla pekiştirildiğini biliyoruz. Öte yandan, neo-liberalizmin salt iktisat politikaları bağlamında değil sosyal politikalar kapsamında da tartışmaya açılması ve yukarıda zikredilen çelişkinin yıkıcı etkilerinin hangi yöntemlerle en aza indirilebileceğinin irdelenmesinde sayısız yarar var. Eğer mevcut koşullar altında kapitalizm ilga edilemeyecekse, fizikî çevreyi ve içtimai hayatımızı neredeyse yerle yeksan eyleyen kapitalist rejim ve dolayısıyla kent topraklarına dayalı sermaye birikimi modeli nasıl ehlileştirilebilecektir?

Kent mekânının üretimin önemli bir enstrümanı olması, onu hem kapitalist üretim sürecinin vazgeçilmez bir aracısı kılmış ve hem de, denetim, iktidar ve egemenlik tartışmaları bağlamında özel bir konuma hapsetmiştir. Bizim için önemli olan da, kullanım-değeri ve değişim-değeri arasındaki üstü-örtük ancak aynı nispette metalaşma ve yabancılaşmaya işlerlik kazandıran olgusal durumdur. İşte tam da bu noktada, kapitalist mekânsallaşmanın temelinde kullanım değerinin terk-i diyarının olduğunu iddia edebiliriz; kullanım-değerine yeniden dönüşün olasılığını gündelik hayatta, yani yaşanan, mekânın cismani dünyası ve ona takılı görece devrimci sosyal pratiklerinde aramak olası mıdır? Değişim değerinden artı-değere uzanan serüven içinde, kent toprağının metalaşarak doğrudan kapitalist üretimin asal nüvesine dönüşümüne burada yer vermek işi daha da çetrefilli hale getirecektir; öte yandan, savaş sonrası yeni bir niteliğe bürünen kapitalizmin, özellikle yeni kentleşme pratikleriyle hem birincil ve hem de ikincil döngüye ziyadesiyle işlerlik kazandırdığının burada bir kez daha teyit edilmesinde yarar var. Emek-sermaye çelişkisi ve kullanım değeri ile değişim değeri arasındaki marazi çatışmaya son ekleyeceğimiz halkanın, iktidar sorunsalı olduğunu belirtelim. Yukarıda zikrettiğimiz her iki başlık, aslında, sermayedar sınıfın iktidarına ilişkin ipuçlarını bize sunuyor; zaten hükumet etme yolu yordamı, azman kapitalist sermayedar ve onun paydaşı siyasi iktidarın “yürüttükleriyle” kaim. Buradan hareketle, iktidar sorunsalını yeniden ele alıp, demokratik, temsili değil doğrudan katılımcı ve yerinden yönetimin yansımalarını, sokağa yakın dönemde yeniden atfedilen önem nispetinde tartışmaya açmak, boynumuzun borcu olmalı.[4] Öte yandan bu noktada, Ankara özelinde sivil kamusal alanın inşası ve sonrasında çöküşüne isnaden yorum yapmak gerekebilir.

  1. Kamusal Tahayyül | Çatışan Moderniteler/Siyasetler

Ankara’nın kamusal alanları/mekânlarının siyasi veçhesi, Batıcı bir kamusallık betimlemesinden görece aykırı düşen ve kendi bağlamını kuran bir çerçeveye gereksinim duyar. Bununla birlikte, ilkesel olarak, Başkent özelinde yoğunlaşan ve kamuyu yeniden kurmaya çalışan seçkinci erkin yaptırımları, siyasî iradeyi paylaşma amacıyla güçlenen burjuva sınıfının mekânlarını yaratmaya yönelik bir proje olarak görülebilir; üstelik bu tasarım, devrimci-ilerici bir program ve ekonomik altyapıya bağımlılık sonucu oluşan muhafazakar-tutucu bir nitelik arasında salınan yeni-kentli-sınıfın üretimlerinden birisi olarak da değerlendirilebilir. Gerçekte, devrimcilik ve muhafazakarlık arasında süregelen salınma, burjuvazinin yapısal bir sorunudur ve kamusallık bu tür bir sıkışmanın belirtilerinden birisidir.[5] Buna karşın, 18nci yüzyılda, iktidara paydaş ve Modernitenin önemli bir sıfatı olarak görülen kamusallığın, bir burjuva tasarımı olması, daha da ötesi, devrimci bir söylemi öne sürmesine karşın, kendi ürettiği yapının sürdürülebilirliğini güvence altına alabilmek adına, muhafazakar pratikleri de içselleştirmesi, kamu tartışmasını tamamıyla olumsuz bir mecraya itmemelidir. Bir diğer anlatıyla, devrimci-muhafazakar salınımının olası olumlu ipuçlarının neler olduğu ve ne tür sonuçlar üretebildiği üzerine farklı değerlendirmeler yapmak gerekir. Özellikle, kamunun sosyal-politik tarihi, aynı döneme denk gelen ve günümüz coğrafyasını bir anlamda şekillendiren milli devlet oluşumuyla da ilintilidir ve belki de bir anlamda, bu tür bir burjuvazinin oluşumunu hem Cumhuriyet hem de kentsel mekan üzerine yoğunlaşan tasarımlarını, kamu-milli-devlet bileşenleriyle bir kez daha sınamak gerekir.

Kamusallık, bağlamsal bir kayma göstermesi nedeniyle, çağdaş Türkiye coğrafyasında ilginç bir sorun alanıdır.[6] Buradan hareketle, kamusallık üzerine kurgulanan olumsuz yaklaşımlar bir kez daha gözden geçirilmelidir; örneğin bir düşünceye göre Osmanlı toplumsal yapısı, 1920’lere kadar “cemaat” örgütlenmelerine dayalı parçacı- kamusal bir alanı işlevsel kılmış seçkinci Cumhuriyet kadrosu ise, parçacı kamusallığı bir kez daha kurgulayarak sivil anlamda merkez-çeper ilişkisini sil baştan çizen bir oluşumu meşru kılmıştır.[7] Osmanlı sosyal ve idarî yapısı, cemaatlerin örgütlü bir birlikteliği üzerine kuruludur ve 19ncu yüzyılın sonuna dek geçerliliğini koruyarak, sistemin sürekliliği adına kendi gerilimlerini yeniden-üretmiştir. Osmanlı geleneğinin Batıcı bir kamusallığı işlevsel kılmaya yönelik bir amacı içselleştirmediği, kamunun, ne iktidarı paylaşan sosyal aktörler, ne de gündelik hayata egemen kitleler arasında yer tuttuğu doğrudur. Öte yandan, benzer bir parçacı kamusallığın iktidarı paylaşma adına ikinci kez türediği, seçkinci yönetici kadronun merkeze taşınarak, çepere ötekileri yerleştirdiği savı da, tartışmaya açık bir duruşu beraberinde sürüklemektedir. Bir başka düşünceye göre de, Cumhuriyet kamusallığı gücünü, henüz burjuva olmayan, ancak “mış” gibi davranan ve köklerini İttihat ve Terakkici bir seçkinciliğe dayayan bir oluşumdan almaktadır. Üstelik, bu püritanist grup, Batıcı kamusallığını Osmanlı cemaat düzeneğinin üstüne ısrarla yamamaya çalışır. Bu tür bir yaklaşımın da, olumsuzlayıcı bir kamusallıktan yola çıktığı ve cemaat sistemiyle kurduğu ilişki yüzleri nedeniyle, “ölü doğan bir projeyi” içerdiği görülecektir. Eğer olumlayıcı bir kamusallık tanımından hareket etmek gerekirse, Tanzimat’la başlayan süreç ve onu takip eden Cumhuriyet’in, cemaat sistemini kıran ve kendi gerilimlerini dışlayamasa da (devrimci/ tutucu) yeni bir toplumsal düzenek ve ona bağlı kentsel düzenlemeleri işlevsel kılan bir örgütlülük üzerine kurgulandığı görüşü öncelikli olmalıdır. Burada, parçacı kamusal bir yapılanmadan çok, bütüncül olmayı ilkesel olarak kabullenen “seküler-pozitivist-egaliteryan” bir siyaseti talep ettiği görülecektir. Bunun da ötesinde, kamusallık köktenci dönüşümü isteyen devrimci bir söylemle, burjuvazinin iktidara paydaş olması sonucu türetilen, muhafazakar söylenceler arasında, “gel-git”lerle dolu bir mecraya sürüklenmiştir. Bütün bunlara karşın, Batıcı bir kamusallık tartışmasına başat bir öykü, Cumhuriyet tarihindeki bağlam/bağlamlar üzerinden yeniden kurulmayı da beklemektedir. İşte bu noktada, Cumhuriyet’in, “milli devlet” kimliğini Modernite Projesi” aracılığıyla içselleştirmeye çalıştığı ve Batı merkezli kamusal alan tanımının, bu yeni kadro tarafından benimsendiği ileri sürülebilir: denilebilir ki, yönetim erki, burjuva kamusallığını, Cumhuriyetçi bir ideoloji sarmalıyla tasarlamış, temsiliyetini ise kendi otoritesi üzerinde kurgulamıştır.[8]

Yukarıda özetlediğim durum aslında bizleri çok da uzaklara sürüklemeyecektir: 16ncı yüzyıldan bu yana kamusal alan, ne de olsa bir burjuva tasarımıdır ve kaçınılmaz bir biçimde, devrimci ve muhafazakar mekânsal örgütlenmeleri, hem siyasî hem de ekonomik anlamda sürdürmeyi öngörmektedir.[9] Buradan hareketle, Ankara’da görülen mekânsal karmaşıklığın, burjuva kamusallığının içkin bir çelişkisi olduğu iddia edilebilir. Cumhuriyet’le birlikte aşılanmaya çalışılan yeni kamusal tahayyül, devrimci niteliğinden kaynaklanan “sivil” çağrışımları kendisinde barındırmaktadır; örneğin, yönetim-toplum ilişki yüzlerini çoğulcu, eşitlikçi bir mecraya kaydırmayı öngören siyasî bir iradenin varlığı, pek de yabana atılamayacak bir olgudur. Bununla birlikte, muhafazakar kimliğinden uzaklaşamayan ve sürdürülebilir bir ekonomi-politiği meşru kılmaya çalışan ve sonuç olarak, muhafazakar kamusallığı bir anlamda örgütleyen de aynı siyasî iradedir.

Kısacası, sözü edilen kamusallık, gerçekte, devrimci/muhafazakar ikilemine yaslanan Cumhuriyetçi kadronun (seçkinci bürokrat ve milli burjuvazi) kendisini bir başka biçimde ifade etmesi olarak nitelendirilebilir; sivil ve sivil olmama ikiliği ise, kamusal mekânın devrimci ve/veya muhafazakar kimlikleri arasında süregelen çatışmayı resmetmesi bağlamında dikkatimizi çeker. Ankara’yla özdeşleşen Cumhuriyet’in mekânları burjuva kamusallığını milli devlet sürecine taşır: Yeni kamusal kent Ankara, birbiri üstüne binmekten çekinmeyen söylemleri ve pratikleri, mekânsal bir düzlemde kotarmıştır. Batı kentlerine atfedilen” demokratik sivil kamusal mekân”, hiç şüphesiz ki, Cumhuriyet’in de ilkeleri arasındadır; öte yandan sivil kamusallığın, devletin seçkinci kadrosunca tasarlanan sivil-olmayana zamanla kayması, kaçınılması çok da kolay olmayan tarihsel bir sürecin sonucudur. Kısacası, mekânı yapmaya yönelik yetkinin, Cumhuriyetçi kadronun bir tür ayrıcalığı olduğu savlanabilir; öte yandan, kurulan mekânsal üst-dilin milli burjuvazinin çelişkilerini içerdiği de bir gerçektir. Bütün bunlarla birlikte, çizmeye çalıştığımız karmaşık ve karşıtlıklarla dolu bu tür bir mekân-politik tercihin, indirgemeci bir tutuma yaslanmaması gerekir: Batı merkezli Modernite Projesi’ne yandaş yeni milli devletin öznel bağlamı ve çelişmede saf tutan sosyal aktörlerin niteliği, özellikle sorgulanmayı beklemektedir.[10] Ancak, aykırılıklar ne olursa olsun, devrimci ve muhafazakar kamusallık, sosyal aktörlerce yeniden-üretilen tarihsel kategorilerdir ve Ankara, bu tür kategorileri eşzamanlı barındıran mekânları günümüze değin taşımıştır. Ankara, bir diğer ifadeyle, mekânda temsiliyetini bulan çelişkilerin sonucudur ve ilerici/muhafazakar, demokratik/karşı-demokratik, devrimci/karşı-devrimci, seküler/siyasal İslamcı, devletçi/liberal benzeri karşıtlıkları bünyesinde taşımaktadır. Örneğin, erken Cumhuriyet döneminde kentsel üretim söylem ve biçimleri, devrimci kamusallığın uzantısı olmakla birlikte, muhafazakar kamusal söylem ve pratiklerin de eşzamanlı bir temsiliyetidir.

Cumhuriyet’in idarî merkezine dönüştürülen Ankara’nın mekânsal gelişimi, yukarda açmaya çalıştığımız çelişmeleri, devlet eliyle inşa etmesi nedeniyle ayrıcalıklı bir konuma sahiptir.[11] Ankara Şehremini Mehmet Ali Beyin, “Ankara şehrinin inşa ve imar Planı’nı oluşturmak adına, İstanbul merkezli özel bir şirketten ‘talep’ ettiği rapor, belki de, yeni Başkent’te talep edilen kamusallığı kurmak adına çok önemlidir. 1924-25 Lörcher Planları, modern kent tasarımı yaklaşımını ve modern mimarlık kavram ve ütopyalarının genç Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentine bu rapor ve eki planlar marifetiyle girdiğini göstermesi açısından ilginçtir. Bu planlarla Ankara’ya taşınmaya çalışılan şey, hiç şüphesiz ki, planlı bir kentin üzerine kuruludur; bununla birlikte, Batı normlarında üretilmeye çalışılan kamusallığın da, tasarımın ayrıcalıklı bir ögesi olduğu unutulmamalıdır: çağdaş kent planlaması, kentsel bütünlüğü yeniden kuran ve İstasyon-Ulus-Sıhhiye-Kızılay üçgeninde oluşturulmaya çalışılan kentsel koridor, doğayla bütünleşmeyi öneren yer-kent katmanlaşması kentsel katılımı desteklemek adına tasarlanan yeni açık kamusal mekânlar, 1924-25 planlarında yer alan önemli unsurlardır. Özellikle eskişehirle başlayan ve daha sonra Yenişehir’e ulaşan koridor, kendisine takılan sayısız kamusal mekânla, başkentin olması gereken yüzünü resmetmektedir. Millet (Ulus) Meydanı’yla başlayıp, Cumhuriyet/Kurtuluş, (Kızılay) Meydanı’yla sonlanan bu tür bir kamusallığın, çok önemli görevler üstlendiği tartışmasız bir gerçekliktir. Önerilen kamusal mekânlar, Cumhuriyetçi kadronun öykündüğü ideolojik haritanın cismanileşmesindeki en önemli aygıttır; dolayısıyla günümüzde, muhafazakar yerel yöneticilerce bu alanlara takınan tutumu, salt kentsel iyileştirmenin ötesinde ideolojik bir tepki olarak görmek de mümkündür.[12]

Bununla birlikte, tartışmayı mekân çözümlemesinin ötesinde, kamusallığın ikircikli siyasetine yönlendirmek daha doğru olacaktır. 1950’ye kadar uzanacak bu mekânsal çetelenin, kamusal niteliği ve arkasındaki siyasî çatışma, örgütlenen kentsel pratikleri anlamak adına, örnekler sunmaktadır.[13] Belki de bu konudaki en erken uygulama, ancak 19ncu yüzyıl sonrası bir kent kapısına dönen ve savaşla birlikte toplumsal bir nitelik kazanan Taşhan Meydanı’nın, Cumhuriyet’le birlikte edindiği kamusal kimliktir.[14] Önce Hakimiyeti Milliye daha sonra da Ulus Meydanı’na dönüşen Taşhan, bu anlamda, devrimci/muhafazakar kamusallıklar arasındaki salınımı resmetmesi bağlamında ayrıcalıklı bir değer taşır. Taşhan sıradan halk için bir ticaret alanı, Osmanlı devlet ricali için idari bir merkez, savaş sırasında da milli devletin düşünsel temellerinin atıldığı yeni oluşumun ideolojik kalbidir. 1890 sonlarında kasabaya ulaşan demiryoluna, İstasyon Caddesiyle bağlıdır ve bu yüzden, askeri hareketliliği, yeni açılan meclis üzerinden gözleyen bir niteliği de gizliden gizliye içerir. Taşhan hem kentsel, hem askerî hem de idarî merkezleri üst üste çakıştıran bir niteliğe haizdir. Öte yandan, Taşhan savaş ve sonrası çok daha önemli bir görev üstlenir: Cumhuriyet’in öncül kamusal alanlarındandır ve Başkent’e dönüşecek Ankara’nın da, öncelikli bir hareket noktasıdır. Taşhan’ın yazgısı kısa sürede değişir; önce kentin asıl nirengisiymişçesine yaşanılır, daha sonra da milli-devletin ideolojik anlatısına dönüşecek mimari ikonografiyle bezenir. Daha da önemlisi, 1927 yılında Ulus Zafer Anıtı’yla ulus- devlet çatkısını siyasi bir temsiliyete dönüştürme süreci, sivil kamusala gereksinim duyan toplumsal devinimle, bu devinimi, tasarlanan bir ikonografiyle uzlaştırmaya çalışan ve üstelik bunu bir liderin görüntüsüyle aşmayı düşünen, bir tür gerilimi yansıtır. Taşhan Meydanı, hem devrimin kamusal mekândaki varlığı hem de, yeri geldiğinde muhafazakar olmayı örgütleyen “burjuva-demokratik” yapılanmasının ilk ideolojik resmidir.

Erken dönemlerde kamusal alan ve onun mekânlarına yönelik her hangi bir köktenci sıçrama söz konusu değildir. Tam tersine, yukarıda tanımlamaya çalıştığımız salınımı, benzer kentsel pratikler aracılığıyla sürdürmeye çalışan bir talebin varlığından söz etmek olasıdır. Eskişehiri terk ederek Yenişehir’e geçişin serüveni de, aslında, bu tür bir salınımı meşru kılmaya çalışan siyasî bir tercihin dışa vurumu olarak görülebilir. 1923 sonrası, tarihsel olanla ve bir anlamda kötüyle özdeşleşen eskişehirin gerek devletin seçkinci yönetici kadrosu gerekse yaratılmaya çalışılan milli-burjuvazi tarafından, devletin gereksinimlerini karşılamayacağı gerekçesiyle boşaltılmaya başlanması, bir anlamda, Başkent’in “mekan-politik” tarihini de açıklamaktadır. Önceleri kendiliğinden kuzeyden güneye gelişmeye başlayan ve daha sonraları Lörcher planlarıyla olgunlaşan Yenişehir, bir anlamda, “kamusal kent, kamusal insan” tahayyüllerinin önemli bir halkası olarak yerini almaya başlamıştır bile. Lörcher planları Batı kamusallığını Ankara’da üretmeye çalışan erken dönem bir planlama sürecidir ve hem eskişehirin 1950’ler sonrası kırdan göçen fakir kitlelerle çevrelenmesine izin veren hem de Yenişehir’i eskiden ayıran bir oluşumu meşru kılması açasından, dikkat çeken iradî bir tutumu sergiler. Eski kent ve Yenişehir arasındaki kopuş, dolayısıyla, milli-devletin yeni yüzünün mekânsal karşılığını bulması kadar, ekonomik gücünü tanımlayan varsıl milli burjuvanın bir tür talebi olarak da değerlendirilebilir. Mart 1925’de 583 sayılı yasa ile yaklaşık 4,000,000 m2’lik bir arazi, devlet tarafından kamulaştırılarak kentsel gelişme alana olarak ilan edilir; bu operasyonun ikili bir gerekçesi, görünen ve gizli, olduğu savlanabilir çağdaşlarına denk bir kentsel pratik adına, büyük ölçekli mekânsal bir düzenlemeye gidebilmek, bunu yaparken de, emlak üzerinden artı-değer elde edebilmektir. Yenişehir’in kaderi öylesine hızlı başkalaşacaktır ki, köktenci değişimler, bürokrasiyi bile kısa sürede kızdıracak ve inkılabın özeleştirisi neredeyse mekân üzerinden yapılacaktır. Kentin imgesi değişmekte, örnekleri Avrupa’da görülen mekânsal tipler peşi sıra sağa sola dağılmaktadır, daha da önemlisi, değişim salt mimarî ikonografi ve mekânsal programla sınırlı kalmamaktadır. Bütün bunlara takılan ve devrimin anayasasına ters düşen sosyal doku ve onun burjuva kültürü, milli-devleti yeniden sorgulanmaya itelemelidir. Yeni oluşan kentsel ve içtimai dokuyu tamamlayan pratikler ve yeri geldiğinde eskişehiri dışlayan kamusal bilinç, bir anlamda oluşturulmaya çalışılan yeni kamusallığı resmetmektedir. Cumhuriyet Meydanı çevresinde gerçekleşen ve daha önceleri çok da bilinmeyen bu tür kamusal pratikler, öykünülen kamu tanımını ortaya koyması açısından çok önemlidir. Bütün bu süreç içerisinde, içe kapalı bir toplumdan sivil bir topluma geçişin imgelerini yakalamak olasıdır; ancak, burjuvazinin bu tür bir mekânı üretmedeki muhafazakar tavrını da (emlak üzerinden artı-değer elde etmek veya Yenişehir’i bir burjuva eğlenti alanına çevirmek) özellikle unutmamak gerekir.

Devrimci-muhafazakar gerilimi üzerinden yürüyen yeni kentsel pratikler ve bunlara takılan kamusallık, özellikle Ankara’nın ilk ciddi planlama süreciyle kendisini daha da belirgin kılar: Ankara’da mekânsal niteliğini bulan burjuva kamusallığı, Başkent’in nasıl olması gerektiği yönündeki siyasî öngörülerle birlikte, 1929 sonrası uygulamaya geçilen planlamayla olgunlaşacaktır. Ankara’nın başkent olmasıyla, yirmi bin nüfuslu bir kasabadan çağdaş bir kente dönüştürülmesinin planlama ve tasarım aşamaları, salt yapısal bir dönüşümü değil, siyasî bir alt yapısı olan kamusal özneyi ve onun Batıcı mekânlarını üretebilmenin öngörüsü olarak da görülmelidir. Jansen Planı, gerçekte 1927’de devlet erkiyle başlayan ve sivil kamusal tasarımlara, resmi görüşü ısrarla sokuşturmaya çalışan tarihi bir kesit olarak da algılanabilir; ancak sonuç ne olursa olsun, devlet bürokrasisi ve burjuva sınıfının üzerinde uzlaştığı bir tür kamusal alanın, Başkent’e resmen taşındığı iddia edilebilir; Cumhuriyetçi kadro için Yenişehir, sıradanlığa ve kendiliğindenliğe bırakılamayacak denli önemli bir proje olarak algılanmaktadır.[15]

Neden Jansen Planı’nın seçildiği konusunda çeşitli söylentiler olmasına karşın, üzerinde uzlaşılan nokta, planın hem yeteri kadar çağdaş ve hem de görece alçakgönüllü olduğudur. Alçakgönüllülük, savaş sonrası yeniden yapılanmayı hedefleyen yoksul bir devlet için göz ardı edilmemesi gereken bir durumdur. Gerçekte Jansen Planı Avrupa kentlerine denk, kamusal niteliği olan bir yaklaşımı ustalıkla kotarmıştır; ancak Ankara’nın yarışma öncesi gelişen yüzüne de kayıtsız kalmamıştır: eskişehir ve Yenişehir arasında, Lörcher planlarıyla da olgunlaşan kentsel izi takip eder ve son 10 yıl içindeki gelişmelere, bir anlamda, meşruiyet kazandırır. Eskişehir, Jansen’e göre taçlandırılması gereken bir değere sahiptir, dolaysıyla müdahaleden çok, mevcut durumuyla sürdürülebilirliğini sağlayan kararlar önemlidir. Öte yandan, Yenişehir, yeni planın ana eksenini oluşturacaktır: burası, Cumhuriyetçi kadronun kendi temsiliyetini bulduğu bir alt merkeze dönüşerek, yapı stokunun yoğunlaşmasına izin verir. Yönetim üçgeni denilen alan hem resmi kamusal yüzü hem de Batılı anlamdaki sivil mekânların temsiliyetidir. 1930’lardan başlayarak İkinci Dünya Savaşı ve sonrasına dek sürecek topyekûn bir inşaat, devletin bütün idarî yapısını barındıran bir çevre ve buna eklemlenmiş ikincil bir sarmal kentin yeni kamusal mekânlarını üretir. Cumhuriyetin ilanı sonrası 1940’lara kadar uzanan süreç ve daha sonra da, 1960’lara kadar süregelen mimarlık ortamı içinde, yukarda kısa notlarla açmaya çalıştığımız yeni kamusallığa özdeş bir tasarım kültürünün kendisini var etmeye çalıştığı ve Ankara özelinde yer tuttuğu da eklenebilir.[16]

Cumhuriyetçi kadroyu mutlu kılan Jansen Planı’nın 1930’larda sürdürülmesi ve daha sonra da uygulamaya geçilmesi, beklenildiğinden de zor bir uğraşıdır. Eskişehir ve yakın çevresi, bir anlamda, kentin kamusal niteliğini kazanan öncül bir mekânsal örgütlenmeyi göreve çağırmış, kendiliğinden de olsa, Yenişehir’e dek uzanan kent koridoru üzerinde kamusal yapıları ve mekânlarını türetmekten kendisini alıkoyamamıştır. Özellikle yapı bazında Ankara’nın çok da alışık olmadığı bir tür kamusal mimarlığın boy göstermeye başladığı da bir gerçektir. Jansen Planı gerçekte, çağdaşlarını yansıtan ve Modernite Projesi’ni bir tür çıkış kabul eden milli burjuvazinin mekânsal örgütlenmesinden öte bir şeyi söylemez ve yukarıda değindiğim gibi, gerek planlama gerekse uygulama aşamalarında, mutlak değişim ve olabildiğince muhafazakar tutum arasında bırakılmanın, çelişkilerini kendisinde saklı tutar. Oluşan kentsel pratikleri takip ederek Yenişehir’i kentin odağı olarak görmek ve üstelik, daha önceleri sağa sola serpiştirilmiş sivil kamusal yapıları tasarım girdisi olarak kabullenmek, burjuvan sınıfının toprağa ve özel mülkiyete yönelik tutucu tasarruflarının meşru kılınması olarak değerlendirilebilir. Yeni bir kentsel imge ve mimari ikonografinin kurulmaya çalışıldığı, dolayısıyla, mekânsal arayışların sınandığı doğrudur; öte yandan, bütün bu pratikler süresince, hem devlet bürokrasisi hem de burjuvazinin etkin bir görev üstlendiği ve dönemsel olarak da planlama kararlarını etkileyen siyasî manevraları öne sürdüğü bilinmektedir; yeni bir tür kamusallık süreci, sancılıdır ve baştan sona siyasî çekişmeleri yansıtması bağlamında özeldir.

İkinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye Cumhuriyeti önemli dönüşümlere gebedir: 1946 yılında çok partili sistemin kabulü, milli burjuvazinin barındırdığı Modernist ve gelenekselci açılımlar arasındaki gerilimi daha da belirgin kılar. Üstelik, devlet bürokrasisine terk edilen milli iktisat, yönetici sınıfın 1950 yılında el değiştirmesiyle birlikte başka bir mecraya çekilmeye başlayacak, iktisadi liberalizm tüm zamanların en etkin çözümlemelerini toplumsal bir uzlaşıymışçasına cepheye sürecektir. Bu tür bir kırılmayı mekânsal anlamda zorlayan bir başka olgu da, Türkiye’nin demografik haritasını, dolayısıyla kentsel dokusunu bütünüyle değiştiren toplumsal hareketliliktir: çeperden merkeze yönelen nüfusun toplamı yadsınamayacak kadar büyüktür. Gecekondulaşmayla sonlanan yeni bir kentsel çehre, büyüyen niteliksiz işgücü ve daha da önemlisi kenti parçalamaya başlayan kültürel ve toplumsal ayrışmalar, bir milli burjuva projesi olarak ileri sürülen Modernist kamusallığın niteliklerini de artık zorlamaktadır.

Bütüncül-katılımcı-egaliteryan olmayı talep eden ve Cumhuriyetçi kadro tarafından da desteklenen kamusal alan/mekânlar, devrimci/muhafazakar salınımında, kendisine bir kez daha yer edinmiştir; üstelik bu yeni yer, tutucu gelenekselci bir ekseni kalıcı kılmaya çalışan ve erken dönemlerde ortaya konan kimi devrimci kentsel müdahalelerin izlerini örten, mekân-politik araçlarla türemektedir. Nitelik değiştirmiş kentsel nüfus ve kendiliğinden üremeye başlayan kültürel ve mekânsal alt-mekânlar, kenti olabildiğince parçalayarak, tahayyül edilen sivil kamusal alanları parçacı-alt-kamusal alanlara yeniden itelemektedir. Kısacası kent, Cumhuriyetçi kadronun geriye çekilmeye burjuva sınıfının ise nitelik değiştirmeye başladığı siyasî bir zemine kaymıştır; kentin yöneticileri, yeni-muhafazakar sınıfsal oluşum ve etnik dinsel motifleriyle çeperden ziyade merkeze yerleşen siyaseten güçlenen kitledir. 1940’lara kadar uzanan ve eskişehir/Yenişehir ekseninde gelişen mekânsal ayrışma, 1950 sonrası öylesine keskinleşecektir ki, Kızılay-Çankaya koridoru devlet bürokrasisi ve erken dönem milli burjuvazinin özneleri tarafından paylaşılan bir tür sığınağa dönüşecektir. Kısacası 1950, Başkent Ankara’nın mekân-politik tarihindeki önemli bir kırılma noktasıdır: erken dönemde, mimarlık üzerinden kurulmaya çalışılan kamusallığın bir anlamda nitelik değiştirmeye başladığı, kamusal alanları üreten/tüketen yeni yönetici grubun taleplerine dayalı bir mimarlığın ise, kenti yeniden kurmaya çalıştığı, bu aşamada, doğru bir saptama olabilir. Cumhuriyetçi kadronun öykündüğü kamusallığın erimeye başladığı, devrimci kimi söylem ve pratiklerin de terk edildiği burada eklenmelidir. Ankara’nın kamusal mekânları artık, başka aktörlerce tasarlanmakta ve yeri geldiğinde de hızla tüketilmektedir. Kısacası, 1950 sonrası kamusallık, yukarıda tartıştığımız karşıtlık ve karmaşıklıkların izinde çetrefilli bir zemine taşınmış, muhafazakar bir söyleme öykünen siyasi erkin marifetiyle, başka bir mecraya itelenmiştir. Ankara, 1920’lerde öngörülen kamusal alan/mekân tasarımlarını destekleyen bir yöntem ve siyasi tercihi terk etmiştir; öte yandan, var olan değerlerin de kayıtsızca tüketilmesi sonucu, öngörülenler, muhafazakar-ideolojik tercihlerin temsili atıflarından öteye gidememektedir. Denilebilir ki, sivil kamusallığın olasılıklarının sınandığı Ankara, karşı-devrimci söylemlerin boy hedefidir, üstelik erken Cumhuriyet ideolojisinin mekânsal temsiliyeti bağlamında üretilmiş mekânlar da, günümüz yöneticileri tarafından, parçacı ideolojik kamusallığın yer tuttuğu, sivil olanın ise örselendiği, cemaat alanlarına yeniden indirgenmiştir. Kamusallık, siyasi bir sorun alanıdır. Ankara’da yer edinen, kurumsallaşmış ideolojik tavır ve ona başat karşı-devrimci mimarlık söylem ve uygulamaları da, dolayısıyla, burjuva kimliğiyle örtüşük kamusal öznenin dönüşümü (gerçekte çöküşü) bağlamında yeniden sorgulanmayı beklemektedir.[17]

  1. Yerli ve Milli | Otoyol + Alışveriş Merkezi + Lüks Konut

Merkeze yerleşen ve siyaseten muhafazakâr tahayyüllere yaslanan yeni kamusallığın, emek-sermaye çelişkisini güçlendiren kentsel pratikleri tercih ettiği özellikle eklenmelidir. Öte yandan, 1950’lerde başlayan ve sivil kamusal insanın çöküşüne yol açan muhafazakâr kentleşme sürecinin 1980 askeri darbesiyle önemli bir ivme kazandığını da biliyoruz; dolayısıyla yerel siyaset bağlamında, 1990’lı yılların ortasına denk düşen ikinci büyük kırılmayı dair ek bilgiyle, Ankara’ya özel kamusal alan tartışmasına devam etmek ve son sözümüzü bu minvalde söylemek yerinde olacaktır. Özellikle son dönemin, ideolojik tavır, tercih ve mekânsal pratiklerini daha da özgün kılan iradi bir tutum içerdiğinin kayda geçmesi gerekir; denilebilir ki, devletin kolluk kuvvetleri ve belediyenin iş makinalarıyla yapılan gece baskınlarıyla gündeme gelen yıkım ve yeniden-yapım süreçleri, ülkenin ve başkentin son 20 yıllık serüveninin neredeyse hülasası mahiyetindedir. Üstelik sözü edilen bu özel dönemde (1994-2017), Ankara şehremini tarafından dillendirilen, gece baskınlarına bir anlamda müstehzi bir meşruiyet kazandıran sözleri, salt başkentin planlama kararları ve ona bağıl üretilen mekânsal dönüşümünün ötesinde, ideolojik tavır ve yönetme biçimini tüm çıplaklığı ile yansıtan kötücüllüğü de dışa vurmaktadır. Otoyolun, alışveriş merkezlerinin ve lüks konut alanlarının medeniyet addedildiği bir siyasetin arkasında ne tür bir ekonomi-politiğin olduğunu kestirmek zor olmasa gerekir; ancak bizi burada düşünmeye iteleyen şey, genel-geçer addedilen ekonomi-politiğin Türkiye bağlamında her tür etik ve ahlaki normdan uzak ve “ben yaptım oldu” şiarıyla işlerlik kazanmasıdır. Başkent Ankara’ya uygulanan şiddet, gerçekte, merkeze yerleşen ve hegemonyasını ihsas eden devlet/yerel yönetim bürokrasisi ile yeni milli burjuva sınıfına has bir olguya işaret  etmektedir  — tam da bu noktada, devletin kolluk kuvvetleri ve doğrudan siyasî irade ve muhafazakar siyasete yamanan yancı burjuvazi tarafından reva görülen uygulamaları da yabana atmamak gerekir. Kısacası Ankara, devlet ricali ve yerel yönetimin unsurlarınca, adeta “yaratıcı yıkım” olarak tanımlanan, kent toprağına bağlı sermaye birikimini doğrular bir biçimde şiddete maruz bırakılmış, yıllar boyu kendi eko-sistemini oluşturmuş sivil kamusal alanları ise, yerle yeksan eylemiştir. Gerçekte, Ankara’ya reva görülen gece baskınları ve devasa iş makinalarıyla yapımına konulan otoyollar, iş-merkezleri, lüks konutlar ve sonrası tema parkları, nihayetinde Ankara’da alışılagelmiş bir tür siyaset yapma biçiminin yalın tezahürlerinden birisi olarak görülmelidir. Yukarıda kısaca değindiğimiz gibi, bu siyasetin arkasında var olan ve neredeyse artık şiddete meşru bir zemin kazandıran kapitalist ideolojiyi ise reddetme şansımızın olmadığının ayırdındayız; üstelik, hafriyat, alt-yapı, otoyol, AVM, rezidans, ofis kulesi, vb. gibi arketipler üzerinden mekânsallaşma stratejilerinin Türkiye’nin neredeyse biricik seçeneği haline geldiğini, kentsel toprağa bağlı sermaye birikimi modelinin ise, tek geçer akçe misali 1990’lardan bu yana, Ankara’yı biçimlendirdiğinin de kayda geçmesi gerekiyor.

Ankara’da süregelen kentleşmeyle ilgili ilave tahlillerin yapılmasında, özellikle son 23 yılda cereyan eden yönetme ve yapma (yıkma) biçiminin adının konulmasında yarar var: Çoklu-Moderniteler tartışmasına başat yeni kavramların, Ankara’da vuku bulan kentleşme dinamiklerini anlayabilmek adına işlerlik kazandırılması gerekiyor. Gerçekte, “nevi şahsına münhasır” ya da “Alaturka” bir kentleşme rejiminin, başkent Ankara’yı uzunca bir süredir boyunduruğu altına aldığı belirtilmelidir. “Taşra” modernleşmesi olarak da addedilecek bir süreçle, nüfusu altı milyona yaklaşan ve İstanbul’dan sonra Türkiye’ye ikinci büyüklükte katma değer üreten metropol alanının hızla tükendiğini, üstelik şiddet marifetiyle, sosyal ve kültürel dokusunun da dönüşüme zorlandığını ifade etmeliyiz.[18] Bu tür modernleşme serüveninin ardında yatan nedenselliğin keşfinin zor olmadığını söyleyebiliriz; yeni sermaye sınıfı ve bürokratik elitin, tüm meta (kendilerine göre Modernist!) söylemlerine karşın içkin bir muhafazakâr “fıtrata” haiz olduğunu biliyoruz ve yerinden yönetimin asli unsurlarının da bu tür ideolojik saiklerden kurtulamadığını rahatlıkla iddia edebiliriz. Şiddet sarmalının ardında yatan bu muhafazakâr yapı, sözde “modern kent” tahayyüllerini kuran ve aynı zamanda bu kurma sürecinin ahlakını da yapan bir gücü ihtiva ediyor. Dolayısıyla, hem tahayyülleri hem de yapma pratikleri kaba muhafazakârlığın sınırlarını aşamayan, teknokratik bir kısırlığı çağrıştırıyor ve “kıymeti kendinden menkul” kültürel kodların tekrarını talep eden bir minvalde ilerleyebiliyor. Özetle Ankara, İstanbul’dan sonra ikinci büyük rant merkezine bilinçli bir şekilde dönüştürülmüş; kent toprağına bağlı sermaye birikimi rejimi, hiç şüphesiz ki, İstanbul kadar olamasa bile Ankara’yı da resmen mesken tutmuştur – bu noktada, muhafazakarlık ve onun kamusallığı üzerine dem vururken, Türkiye’de sermayenin tutunduğu mecranın neredeyse büyük oranda kent toprağı olduğunu atlamayan, dolayısıyla kolaycılığa kaçmayan tahliller yapmakla yükümlü olduğumuzu da eklemek isterim. Örneğin, 2050 yılına kadar sabit bir büyümenin gerçekleşeceğini varsaysak bile, Ankara’da imara açılmış alanın kat be kat fazla olduğu biliniyor; dolayısıyla, imara açılması ya da mevzi imar düzenlemeleri ile pazara sunulması beklenilen kent topraklarının beyhude bir yatırım aracı ve bir o kadar da yanılsamalı sonuçlar üreteceği kolaylıkla görülebilir.

Son olarak, yukarıda zikrettiğim kamusallığın kentin makroformuna ciddi anlamda müdahale ettiğini tespit ederek sözlerimi bağlamak isterim; özellikle bu kapsamda, Ankara’nın sosyal morfolojisinde aynı hız, yoğunluk ve hareketlilikle değişmeler, bozulmalar olduğunu kayda geçirmekle yükümlüyüz.[19] Yeni-yetme milli sermayedar sınıfı, sermaye birikimi süreci ve sonrası oluşan iç-göçe takılı büyüyen mavi yakalı işgücü ve enformel ekonominin asli unsuru sınıf-altı yığınlar, sınıfsal bir gerilim ve çatışma/mücadeleyi de tetikliyor. Bu minvalden bakıldığında, “sivil kamusal insanın çöküşü”nün yabana atılmayacak bir gerçeklik ihtiva ettiğini iddia edebiliriz: diyalog ve yüzleşme mekânlarından şiddet ve çatışma mekânlarına doğru evirilen tarihsel bir süreçten geçtiğimizi görüyor ve haklı olarak endişe ediyoruz. Üstüne basa-basa, sayısız kez dile getirdiğimiz, “sosyal adalet” sorunsalının bu noktada çok önemli ve dolayısıyla ivedilikle üzerinde durulması gereken bir olgu olduğunun, altını çizmek isterim.[20] Başa sararsak eğer; gerçekte, sözü edilen kamusallık meselesi resmî Cumhuriyet tarihine başat, karşılaştırmalı bir mecradan bakılarak okunmayı zorunlu hale getiriyor; aksi taktirde, yerel siyasetin kısır döngüsüne takılıp kalan serzeniş ve onu dillendiren söylemlerin üstüne çıkabilmemiz mümkün görünmüyor. Öyleyse kararımızı verelim: kapitalist toplumsal örgütlenmeye dayalı bir siyasetin, ne denli özgürleştirici olacağı müphemdir; dolayısıyla, kentin bir başka siyasi mecraya itelenmesi söz konusu olmalıdır – bir diğer deyişle, hem yerel ve merkezi iktidarın hem de kapitalist üretim biçiminin hegemonyasını kırıcı pratiklere ve bu pratikleri gündelik hayata yedirecek taktiklere gereksinim vardır. Bunun köktenci ve biraz da cesur bir beklenti olduğunu eklemek isterim; ancak birincil ödev, mülkiyet ilişkilerinin kapitalist düzeneğin sürdürülebilirliğindeki etkin rolünün kavranması ve gündelik hayatın, mekânın dönüşümüyle doğrudan ilintili olduğunun teyit edilmesidir. İşte tam bu noktada mekânın, merkeze yerleşik iktidardan koparılarak, denetim altına alınması zorunludur. Denetim öncelikle mülkiyet ilişkilerinin yeniden harmanlanmasını talep eder; burada istenilen şey mülkiyet ilişkilerin, bir anlamda, ters yüz edilmesidir – bu noktada, hem eşitlikçi ve özgürleştirici, hem de ahlaki bir sorumlulukla karşı karşıya kaldığımızı özellikle belirterek, sözlerimizi bitirelim.

Notes

[1] Mimarlar Odası Ankara Şubesi tarafından Dosya 10.1’te yayımlanan metnin güncellenerek gözden geçirilmiş halidir: Metin Mimarlar Odası tarafından hazırlanan ve Ankara yerel yönetiminin son 25 yılının değerlendirildiği kitapta yer alacaktır [basımı Aralık 2017 içinde beklenmektedir]. Yazının ilk basımı için, bkz: G.A. Sargın, “Kentin Kamusal Kimliğinin Çatkılanmasında İdeoloji ve İdeolojik Çatışma,” Yerel Yönetimler: Ankara Kent Kimliği, Mekânsal-Kültürel Değişim, TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi, Ankara, 2009.

[2] N. Smith, Uneven Development; Nature, Capital, and the Production of Space, The University of Georgia Press, Athens and London, 2008.

[3] S. Sassen, Expulsions; Brutality and Complexity in the Global Economy, Harvard University Press; Cambridge and London, 2014.

[4] G.A. Sargın, “Yakın Dönem Kentleşme Süreçlerine İlişkin Eleştirel Notlar”, Mülkiye: Düşten Kabusa, S. 261, Cilt XXXIl, Pelin Ofset, Ankara, S.45-54, 2008.

[5] J. Habermas, The Structural Transformation of the Public Sphere, The MIT Press, Cambridge and Massachusetts, 1991.

[6] A. Cengizkan, Kurgu, “Tasarım ve Kullanım: Cumhuriyet Donemi Kamusal Mekanları İçin bir Çalışma Programı”, Ankara’nın Kamusal Yüzleri Başkent Üzerine Mekan-Politik Tezler, Sargın, G. A (der), İletişim Yayınları, İstanbul, 2002, s. 223-1.

[7] E. Mahçupyan, “Osmanlı’dan Günümüze Parçalı Kamusal Alan ve Siyaset”, Doğu Batı: Kamusal Alan, S. 5, 1998-99, Kasım-Aralık-Ocak, s.22-47.

[8] G.A. Sargın, Ankara’nın Kamusal Yüzleri, Başkent Üzerine Mekan-Politik Tezler, İletişim Yayınları, İstanbul, 2002.

[9] S. Öğün, “Kamusal Hayatın Kültürel Kökleri Üzerine: Sennett, Habermas ve Abdülaziz Efendi”, Doğu Batı: Kamusal Alan, S 5. 1998-99, Kasım-Aralık-Ocak, s. 49-55.

[10] S. Bozdoğan, Modernism and Nation Building, Turkish Architecture Culture in the Early Republic, University of Washington Press, Seattle and London, 2001.

[11] İ. Tekeli, Ankara’nın Başkentlik Kararının Ülkesel Mekan Organizasyonu ve Toplumsal Yapıya Etkileri Bakımından Genel Bir Değerlendirilmesi, Ankara Ankara, Batur E. (der), YKY, İstanbul, 1994, s 143-158.

[12] A. Cengizkan, Modernin Saati: 20. Yüzyılda Modernleşme ve Demokratikleşme Pratiğinde Mimarlar, Kamusal Mekan ve Konut Mimarlığı, Mimarlar Derneği 1927 ve Boyut Yayın Grubu, İstanbul, 2002.

[13] E. Altan, The Forming of the National in Architecture, JFA, 1999, Vol. 19, S.1-2, s, 31-43.

[14] İ. Yalım, Ulus, Square as a Representational Form of Collective Memory, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, ODTÜ, Mimarlık Fakültesi, Ankara, 2000.

[15] G. Tankut, Bir Başkentin İmarı, Anahtar Kitaplar Yayınevi, Ankara, 1999.

[16] K. Kılınç, Searching for the Avant-Garde in the Turkish Context Bacteriology and Chemistry Building of Hıfzıssıhha Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, ODTU, Mimarlık Fakültesi, Ankara, 2002.

[17] R. Sennett, The Fall of the Public Man, W.W. Norton and Company, New York-London, 1992.

[18] G.A. Sargın, “”Alla Turca” Urbanization: A Concise Urban History of Ankara – Since the 1980s”, Studio | Log, arch401-402, architectural design studios 2012-2013, METU: Faculty of Architecture Press, Ankara.

[19] T. Şenyapılı, Cumhuriyet’in 75. Yılı, Gecekondunun 50 Yılı, 75 Yılda Değişen Kent ve Mimarlık, Sey Y. (der.), Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, 1998.

[20] D. Harvey, Social Justice and the City, Basil Blackwell, London, 1988.

Advertisements

About gasmekan

http://archweb.metu.edu.tr/

Discussion

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

Monthly Taxonomy

Categories

Advertisements
%d bloggers like this: