//
you're reading...
agency, ankara, culture, deneme, history, identity, ideology, urban, utopia

Kentin Kamusal Kimliğinin Çatkılanmasında İdeoloji Ve İdeolojik Çatışma*

Ankara’nın kamusal alanları ve mekanlarının siyasi veçhesi, ‘Batıcı’ bir kamusallık betimlemesinden görece kayma gösteren ve kendi bağlamlarını çatkılayan bir çerçeveye gereksinim duyar. Bununla birlikte, ilkesel olarak, Başkent özelinde yoğunlaşan ve kamuyu yeniden kurmaya çalışan seçkinci erkin yaptırımları, Habermas’ın anlatısına bağdaş bir biçimde, politik iradeyi paylaşma ereğiyle güçlenen “kentsoylunun” mekanlarını yaratmaya yönelik bir “proje” olarak görülebilir; üstelik bu tasarım, “devrimci-ilerici” bir program ve ekonomik altyapıya bağımlılık sonucu oluşan “muhafazakar-tutucu” bir nitelik arasında salınan yeni-kentli-sınıfın üretimlerinden birisi olarak da değerlendirilebilir. Gerçekte, “devrimcilik ve tutuculuk” arasında salınma, kentsoylu sınıfın yapısal bir sorunudur ve kamusallık bu tür bir sıkışmanın belirtilerinden birisiymişçesine sorgulanmalıdır. Buna karşın, 18nci yüzyılda, iktidara paydaş olmayla türeyen ve kimi yazarca, Modernizmin önemli bir evresi olarak görülen Batıcı kamusallığın, bir kentsoylu tasarımı olması, daha da ötesi, devrimci bir söylemi öne sürmesine karşın, kendi ürettiği yapının sürdürülebilirliğini güvence altına alabilmek adına, tutucu bir söylenceyi de içselleştirmesi, kamu tartışmasını salt olumsuzlayıcı bir mecraya itmemelidir. Bir diğer anlatıyla, devrimci-tutucu salınımının olası “olumlu” ipuçlarının neler olduğu ve ne tür sonuçlar üretebildiği üzerine farklı değerlendirmeler yapmak gerekir. Özellikle, Habermas’ın anlatılarında yer alan kamunun sosyal-politik tarihi, aynı döneme denk gelen ve günümüz coğrafyasını bir anlamda şekillendiren ulus devlet oluşumuyla da ilintilidir ve belki de bir anlamda, bu tür bir kentsoylu oluşumun hem Cumhuriyet hem de kentsel mekan üzerine yoğunlaşan tasarımlarını, kamu-ulus-devlet bileşenleriyle bir kez daha sınamak gerekir.

Habermas’ın tanımladığı ve bizim de benzer bir çerçevede benimsediğimiz kamusallık, bazı yazarlara göre, bağlamsal bir kayma göstermesi nedeniyle, çağdaş Türkiye coğrafyasında gerçekliği olmayan bir sorun alanıdır. Buradan hareketle, kamusallık üzerine kurgulanan bazı olumsuzlayıcı yaklaşımlar bir kez daha gözden geçirilmelidir; örneğin bir düşünceye göre Osmanlı toplumsal yapısı, 1920’lere kadar “cemaat” örgütlenmelerine dayalı parçacı- kamusal bir alanı işlevsel kılmış seçkinci Cumhuriyet kadrosu ise, parçacı kamusallığı bir kez daha kurgulayarak sivil anlamda merkez-çeper ilişkisini sil baştan çizen bir oluşumu meşru kılmıştır. Osmanlı sosyal ve idari yapısı, cemaatlerin örgütlü bir birlikteliği üzerine kuruludur ve 19ncu yüzyılın sonuna dek geçerliliğini koruyarak sistemin sürekliliği adına kendi gerilimlerini yeniden-üretmiştir.

Osmanlı geleneğinin Batı merkezli bir kamusallığı işlevsel kılmaya yönelik bir ereği içselleştirmediği, Habermascı bir kamunun, ne iktidarı paylaşan sosyal aktörler, ne de gündelik hayata egemen kitleler arasında yer tuttuğu doğrudur. Öte yandan, benzer bir parçacı kamusallığın erki paylaşma adına ikinci kez türediği, seçkinci yönetici kadronun merkeze taşınarak, çepere “ötekileri” yerleştirdiği savı da, tartışmaya açık bir duruşu beraberinde sürüklemektedir. Bir başka düşünceye göre de, Cumhuriyet kamusallığı gücünü, henüz kentsoylu olmayan, ancak “mış” gibi davranan ve köklerini İttihat ve Terakkici bir seçkinciliğe dayayan bir oluşumdan almaktadır. Üstelik, bu püritanist grup, Batı merkezli olduğunu ileri sürdüğü kamusallığın, Osmanlı cemaat düzeneğinin üstüne ısrarla yamamaya çalışır. Bu tür bir yaklaşımın da, olumsuzlayıcı bir kamusallıktan yola çıktığı ve cemaat sistemiyle kurduğu ilişki yüzleri nedeniyle, “ölü doğan bir paylaşımı” imlediği görülecektir. Eğer olumlayıcı bir kamusallık tanımından hareket etmek gerekirse, Tanzimat’la başlayan süreç ve onu takip eden Cumhuriyet’in, cemaat sistemini kıran ve kendi gerilimlerini dışlayamasa da (devrimci/ tutucu) yeni bir toplumsal düzenek ve ona bağlı kentsel düzenlemeleri işlevsel kılan bir örgütlülük üzerine kurgulandığı görüşü öncelikli olmalıdır. Burada, parçacı kamusal bir yapılanmadan çok, bütüncül olmayı ilkesel olarak kabullenen ve Habermas’ın 18nci yüzyıldan bu yana izini sürmeye çalıştığı “seküler-pozitivist-egaliteryan” üçlemesine dayanan bir tür politik istencin varlığı görülecektir. Bunun da ötesinde, bizim de paylaştığımız gibi, kamusallık, köktenci dönüşümü isteyen devrimci bir söylemle, kentsoylunun iktidara paydaşlığı sonucu türetilen tutucu söylenceler arasında, “gel-git”lerle dolu bir mecraya sürüklenmiştir. Bütün bunlara karşın, Batı merkezli bir kamusallık tartışmasına başat öznel bir öykü, Cumhuriyet tarihindeki bağlam/bağlamlar üzerinden yeniden kurulmayı da beklemektedir. İşte bu noktada, Cumhuriyet’in, “ulus devlet” kimliğini Modernite Projesi” aracılığıyla içselleştirmeye çalıştığı ve Batı merkezli kamusal alan tanımının, seçkinci kadro tarafından benimsendiği ileri sürülebilir: denilebilir ki, yönetim erkine sahip seçkinci kadro, kentsoylu kamusallığını, Cumhuriyetçi bir ideoloji sarmalıyla tasarlamış, temsiliyetini ise kendi otoritesi üzerinde kurgulamıştır.

Böylesi bir düşünsel dizin aracılığıyla çıkarsanacak sonuç, dolayısıyla, bizleri çok da uzaklara sürüklemeyecektir: 16ncı yüzyıldan bu yana varlığını çatkılayan kentlerin kamusal yüzleri, ne de olsa kentsoylu tasarımları olmak zorundadır ve kaçınılmaz bir biçimde, devrimci ve tutucu mekânsal örgütlenmeleri, hem politik hem de ekonomik anlamda sürdürmeyi öngörmektedir. Buradan hareketle, Ankara’da görülen mekânsal karmaşıklığın, kentsoylu kamusallığının içerdiği bir iç çelişmenin sonucu olduğu savlanabilir. Cumhuriyet’le birlikte aşılanmaya çalışılan kentsoylu kamusallığı, devrimci niteliğinden kaynaklanan “sivil” çağrışımları kendisinde barındırmaktadır; örneğin, yönetim-toplum ilişki yüzlerini çoğulcu, eşitlikçi bir mecraya kaydırmayı öngören politik bir iradenin varlığı, pek de yabana atılamayacak bir olgudur. Bununla birlikte, tutucu kimliğinden uzaklaşamayan ve yönetim-sürdürülebilir ekonomi-politik örtüşüklüğünü meşru kılmaya çalışan ve sonuç olarak, tutucu kamusallığı bir anlamda örgütleyen de aynı politik iradedir.

Kısacası, sivil ve sivil olmama durumları eş zamanlı yeniden-üreten bir kamusallık, gerçekte, devrimci/tutucu ikilemine yaslanan Cumhuriyetçi kadronun (seçkinci bürokrat ve ulusa kentsoylu) kendisini bir başka biçimde ifade etmesi olarak nitelendirilebilir. Sivil ve sivil olmama ikiliği ise, kamusal mekanın devrimci ve/veya tutucu kimlikleri arasında süregelen çatışmayı resmetmesi bağlamında dikkatimizi çekmelidir. Ankara’yla özdeşleşen Cumhuriyet’in mekanlar, dolayısıyla, kentsoylu kamusallığını kendi iç çelişme ve çatışmalarıyla birlikte ulus-devlet tasarımına taşır: Yeni kamusal kent Ankara, birbiri üstüne binmekten çekinmeyen söylemleri ve söylemsel uygulamaları, mekânsal bir düzlemde kotarmıştır. Sennett’in Batı kentlerine atfen betimlediği, demokratik sivil kamusal mekan, hiç şüphesiz ki, Cumhuriyet’in de ilkeleri arasındadır; öte yandan sivil kamusallığın, devletin seçkinci kadrosunca tasarlanan sivil-olmayana zaman zaman kayması, kaçınılması çok da kolay olmayan tarihsel bir sürecin sonucudur.

Kısacası, mekanı yapmaya yönelik yetkinin, Cumhuriyetçi kadronun bir tür ayrıcalığı olduğu savlanabilir; öte yandan, çatkılanan mekânsal üst dilin, kentsoylunun içsel çelişmelerini bir anlamda yerine getirdiği de bir gerçektir. Bütün bunlarla birlikte, bize göre, eşini çizmeye çalıştığımız karmaşık ve karşıtlıklarla dolu bu tür bir mekan-politik tercihin, indirgemeci bir tutuma yaslanmaması gerekir: bir diğer deyişle, Batı merkezli Modernite Projesi’ne yandaş yeni ulus devletin öznel bağlamı ve çelişmede saf tutan sosyal aktörlerin niteliği, özellikle sorgulanmayı beklemektedir. Belki de, Bozdoğan’ın önerdiği biçimiyle yapılması gereken, Cumhuriyet mekanlarının, Batı Modernitesi’nden görece aykırı düştüğü noktalarda ustalıkla ortaya konması olmalıdır. Ancak, aykırılıklar ne olursa olsun, devrimci tutucu kamusallık, sosyal aktörlerce yeniden-üretilen tarihsel kategorilerdir ve Ankara, bu tür kategorileri eşzamanlı barındıran mekanlar günümüze değin taşımıştır. Ankara, bir diğer söylemle, mekanda temsiliyetini bulan çelişmenin bir tür sonucudur ve ilerici/gerici, demokratik/karşı-demokratik, devrimci/karşı-devrimci, seküler/politik İslamcı, devletçi/liberal benzeri karşıtlıkları bünyesinde taşımaktadır. Örneğin, erken Cumhuriyet döneminde kentsel üretim söylem ve biçimleri, devrimci kamusallığın uzantısı olmakla birlikte, tutucu kamusal söylem ve söylemsel yaptırımların eşzamanlı bir temsiliyetidir. Ankara kentinde parça parça kendisini göstermeye başlayan 1920’ler sonrası mekan pratiklerine bakıldığında, bu tür bir salınımı görmek olasıdır.

Yeni Cumhuriyet’in idari merkezine dönüştürülen Ankara mekansal gelişimi, yukarda açmaya çalıştığımız çelişmeleri, devlet eliyle yaşaması bağlamında ayrıcalıklı bir konuma sahiptir. Ankara Şehremini Mehmet Ali Beyin, “Ankara şehrinin inşa ve imar planı’nı oluşturmak adına, İstanbul merkezli özel bir şirketten ‘talep’ ettiği rapor, belki de, yeni Başkent’te talep edilen kamusallığı kurmak adına çok önemlidir. Cengizkan’ın saptamalarında da yer aldığı biçimde, 1924-25 Lörcher Planı, “modern kent tasarımı yaklaşımını ve modern mimarlık kavram ve ütopyalarının genç Türkiye Cumhuriyeti’nin Başkentine bu rapor ve eki olan planlar yoluyla girdiğini göstermek açısından ilginçtir.” 1924-25 Planı’yla Ankara’ya taşınmaya çalışılan şey, hiç şüphesiz ki, planlı bir kentin getirisi üzerine kuruludur; bununla birlikte, Bati normlarında üretilmeye çalışılan kamusallığın da, tasarımın ayrıcalıklı bir ögesi olduğu unutulmamalıdır. Hem fiziki hem de kente ilişkin örgütlenme modelleri bu tür bir arayışı destekler niteliktedir: bölgelemelerle kendisini gösteren çağdaş kent planlaması, kentsel bütünlüğü yeniden kuran ve İstasyon-Ulus-Sıhhiye-Kızılay üçgeninde oluşturulmaya çalışılan kentsel koridor, doğayla bütünleşmeyi öneren yer-kent katmanlaşması kentsel katılımı desteklemek adına tasarlanan yeni açık kamusal mekanlar, 1924-25 Planı’nda yer alan önemli unsurlardır. Özellikle eskişehirle başlayan ve daha sonra Sıhhiye, Zafer Meydanlarını takiben Yenişehir’e ulaşan koridor, kendisine takılan sayısız kamusal mekanla, adeta, Yeni Kentin olması gereken yüzünü resmetmektedir. Millet (Ulus) Meydanı’yla başlayıp, Cumhuriyet/Kurtuluş, (Kızılay Meydanı’yla) sonlanan bu tür bir kamusallığın, çok önemli görevler üstlendiği tartışmasız bir gerçekliktir. Önerilen kamusal mekanlar, Cumhuriyetçi kadronun öykündüğü ideolojik haritanın cismanileşmesindeki en önemli aygıttır; dolayısıyla günümüzde, tutucu yerel yöneticilerce bu alanlara takınan tutumu, salt kentsel iyileştirmenin ötesinde ideolojik bir tepki olarak görmek gerekir.

1924-25 Planı’nın izlerini daha sonraları da görmek olasıdır; bununla birlikte, tartışmayı mekan çözümlemesinin ötesinde, kamusallığın ikircikli yapısının siyasi dokusuna yönlendirmek daha doğru olacaktır. 1950 ye kadar uzanacak bu mekânsal çetelenin, kamusal niteliği ve arkasındaki siyasi çelişme, yaratılan kentsel yapay anlamak adına, çeşitliliği olan örnekler sunmaktadır. Belki de bu konudaki en öncül uygulama, ancak 19ncu yüzyıl sonrası bir kent kapısına dönen ve savaşla birlikte toplumsal bir nitelik kazanan Taşhan Meydanı’nın, Cumhuriyet’le birlikte edindiği kamusal kimliktir. Önce Hakimiyeti Milliye daha sonra da Ulus Meydanı’na dönüşen Taşhan, bu anlamda, devrimci/tutucu kamusallıklar arasındaki salınımı resmetmesi bağlamında ayrıcalıklı bir değer taşır. Taşhan eskişehirin sınırları dışına taşan yeni bir oluşumun son halidir; sıradan halk için bir ticaret alanı, Osmanlı’nın merkezileşmeye başlayan örgütlülüğünün yapılarını barındıran idari bir merkez, savaş sırasında da ulus-devletin düşünsel temellerinin atıldığı yeni oluşumun ideolojik kalbidir. 1890 sonlarında kasabaya ulaşan demiryoluna, istasyon Caddesiyle bağlıdır ve bu yüzden, askeri hareketliliği, yeni açılan meclis üzerinden gözleyen bir niteliği de gizliden gizliye içerir Taşhan hem kentsel, hem askeri hem de idari merkezleri üst üste çakıştıran bir alt-kent parçasıdır. Öte yandan, Taşhan savaş ve sonrası çok daha önemli bir görev üstlenir: Cumhuriyet’in öncül kamusal alanlarındandır ve Başkent’e dönüşecek çağdaş Ankara’nın da, öncelikli bir hareket noktasıdır. Taşhan’ın yazgısı kısa sürede değişir; önce kentin asıl nirengisiymişçesine yaşanılır, daha sonra da ulus-devletin ideolojik anlatısına dönüşecek mimari ikonografiyle bezenir. Daha da önemlisi, 1927 yılında Ulus Zafer Anıtı’yla ulus- devlet çatkısını cismani bir temsiliyete dönüştürme süreci, bize göre, sivil kamusala gereksinim duyan toplumsal devinimle, bu devinimi, tasarlanan bir ikonografiyle uzlaştırmaya çalışan ve üstelik bunu bir liderin görüntüsüyle aşmayı düşünen, bir tür gerilimi yansıtır Taşhan Meydanı, hem devrimin kamusal mekandaki varlığı hem de, yeri geldiğinde tutucu olmayı örgütleyen “kentsoylu-demokratik” yapılanmasının ilk ideolojik resmidir. Erken dönemlerde kamusal alan ve onun mekânlarına yönelik her hangi bir köktenci sıçrama söz konusu değildir. Tam tersine, yukarıda tanımlamaya çalıştığımız salınımı, benzer kentsel operasyonlar aracılığıyla sürdürmeye çalışan bir istencin varlığından söz etmek olasıdır. Eskişehiri terk ederek Yenişehir’e geçişin serüveni de, aslında, bu tür bir salınımı meşru kılmaya çalışan siyasi bir tercihin dışa vurumu olarak görülebilir. 1923 sonrası, tarihsel olanla ve bir anlamda kötüyle özdeşleşen eskişehir Ulus’un, gerek devletin seçkinci yönetici kadrosu gerekse yaratılmaya çalışılan ulusal-kentsoylu tarafından, yeni ulus- devletin gereksinimlerini karşılamayacağı gerekçesiyle boşaltılmaya başlanması, bir anlamda, Başkent’in mekan-politik tarihini de açıklamaktadır. Önceleri kendiliğinden kuzeyden güneye gelişmeye başlayan ve daha sonraları 1924-25 Lörcher Planı’yla olgunlaşan Yenişehir, bir anlamda, kamusal kent, kamusal birey tasarımının önemli bir halkası olarak yerini almaya başlamıştır bile. Cengizkan’ın detaylı bir biçimde işlediği gibi, Lörcher Planı Batı kamusallığını Ankara’da üretmeye çalışan öncül bir planlama sürecidir ve hem eskişehirin 1950’ler sonrası kırdan göçen fakir kitlelerle çevrelenmesine izin veren hem de Yenişehir’i eskiden ayıran bir oluşumu meşru kılması açasından, dikkati çeken bir planlama kararıdır. Eski-Kent ve Yeni-Kent/Yenişehir arasındaki kopuş, dolayısıyla, ulus-devletin yeni yüzünün mekânsal karşılığını bulması kadar, yavaş yavaş ekonomik gücünü tanımlayan varsıl ulusal kentsoylunun bir tür istenci olarak da değerlendirilebilir. Mart 1925’de 583 sayılı yasa ile yaklaşık 4,000,000 m2’lik bir arazi, devlet tarafından kamulaştırılarak kentsel gelişme alana olarak ilan edilir; bu operasyonun ikili bir gerekçesi, görünen ve gizli, olduğu savlanabilir çağdaşlarına denk bir kentin üretilebilirliği adına, büyük ölçekli mekânsal bir düzenlemeye gidebilmek, bunu yaparken de, emlak üzerinden artı-değer elde edebilmektir. Yenişehir’in kaderi öylesine hızlı başkalaşacaktır ki, köktenci değişimler, Kadro hareketinin öncül isimlerini bile kısa sürede tepkisel kılacak ve Kemalist inkılabın özeleştirisi mekan üzerinden yapılacaktır. Kadro grubuna göre, kentin imgesi değişmekte, örnekleri Avrupa’da görülen mekânsal tipler peşi sıra sağa sola dağılmaktadır, daha da önemlisi, değişim salt mimari ikonografi ve mekansal programla sınırlı kalmamaktadır. Bütün bunlara takılan ve devrimin anayasasına ters düşen sosyal doku ve onun kentsoylu kültürü, ulus-devleti yeniden sorgulanmaya itelemelidir. Özellikle, Kuleli Köşk olarak adlandırılan konutlarda süregelen eğlence ve toplantılar, yeni oluşan dokuyu tamamlayan kentsel pratikler ve yeri geldiğinde eskişehiri dışlayan kamusal bilinç, bir anlamda oluşturulmaya çalışılan yeni kamusal alan ve mekansal uzanımları resmetmektedir. Sonraları Kızılay Meydanı’na dönüşecek Cumhuriyet Meydanı çevresinde gerçekleşen ve daha önceleri çok da bilinmeyen bu tür kamusal hareketler, öykünülen kamu tanımını ortaya koyması açısından çok önemlidir. Bütün bu süreç içerisinde, içe kapalı bir toplumdan sivil bir topluma geçişin imgelerini yakalamak olasıdır; ancak, kentsoylunun bu tür bir mekanı üretmedeki tutucu tavrını da (emlak üzerinden artı-değer elde etmek veya Yenişehir’i bir kentsoylu eğlenti alanına çevirmek) özellikle unutmamak gerekir.

Devrimci-tutucu ve/veya sivil resmi gerilimi üzerinden yürüyen yeni kentsel ‘pratikler’ ve bunlara takılan kamusallık, özellikle Ankara’nın ilk ciddi planlama sureciyle kendisini daha belirgin kılar. Birçok yazara göre, Ankara’da mekansal niteliğini bulan kentsoylu kamusallık, Başkent’in “nasıl olması gerektiği yönündeki politik öngörülerle birlikte, 1929 sonrası uygulamaya geçilen bu planlamayla olgunlaşır. Bu görüşü yansıtan en özgün çalışma, Tankut’un Türk planlama tarihine kazandırdığı ve Jansen Planı olarak adlandırılan olgunun politik dokusunu işleyen, Bir Başkentin İmarı adlı eseridir. Tankut’un da Ankara özelinde betimlediği gerçek, kamusal bireyin, Türk kentlerinde üretilme süreci üzerinedir: O’na göre, Ankara’nın başkent tanıtımıyla, yirmi bin nüfuslu bir kasabadan çağdaş bir kente dönüştürülmesinin planlama ve tasarım aşamaları, salt yapısal bir dönüşümü değil, siyasi bir alt yapısı olan kamusal bireyi ve onun “BatıIı” mekanlarını üretebilmenin öngörüsü olarak da görülmelidir. Jansen Planı, gerçekte 1927’de devlet erkiyle başlayan ve sivil kamusal tasarımlara, resmi görüşü ısrarla sokuşturmaya çalışan tarihi bir kesit olarak da algılanabilir; ancak sonuç ne olursa olsun, seçkinci yönetici ve kentsoylunun üzerinde uzlaştığı bir tür kamusal alanın, Başkent’e resmen taşındığı savlanabilir; Cumhuriyetçi kadro için Yenişehir, sıradanlığa ve kendiliğindenliğe bırakılamayacak denli önemli bir proje olarak algılanmaktadır. Bu noktada, neden Jansen Planı’nın seçildiği konusunda çeşitli söylentiler olmasına karşın, üzerinde uzlaşılan nokta, planın hem yeteri kadar çağdaş ve hem de görece alçakgönüllü olduğudur.

Alçakgönüllülük, savaş sonrası yeniden yapılanmayı hedefleyen yoksul bir ulus-devlet için göz ardı edilmemesi gereken bir değer olarak algılanmalıdır. Gerçekte Jansen Planı Avrupa kentlerine denk, kamusal niteliği olan bir yaklaşımı ustalıkla kotarmıştır; ancak Ankara’nın yarışma öncesi gelişen yüzüne de kayıtsız kalmamıştır: eskişehir ve Yenişehir arasında, 1924 Lörcher Planı’yla da olgunlaşan kentsel izi takip eder ve son 10 yıl içerisindeki gelişmelere, bir anlamda, meşruiyet kazandırır. eskişehir Ulus, ona göre taçlandırılması gereken bir değere sahiptir, dolaysıyla müdahaleden çok, mevcut durumuyla sürdürülebilirliğini imleyen kararlar önemlidir. Öte yandan, Yenikent, yeni planın ana eksenini oluşturur: Yenişehir, Cumhuriyetçi kadronun kendi temsiliyetini bulduğu bir alt merkeze dönüşerek, gerek idari gerekse konut bazlı yapı stokunun yoğunlaşmasına izin verir. Yönetim üçgeni denilen alan, Yenişehir hem resmi kamusal yüzü hem de Batılı anlamdaki sivil mekanların temsiliyetidir. 1930’lardan başlayarak İkinci Dünya Savaşı ve sonrasına dek sürecek topyekûn bir inşaat, devletin bütün idari yapısını barındıran bir çevre ve buna eklemlenmiş ikincil bir sarmal kentin yeni kamusal mekanlarını üretir. Cumhuriyetin ilanı sonrası 1940’lara kadar uzanan süreç ve daha sonra da, 1960’lara kadar deneylenen mimarlık ortamı içerisinde, yukarda kısa notlarla betimlemeye çalıştığımız yeni kamusallığa özdeş bir tasarım kültürünün kendisini var etmeye çalıştığı ve Ankara özelinde yer tuttuğu da savlanabilir. Ekonomi, basitlik ve işlevselciliği ön plana çıkaran ve bunu kentin planlanması aşamasında da sürdüren Modernizmin genel ilkelerinin, Cumhuriyetçi seçkinci kadrosunca benimsenen bir yapma biçimini öne sürdüğü bir gerçektir.

Cumhuriyetçi kadroyu mutlu kılan Jansen Planı’nın, tasarımcı tarafından 1930’larda sürdürülmesi ve daha sonra da uygulamaya geçilmesi, beklenildiğinden de zor bir uğraşıdır. eskişehir Ulus ve yakın çevresi, bir anlamda, kentin kamusal niteliğini kazanan öncül bir mekânsal örgütlenmeyi göreve çağırmış, kendiliğinden de olsa, Yenişehir’e dek uzanan kent koridoru üzerinde kamusal yapıları ve mekanlarını türetmekten kendisini alıkoyamamıştır. Özellikle yapı bazında Ankara’nın çok da alışık olmadığı bir tür kamusal mimarlığın boy göstermeye başladığı da bir gerçektir ve bazı mimarlık tarihçileri tarafından, bu gelişmenin Milli Mimarlık ve Kübist Dönemlere atfedilen bir dağarcığı doldurduğu savlanmaktadır. Özellikle “Ulusalcı Mimarlığın” nasıl tanımlanması gerektiğine ilişkin yaygın bir kent söz konusudur; ancak, bize göre bu, tartışmalı bir alandır ve yeniden sorgulanmayı gerektirebilir. Dolayısıyla, eskişehirden başlayarak, Sıhhiye ve daha sonra da Kızılay’a ulaşan Yenişehir’i üretme istenci ve ona bağıl kamusallığın niteliği, bu aşamada çok daha öncelikli bir konu olmalıdır. Jansen’in tasarladığı kayma da, Ulusalcı bir mimarlık veya yeni ulus-devletin ulusalcı kenti üzerine değildir. Jansen Planı gerçekte, çağdaşlarını yansıtan ve Modernite Projesi’ni bir tür çıkış kabul eden ulusal kentsoylu istencin mekânsal örgütlenmesinden öte bir şeyi imlemez ve yukarıda değindiğimiz gibi, gerek planlama gerekse uygulama aşamalarında, “mutlak değişim” ve “olabildiğince tutucu’ arasında bırakılmanın, sapkınlıklarını kendisinde saklı tutar. Yeni oluşan kentsel izi takip ederek Yenişehir’i kentin odağı olarak görmek ve üstelik, daha önceleri sağa sola serpiştirilmiş sivil ve kamusal yapıları tasarım girdisi olarak kabullenmek, kentsoylunun toprağa ve özel mülkiyete yönelik tutucu tasarruflarının meşru kılınması olarak değerlendirilebilir. Yeni bir kentsel imge ve ona bağıl mimari ikonografinin kurulmaya çalışıldığı, dolayısıyla, ‘Kemalist İnkılabın’ Başkent Ankara özelindeki mekansal arayışlarının sınandığı doğrudur; öte yandan, bütün bu operasyon süresince, hem devletin seçkinci yöneticilerinin hem de kentsoylunun etkin bir görev üstlendiği ve dönemsel olarak da planlama kararlarını etkileyen siyasi manevraları öne sürdüğü bilinmektedir. Tankut’un da değindiği gibi, yeni bir tür kamusallığın yaratımı süreci, sancılıdır ve baştan sona siyasi çekişmeleri yansıtması bağlamında özelliklidir.

İkinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye Cumhuriyeti önemli dönüşümlere gebedir: 1946 yılında çok partili düzeneğin kabulü, ulusal kentsoylunun barındırdığı Modernist ve gelenekselci açılımlar arasındaki gerilimi daha da belirgin kılar. Üstelik, seçkinci yönetici grupların iktidarına terk edilen “iktisat”, yönetici sınıfın 1950 yılında el değiştirmesiyle birlikte başka bir mecraya çekilmeye başlayacak, yeni kentsoylu kadronun merkeze sürüklediği “Liberalizm”, tüm zamanların en etkin “çözümlemelerini” toplumsal bir uzlaşıymışçasına cepheye sürecektir. Bu tür bir kırılmayı mekânsal anlamda zorlayan bir başka olgu da, Türkiye’nin demografik haritasını, dolayısıyla kentsel dokusunu bütünüyle değiştiren toplumsal hareketliliktir: çeperden merkeze yönelen nüfusun toplamı yadsınamayacak kadar büyüktür. Bu tür bir dönüşümün Ankara’da belirgin sorunlar üretmeye başladığını savlamak artık olasıdır. Gecekondulaşmayla sonlanan yeni bir kentsel çehre, büyüyen niteliksiz işgücü ve daha da önemlisi kenti parçalamaya başlayan kültürel ve toplumsal ayrışmalar, bir ulusal kentsoylu projesi olarak ileri sürülen Modernist kamusallığın niteliklerini de zorlamaktadır.

Bütüncül-katılımcı-egaliteryan olmayı talep eden ve Cumhuriyetçi kadro tarafından da desteklenen kamusal alan/mekanlar, devrimci/tutucu salınımında, kendisine bir kez daha yer edinmiştir; üstelik bu yeni yer, tutucu gelenekselci bir ekseni kalıcı kılmaya çalışan ve erken dönemlerde ortaya konan kimi devrimci kentsel müdahalelerin izlerini örten, mekan-politik araçlarla türemektedir. Başkalaşmış bir kentsel nüfus yoğunluğu ve kendiliğinden üremeye başlayan kültürel ve mekânsal sığınaklar, kenti olabildiğince parçalayarak, kamusal alanlar parçacı-alt-kamusal alanlara itelemektedir. Kısacası kent, seçkinci kadronun geriye çekilmeye kentsoylunun ise nitelik değiştirmeye başladığı politik bir zemine doğru kaymıştır. Smith’in de anlatısında yer aldığı biçimde, kentin sahipleri, yeni-tutucu kentsoylu ve etnik dinsel motifleriyle çeperi terk ederek merkeze yerleşen yığınlardır. 1940’lara kadar uzanan ve eskişehir/Yenikent ekseninde gelişen mekânsal ayrışma, 1950 sonrası öylesine keskinleşecektir ki, Kızılay-Çankaya koridoru seçkinci gruplar ve yaratılan ulusal kentsoylunun öncülleri tarafından paylaşılan bir tür sığınağa dönüşecektir. Kısacası 1950, Başkent Ankara’nın mekan-politik tarihindeki önemli bir kırılma noktasıdır: erken dönemlerde, mimarlık üzerinden kurulmaya çalışılan kamusallığın bir anlamda nitelik değiştirmeye başladığı, kamusal alanları üreten/tüketen bu yeni kitlenin politik istemlerine bağıl bir mimarlığın ise, kenti yeniden kurmaya çalıştığı, bu aşamada, doğru bir saptama olabilir. Cumhuriyetçi kadronun öykündüğü kamusallığın erimeye başladığı, Kemalist İnkılaba dayanan kimi söylem ve söylemsel uygulamaların da terk edildiği burada eklenmelidir. Ankara’nın kamusal mekanları artık, ötekince tasarlanmakta, işgal edilmekte ve tüketilmektedir.

Sonuç olarak, 1950 sonrası kamusallık, yukarıda açmaya çalıştığımız karşıtlık ve karmaşıklıkların izinde çetrefilli bir zemine taşınmış, tutucu bir söyleme öykünen politik erkin “marifetiyle” kamusal mekanlar, başka bir mecraya itelenmiştir. Ankara, 1920’lerde öngörülen kamusal alan/mekan tasarımlarını destekleyen bir yöntem ve siyasi tercihi çoktan terk etmiştir; öte yandan, var olan değerlerin de kayıtsızca tüketilmesi sonucu, öngörülenler, tutucu-ideolojik tercihlerin temsili atıflarından öteye gidememektedir. Denilebilir ki, sivil kamusallığın olasılıklarının sınandığı Ankara, karşı devrimci söylemlerin boy hedefidir, üstelik erken Cumhuriyet ideolojisinin mekânsal temsiliyeti bağlamında üretilmiş mekanlar da, günümüz yöneticileri tarafından, parçacı ideolojik kamusallığın yer tuttuğu, sivil olanın ise örselendiği, “cemaat” alanlarına indirgenmiştir. Kamusallık, siyasi bir sorun alanıdır. Ankara’da yer edinen, kurumsallaşmış ideolojik tavır ve ona başat karşı-devrimci mimarlık söylem ve uygulamaları da, dolaysıyla, yeni Cumhuriyet’in ülküsünde var olan, kentsoylu kimliğiyle örtüşük “kamusal bireyin dönüşümü” bağlamında yeniden sorgulanmayı beklemektedir. Ne de olsa “kamusal alan” bir “kentsoylu” tasarımıdır ve kentsoylunun dönüşen niteliğine bağıl bir anlatıya gereksinim duymaktadır.

 

Kaynakça

*TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi tarafından 2009 yılında basılan, “Yerel Yönetimler: Ankara, Kim Kimliği Mekânsal Kültürel Değişimler” temalı Dosya’dan [Şubat 10.1] alıntılanmış ve kısmen gözden geçirilmiştir.

J. Habermas, The Structural Transformation of the Public Sphere, The MIT Press, Cambridge and Massachusetts, 1991.

G.A. Sargın, Ankara’nın Kamusal Yüzleri, Başkent Üzerine Mekan-Politik Tezler, İletişim Yayınları, İstanbul, 2002.

E. Ergut, The Forming of the National in Architecture, JFA (ODTÜ Mimarlık Fakültesi Dergisi), 1999, Cilt 19, S.1-2, s, 31-43.

E. Mahçupyan, Osmanlı’dan Günümüze Parçalı Kamusal Alan ve Siyaset, Doğu Batı: Kamusal Alan, S. 5, 1998-99, Kasım-Aralık-Ocak, s.22-47.

S. Öğün, Kamusal Hayatın Kültürel Kökleri Üzerine: Sennett, Habermas ve Abdülaziz Efendi, Doğu Batı: Kamusal Alan, S 5. 1998-99, Kasım-Aralık-Ocak, s. 49-55.

İ. Tekeli, Ankara’nın Başkentlik Kararının Ülkesel Mekan Organizasyonu ve Toplumsal Yapıya Etkileri Bakımından Genel Bir Değerlendirilmesi, Ankara Ankara, Batur E. (der), YKY, İstanbul, 1994, s 143-158.

R. Sennett, The Fall of the Public Man, W.W. Norton and Company, New York-Londra, 1992.

S. Bozdoğan, Modernism and Nation Building, Turkish Architecture Culture in the Early Republic, University of Washington Press, Seattle ve Londra, 2001.

A. Cengizkan, Kurgu, Tasarım ve Kullanım: Cumhuriyet Donemi Kamusal Mekanları İçin bir çalışma Programı, Ankara’nın Kamusal Yüzleri Başkent Üzerine Mekan-Politik Tezler, Sargın, G. A (der), İletişim Yayınları, İstanbul, 2002, s. 223-1.

İ. Yalım, Ulus, Square as a Representational Form af Collective Memory, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, ODTÜ, Mimarlık Fakültesi, Ankara, 2000.

K. Kılınç, Searching for the Avant-Garde in the Turkish Context Bacteriology and Chemistry Building of Hıfzıssıhha Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, ODTU, Mimarlık Fakültesi, Ankara, 2002.

A. Cengizkan, Modernin saati: 20. Yüzyılda Modernleşme ve Demokratikleşme Pratiğinde Mimarlar, Kamusal Mekan ve Konut Mimarlığı, Mimarlar Derneği 1927 ve Boyut Yayın Grubu, İstanbul, 2002.

G. Tankut, Bir Başkentin İmarı, Anahtar Kitaplar Yayınevi, Ankara, 1999.

T. Şenyapılı, Cumhuriyet’in 75. Yılı, Gecekondunun 50 Yılı, 75 Yılda Değişen Kent ve Mimarlık, Sey Y. (der.), Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, 1998.

A.D. Smith, National identity, Penguin Books, London. 1991.

G.A. Sargın, Yakın Dönem Kentleşme Süreçlerine İlişkin Eleştirel Notlar, Mülkiye: Düşten Kabusa, S. 261, Cilt XXXIl, Pelin Ofset, Ankara, S.45-54, 2008.

Advertisements

About gasmekan

http://archweb.metu.edu.tr/

Discussion

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

Monthly Taxonomy

Categories

Advertisements
%d bloggers like this: