//
you're reading...
agency, cr/theory, ideology, marxism, power, praxis, resistance, yorum

Yeni Bir Mimari Praksis [Praxis] Üretmek Mümkün mü?

 

Sizlerle, iki eksenli bir tartışma yürüteceğim: Birincisi praksis [praxis] kavramı üzerine yoğunlaşacak. Özellikle, önceki konuşmalarda meslektaşlarımın çok sarih bir biçimde çerçevesini çizdiği biçimiyle, “yeni bir mimari praksis mümkün mü?” diye soracağım. Tabii bunu yaparken de, “praksis bildik mimari pratikten nasıl ayrışır” ve “praksis neden, salt bir teori değildir” benzeri soruları da sizlerle paylaşacağım. Temelde praksis, sosyal ve siyasi meseleleri de barındıran, derin, tarihselliği olan bir kavram. Öte yandan, tartışmayı bu minvalde ilerletmeden önce, başka bir eksende konuyu açmayı deneyeceğim: bu kapsamda, siyaset ve mimarlık pratiği ile siyaset ve mimarlık eğitimi arasındaki çetrefilli ilişkinin geri planını, tarihsel ancak özet sayılabilecek bir çerçeveyle irdelemek istiyorum; çünkü siyaset, praksis içinde önemli bir alt-alan olarak karşımızda duruyor ve özellikle, “siyasi/ideolojik mimarlık ve/veya mimarlıkta siyaset/ideoloji” benzeri ikircikli bir yapıyı, gerilimi içkin bir biçimde barındırıyor – bu baptan bakıldığında, genellemeler ihtiva etse de, arka planı doğru okumak adına, bu ikili yapıya dair sorularımla başlamayı tercih ediyorum.

Bir önceki sunum bir alıntıyla sonlanmıştı; ben de benzer bir alıntıyla başlamak ve tartışmaları birbirine eklemek istiyorum. Paylaşacağım alıntı bir önceki gibi genellemeler içeriyor ve gerçekte yerelliği ve zamanı olmayan bir nitelikte meseleyi aktarıyor – dolayısıyla, her tarihsel aralığa, coğrafyaya rahatlıkla atfedilebilir: “Talep ediyoruz” diye başlıyor: “mimarlardan mimarlığın sanatsal görevini, bilincini, uygulamayla ilintili sosyal, ekonomik ve teknolojik gelişmelere daha fazla önem verilmesini, rant ve simsarlığın şeytani uygulamalarından uzaklaşılmasını talep ediyoruz.” Öncelikle, dillendirilen talebin çok vurucu ve aynı nispette güncel olduğunu kabul edelim; özellikle ranttan, bir nevi simsar mimardan bahsederek, neredeyse alışageldiğimiz güncel sorunlarımıza değiniyor – aradan geçen 50 yıla karşın hâlâ aynı meseleyi tartışıyor olmamıza dikkat çekmek isterim. 1960’lı yılların başında Avrupa merkezli bir mimarlık manifestosundan kısmen alıntılanmış olduğunu ek bilgi olarak paylaşarak, hepimizi ilgilendiren bu sorunun zamansız, bir anlamda bağlamsız olduğuna dair notumuzu özellikle düşelim (nitekim önceki konuşmalarda, gerek akademi ve eğitimden ve gerekse uygulamadan gelen meslektaşlarımca da altı kalın bir kalemle çizilen temel bir sorun üzerine odaklanıldığını gördük). Yukarıdaki referansa dönersek eğer: anımsayacağınız gibi, bu alıntı, özellikle akademik dünyanın elinden düşürmediği, Ulrich Conrads tarafından derlenen, 20. Yüzyıl Mimarisinde Program ve Manifestolar başlıklı kitaptan – eserin, 1970’li yılların ortalarında basılan ve geniş bir yelpaze içinde ve ana-akım Modern Mimarlık hareketlerini kapsayacak biçimde, reddiyeci/çatışmacı mimari programları ve manifestoları bir araya getiren önemli bir kaynak olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu eser gerçekte, özellikle 20. yüzyıl mimarlığının sosyal bilincini – bunun altını özellikle çizmek istiyorum – en çarpıcı biçimde açığa vuran temel kaynaklardan bir tanesi; içeriği, Avrupa merkezli mimarlık kültürüne bir anlamda ayna tutacak bir biçimde, mimari program ve bildirileri peşi-sıra ve fakat ustalıkla diziyor ve yüzyıl tarihinin kısa bir öyküsünü aktarıyor.

Bu öyküde, örneğin 20. yüzyıl mimarlarının başkaldırısı, Henry van de Velde’nin “Program” başlıklı, 1903 yılı bildirisiyle damgalanır ve aşina olduğumuz diğer isimlerle de devam eder. Kitapta 185 küsur bildiri ve program mevcut; bunun inanılmaz bir sayı olduğunu özellikle belirtmeliyim. Bir önceki konuşmalarda sayılardan bahsedilmişti; tekrar etmek gerekirse, mimarın sosyal bilinciyle ilgili mesele, sadece 60 yıl içinde, 185 adet farklı bildiri ve manifesto vasıtasıyla kendine yer bulabiliyor – benzer özellikler ve/veya aykırılıklar göstererek. Kitabın kısa önsözüne baktığımızda, Conrads birbiriyle yarışan mimarlıklar olduğundan dem vurur; ancak, salt avant-garde isimler aracılığıyla, herhangi bir normatif değerlendirme yapmadan derlemesini de sonlandırır. Öte yandan, Conrads, sadece 20. yüzyıla hapsedilen bu derlemenin iki gerekçeyle biçimlendiğini belirtmekten de kendisini alıkoyamaz: O’na göre bu kitapta yer alabilmek için, birincil ve belki de en önemli koşul, sosyal bilinç içeren mimarlık söylemlerini dillendirmek ya da bir tür pratiğin belli bir aşamasında etkin olmak gerektiğidir. Bir diğer koşul ise, tüm bu gelişmelerin neredeyse Kıta Avrupa’sıyla sınırlı olmasıdır – dolayısıyla O’na göre, mimarlığın avant-garde sözcülüğü Avrupa’yla sınırlanmakta ve mimarın (tırnak içinde kullanıyorum) “devrimci başkaldırısı” ve (yine tırnak içerisinde olmak kaydıyla) “sosyal bilinci” Batıcı bir kültürel siyaseti göreve çağırmakta. Bu perspektiften bakıldığında, irdelediğimiz bu durumun, gerçekte, özellikle Kıta Avrupa’sını ilgilendiren bir genellemeyi ihtiva ettiği iddia edilebilir. Tam da bu noktada konuyu saptırmadan eklemeler de bulunmak yerinde olacak: bizler de kendimizi çok uzun bir süredir Avrupa’nın ayrılmaz bir parçası olarak görüyoruz – yakın dönemde başka bir coğrafi konumlandırmanın tüm ısrarlı referanslarına karşın. Belki de salt bu nedenle, hem Batıcı hem de kendimize özgü yerel sorunları tüm şiddetiyle hissediyor ve bir anlamda travmasını yaşıyoruz.

Diyebiliriz ki, mimarlığın, yukarıda özetlenen temel sorunuyla ilgilenen bizler de – hasbelkader – küresel ve yerel sorunsalları okumaya, anlamlandırmaya çalışıyoruz. Bu niyetle bakıldığında, yukarıda sözü edilen eserin bizlere esasen bir şeyler söylediğini kabul etmeliyiz. Mimari pratik içinde yer alıp, mimarlık ve toplumsal vicdanı bir araya getirmeye çalışan meslektaşlarım için de bu derlemenin kıymetli olduğunu görüyorum. Soruna akademiden ya da pratiğin içinden bakan özneler, sonuçta, ortak bir sorunsal üzerinden hareket ederek, mimarlık vasıtasıyla, ya da adını koyalım, “doğrudan mimarlıkla” sosyal bilincin oluşmasına vesile olmaya çalışıyor; bu konuya ileride yeniden değineceğim lakin tespitimin tekrar-tekrar altının çizilmesi gerektiğini düşünüyorum: özetle, eğer soru formunda ilerlersek; “öznel mimari pratikle toplumsal vicdan nasıl bir araya gelir?” Bir diğer deyişle, “mimarın siyasi bir özne sıfatıyla toplumsal vicdanı söz konusu olabilir mi? Sözü edilen toplumsal vicdan, mesleki etiği ile mi (daha da ileri götüreceğim) yoksa toplumsal kabuller ya da kültürel ahlâki kodlar ile mi oluşur?

İzninizle, yukarıdaki soruları bir başka mecrada yeniden tartışmaya açmak istiyorum: Her şeyden önce, 20. yüzyılda yeşeren toplumsal vicdan meselesi ile siyaseten bu güçlü söylemin arka-planını yapan/kuran/üreten Modernite Projesi’nin varlığını kabul etmek gerekir – mimarlık pratiğinin, vicdan ve Modernlik hali arasına nasıl sıkıştığının ifadelerini bulmak ise, bizlere düşüyor. Hepimiz biliyoruz ki, gerçekte bir meta-söylem olarak değer atfedilen Modernitenin, toplumsal vicdanla ilgili ciddi bir kavgası var: Modernite sosyal bir içeriğe haiz ve bu durum, toplumsal vicdanımızı ısrarla örüyor. İkinci olarak, mimarın üstlendiği toplumsal görevlere de açıklık getirmekle yükümlüyüz; şüphesiz ki, mesleki sorumluluklarımız söz konusu ancak, “mimarın siyasi bir özne sıfatıyla toplumsal yükümlülükleri nedir” diye sormak da gerekir, diye düşünüyorum. Bir başka deyişle, avant-garde isimler, salt aykırı duruşları, kıyıda kenarda kalmış durumları (yine tırnak içinde kullanıyorum), moda sözcükle “marjinal” duruşları, tekil münferit özneleri değil; 20. yüzyıl ile birlikte kendini her daim yenileyen Modernite Projesinin temsilcileri olarak tartışmaya açılmayı bekliyorlar. Bu noktada eklemek isterim; Moderniteyle ilgili sabit bir derdimizin olduğunu da bilmemiz gerekir. Ancak bu dert, sadece inanan, iman edenler için değil, buna ters düşen, karşı duran özneler ve kadrolar için de geçerli. Bu noktada, tartışmaya yerellik katmak adına başa sarıyorum; bugün içinde yaşadığımız sorunun, sözü edilen Moderniteyle bir tür acımasız hesaplaşmadan kaynaklandığını görmemiz gerekiyor. Eleştirel akıl aracılığıyla yüzleşmek gerçekte Modernitenin de arzuladığı içkin bir değer; öte yandan, Türkiye’de hasıl olan durum, sözünü ettiğim yüzleşmenin çok daha ötesinde ve tamamıyla yeni ve fakat tarihselci/seçmeci ve pragmatik bir programa işaret ediyor.

Buradan hareketle ikinci çıkarsamamı da paylaşmak isterim: Modern olma halinde saklı olan siyasi tutum, avant-garde öznenin sırtını dayadığı başlıca unsur gibi duruyor – bir tür siyasi kimlik inşaasına gereksinimimiz olduğu iddia edilebilir. Bir başka söylemle, toplumsal vicdanımızın keşfinde, siyasi özneye dönüşmemiz gerektiğine dair keskin bir beklentimin olduğunu belirtmek istiyorum. Siyasi özneye dönüşmemizin olmazsa olmaz olduğunun altını çizerek, Modernite ile ilgili davamızın yeniden ele alınması gerektiğini uzunca bir süredir düşünüyor ve dilim döndüğünce de paylaşmaya çalışıyorum – tabii, hem meslek etiği hem de kamusal ahlak penceresinden bakmayı ihmal etmeden.

Bu noktada, izninizle başka isimlerle tartışmamı bir nebze olsun zenginleştirmeyi planlıyorum: kısaca, Raymond Williams’dan bahsedeceğim ki, kültürel çalışmalar alanında bildik bir isimdir. Onun sözcükleriyle, “Bilinçli bir Modernizmin sosyal görevlerini herhangi bir değişime uğramaksızın, günümüze değin taşıyabildiği, gerçekçi bir saptama mıdır?” Kısacası, Conrads’ın betimlediği türden, “1900’ün başındaki bütün bu kamusal vicdan tartışmaları, toplumsal bilinç vs. hiçbir değişime uğramadan günümüze kadar taşınmış mıdır ya da taşınabilmesi olası mıdır?” diye sorarak söyleşimize devam edelim. Yukarıda özetlediğim bildiriler, söylemler, başkaldırılar yardımıyla eleştirel ve o nispette deneysel olmayı talep eden bir tür mimar-aydın tiplemesinin, yeri geldiğinde birbirine ters düşen, çatışmacı pratikler önerdiğini biliyoruz. Williams’ın sarih bir dille açıkladığı gibi – Sayın Neslihan Dostoğlu da hemen örnekledi – kentsel, mimari ütopyaların bu seçki içinde hatırı sayılır bir yeri var. Örneğin, Fütüristlerin geleneği yok etmeyi arzulayan çağrıları, kapitalist hegemonik toplumsal ilişkileri ortadan kaldırmayı talep eden sosyalist düşünce ile açık bir çatışmayı ihtiva ediyordu. Öte yandan, nereden bakarsak bakalım, tüm bu pratiklerin toplumsal vicdanla ilgili söylediği bir alt-metin söz konusu; ancak, siyasi özneleşme süreçlerinin/koşullarının/ideolojilerinin farklı şekillerde tezahür etmesi nedeniyle tek-tip mimar-özne ve dolayısıyla toplumsal vicdan formundan bahsetmek de olası değil – her ne kadar, son kertede, yaratıcı bir kentsel ve mimari tasarıyla karşılaşsak da. Özetlemek gerekirse, Modernitenin tek-tipleştirici bir siyaseti olduğu ve avant-garde mimar-öznenin siyasi özne sıfatıyla hep aynı şeyi söylediği, söylemleştirdiği, pratiğini yaptığı tek bir tarihsel kategoriden bahsetmiyoruz. Tam tersine, çatışma ve içkin aykırılıkların sürekli devinimini ihtiva eden ve fakat toplumsal vicdanla ilgili meseleyi öncelikli gören devasa bir yapıdan ve onun mimari yansımalarından dem vuruyoruz.

Sözü edilen Projenin, mükemmel ve bütüncül bir yapısı olduğunu iddia etmek istemiyorum; tam tersine, kimi içsel çelişkileri nedeniyle yıkma-yapma gerilimini biteviye üretmekten geri kalmayan, sistemik hataların varlığını da eklemek isterim. Kadim Roma’nın tamamıyla yıkılması gerektiğine dair keskin inancın, yıkma ve yeniden inşa etmenin, her türlü kültürel kodlarla, geleneksel yapılarla, skolastik akademik mecrayla, kısacası yerleşik nizamla ilgili bir davayı içerdiğine dair yeteri kadar bilgi, belgemiz söz konusu. Salt bu dar perspektiften bakıldığında bile, avant-garde mimar-özne ile Modernitenin üst-kodlarıyla hareket eden ve siyasi-özneye evirilen mimar-özne arasında ciddi bir aykırılığın olmadığı söylenebilir. Her ikisi de hakim burjuva sınıfına ve onun kapitalist üretim rejimi ve kültürüne karşı durmayı bir görev olarak algılamakta. Bu noktada Williams’a dönersek, sözü edilen yeni siyasi-öznenin de özünde, burjuva sınıfı olduğunun kayda geçmesi gerekir – tüm sözde sapkın nitelikleri ve gündelik hayattaki pratikleriyle birlikte. Adına, “marjinallik” ya da sapkınlık diyelim, bu yeni siyasi-öznenin yerleşik nizamın kodlarına ters düşen bir aykırı kimliği bulunmakta – üstelik bunun, anarşizm, nihilizm, sosyalizm, vb. tutumlar aracılığıyla kendisini meşru kılmaya çalıştığı da dağarcığımızda. Özetlemek gerekirse, Moderniteye bağıl toplumsal vicdanı inşa eden siyasi-öznenin, gerçekte burjuva sınıfına dahil olduğunu saptayarak; paradoksal bir biçimde, aynı siyasi-öznenin burjuva sınıfına karşı eleştirel bir tutum sergilediğini de dikkatle not etmeliyiz. Ancak, tam da bu noktada, sözü edilen anahtar sözcüklerin eleştirel akıl ve yaratıcı kapasite olduğunu da eklememiz iyi olabilir: Dolayısıyla, yukarıda özetlediğim saptamamın çıkarsamalarını sizlere de iletmek isterim: “mimar-öznenin “siyasi özne” sıfatıyla ve “yaratıcılıkla” olan ilişkisini koparmadan hangi süreçlerle eleştirel bir tutum sergileyebileceği ve bunu samimi bir biçimde pratiklerine yansıtabileceği, mütemadi bir biçimde sorulmalıdır. Ziyadesiyle ironik bulduğum için eklemek isterim; Sayın Neslihan Dostoğlu çok nazik bir biçimde, ana-akım mimarların pratikleri aracılığıyla, bizleri samimiyet sınavına davet etti – verdiği örneklerle, mimari pratiklerin toplumla olan bağını sorgulamamıza vesile oldu.

Tartışmayı zenginleştirmek adına Williams’ın sorusuna dönmek istiyorum: sosyal adanmışlık ve kamusal vicdan, 20. yüzyıl boyunca değişerek/dönüşerek nasıl tezahür etti? İsterseniz örnekler üzerinden ilerleyelim; hepimizin bildiği Buckminster Fuller, 1961 yılında kaleme aldığı bir bildirisinde şöyle diyor: “Mimar, yalın bir tasarımcı olmanın ötesinde sosyal mühendisliği yadsımayan yeni bir kimliği koşulsuzca üstlenmek zorundadır.” sosyal bilinciyle mesleki yetkinliğini çakıştıran bir tür siyasi mimarlığa göz kırpan Fuller, neredeyse (burada fiziksel planlamadan bahsetmiyor) sosyal bir plancı gibi davranmakla yükümlü olduğumuzu iddia ediyor: “Bir tür mühendis gibi davranarak sosyal mühendisliği içeren mimarlıkla kendisini bir kurucu-özne olarak tanımlamalıdır”. Sözü edilen kavramlar sosyal adanmışlık ve sosyal mühendislik; söylenilenlerin ilk bakışta ufuk açıcı olduğu düşünülebilir, öte yandan, ehil olmayan ellerde (burada ideoloji tartışmasını yapmak isterim) ne tür sonuçlar doğurabileceğini de kestirebiliyoruz. Örneğin günümüz Türkiye’sinde, sosyal mühendisliğe soyunan siyasi iktidar, seçmeci bir tarihselcilik ile tüm coğrafyamızı hem sosyal hem de mekânsal anlamda yeniden biçimlendirmeye çalışıyor: siyasi iktidar, “Öyle bir mimarlık yaptık ki, Ankara’nın bir Selçuklu başkenti olduğunun teyidini burada gördük” diyebiliyor.

Tam da bu noktadan başlayarak, sosyal mühendislikle ilgili kabullerimizin yeniden sorgulanması gerekebilir; öyleyse, siyasi/ideolojik mimarlık pratiğine başat ve fakat siyasetle bağını koparmayan yeni tür pratiklerin hasıl olup olamayacağını mütemadi sorgulamakla yükümlüyüz. Williams’ın aynı saiklerle bu soruya özellikle 1980’ler sonrasında döndüğünü burada belirtmek isterim: bu bağlamda Williams, “sözü edilen (sosyal mühendisliği ön-koşul gören) Modernizmin yalın halinin ne zaman ve hangi şartlarla eridiğini, öncü hareketlerin 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra etkinliğini nasıl sürdürüp sürdüremediğini” sorar. Bu kapsamda, siyasi bir çıkışla mimari pratiğe, dolayısıyla mimara yeni bir sosyal görev biçen ve köktenci dönüşümü de ön-şart olarak koyan tutumun, ne tür bir mecraya hapsedildiğini keşfetmekle ve sonrasında da, güncel/yeni mimari pratiklerin nitelik ve kapasitelerini tahlil etmekle görevliyiz. Bu tahlili sürdüren Williams’a göre, “Değişimi, kapitalizme ve burjuva kültürüne başkaldırmayı meşru kılan bu hareketler sonuçta iki önemli sonuç üretmiştir. Birincisi, karşı çıkılan pazar ilişkileri, mimari pratiği uzun erimli bir metaya, kısacası mala, mülke dönüştürmüştür. Dolayısıyla mimari pratik kapitalizmle gizli bir ittifak içerisine girmiştir. İkincisi ve daha da önemlisi, mimarlık burjuva kültürünün önemli bir parçası olmaktan kurtulamamış, siyasi ve kültürel bir karşı kampanya olan bilinçli Modernizm, gelir-geçer bir pazarın toplumsal devinimlerine takılıp kalmıştır – kısacası karşımızdaki, bir başkaldırı değil, artık pazarın talep ettiği Modern olma halini sürekli olarak bizlere, bir şekilde pompalayan bir olgudur.”

Williams’ın saptamalarından hareketle, yeni tür koşullarla karşı karşıya kaldığımız söylenebilir; dolayısıyla, 20. yüzyılın başında iddia edildiği gibi, kapitalist üretim rejiminin tamamıyla ilga edilebileceği bir program ya da kampanyadan bahsedebilmek hemen hemen olanaksız – sosyal mühendisliğin talep ettiği köktenci projelerin neredeyse iflası ile cebelleşiyoruz. Bu noktada, belki de bir kabulle hareket etmek, arzuladığımız çıkış noktaları için yol gösterici olabilir: mevcut sistem, “kapitalist üretim ilişkilerinin yeniden-üretimini ve özellikle, kapitalist rejimin sosyal ilişkilerinin yeniden-üretimini; dolayısıyla sosyal nizamın sürekliliğini çoktan güvence altına alınmış durumdadır”. Bunun bir anlamda olumsuz ve bizleri bütünüyle karamsarlığa iteleyici bir tahlil olduğunu söyleyebiliriz. Zaten bu zaviyeden bakıldığında, örneğin ana- akım mimari pratiklerin ve dahi yıldız mimar-öznenin köktenci ve dönüştürücü bir mimari pratik iddiasının da geçersiz olduğunu görüyoruz. Sonuçta artık, mimari pratiğin süregelen Modernite Projesiyle yeni bir anlaşmayı bu dönem içinde yürürlüğe koyması gerekir; belki de bu yeni anlaşma, toplumsal mutabakat, mimari pratik ve siyaset bağını yeniden kurabilecek, “parçacı” olmakla birlikte “direnç” mevzilerini bize kazandırabilecek özgürleştirici bir kudret içerecektir. Öte yandan, bu tür görece iyimser yaklaşımların inandırıcılığı, sosyal adanmışlığın, toplumsal vicdanın gözden geçirilmesini de zorunlu kılmaktadır.

Bu ikinci fasılda ortaya çıkan yeni siyasi-özne formatını özetlemek gerekirse; bir kez daha, sosyal sorumluluk ve pazar arasında sıkışan mimari pratikler ve onun artık yıldız olmayan/olamayan öznelerinden bahsettiğimizi özellikle belirtmek isterim. Öte yandan, koşullar ne olursa olsun, olumlu bir cepheden bakılması gerektiğine de inanıyorum: Bütün bu sıkışmışlığa rağmen hâlâ çıkış noktalarının olabileceği, yeni bir siyasi öznenin, yeni bir tür mimarlık yapma biçimini kurabileceğini düşünüyorum. Bu noktada, ikinci ve son grup sorularımı paylaşayım: Bu tür bir geri çekilme sürecinde bile, bütüncül bir yıkma ve yeniden-yapmanın, inşa etmenin mümkün olmadığını bilerek, uzun erimli ancak “parçacı” bir değişimin arayışı söz konusu olabilir mi? Bu bağlamda, mimarlığın sosyal boyutu, “direnmeyi” ve “kısmi mevzi kazanmayı”, “meşru” bir toplumsal çatışma biçimi olarak kurabilir mi? Bir diğer deyişle, pazarla, sosyal adanmışlık ve toplumsal vicdan arasında sıkışmış olan yeni siyasi-özne, direnerek ve mevzi kazanarak, özgürleştirici bir mimari pratik kapasitesi oluşturabilir mi? Soru demetinde ileri sürdüğüm yeni anahtar sözcüklerin, kavramların tek bir referanstan geldiğini de, akademik dürüstlük adına, sizlerle paylaşmak isterim. İtalyan aktivist ve sosyalist, Antonio Gramsci, direnç ve mevzi sözcüklerini salt felsefi bir söylem olarak değil eylem formu olarak bizlere 1930’larda kazandırmıştı – hegemonya tartışmasının eleştirel teori için ne denli kıymetli olduğunu da burada eklemek isterim. Onun kültür teorilerinde yer alan ve kapitalist hegemonyaya başat ileri sürdüğü karşı-hegemonya kavramının, yukarıda zikrettiğim türden siyasi-özneleşme süreci bağlamında yeniden okunması gerektiğini düşünüyorum. Kapitalist üretim rejimi, burjuva sınıfı ve baskıcı devletin genel-geçer stratejilerine karşı, Gramsci’nin ileri sürdüğü ve direnerek mevzi kazanmayı öncelikli gören taktiksel manevralarının, yeni tür mimari-pratik tartışması içinde yer edinebileceğini görüyorum. Bu, belki de bir tür kırılmanın da habercisi olarak değerlendirilebilir: Modernite ve siyaset ilişkisi açısından, “siyasi mimarlık” yerine “mimarlıkta siyaseti” ön-plana taşıyan bir yöntemle ve hâlâ siyasi enstrümanlarımızın olduğunu bilerek ve fakat sosyal mühendisliğin temel hatasını yinelemeden, toplumsal vicdanı inşa etmenin uğraşısından bahsediyorum.

Son olarak, sunumumun başında sözünü ettiğim praksis meselesine de açıklık getirmek isterim; “bu yeni dönemde direnerek ve mevzi kazanarak yeni bir mimari praksis söz konusu olabilir mi?” Praksis salt yapmaya indirgenemeyen bir olgu; dolayısıyla yalın anlamıyla eylemden ya da mimari pratikten ayrışması gerekiyor. Öte yandan, salt soyut, felsefi bir açıklama da değil; bir diğer deyişle, gerçek ve cismanî nitelikleri mevcut ve dolayısıyla, tek başına teori olarak da görülemez. Kısacası, hem soyut hem de somut olan ve aynı zamanda her ikisi arasındaki diyalektiği kuran bir olgudan bahsediyoruz. Öte yandan, praksis toplumsal vicdan ve bu bağlamda kamusal fayda ile doğrudan ilişkili ve siyasetin de tam göbeğine yerleşiyor – özellikle siyasi program ve praksis tartışması kapsamında, Karl Marx’ın ismini anmamız gerekir, onu da burada şükranla yad edelim.

Yukarıda zikrettiğim tartışma bağlamında – siyasi-özne sıfatıyla mimar nasıl bir pratiği şiar edinmelidir – praksis toplumsal vicdanı, kamusal faydayı nasıl içerecek? Öncelikle, tasarımcının bencil dünyasından sıyrılmasını talep etmemiz gerekiyor; ben-merkezli yapma biçimleri yerine mimari pratiğin sosyal bir üretim olduğunu anımsamamızda yarar var. Bu süreçte mimarın, kendisine tanrısal vasıflar vehmetmesi, bir diğer deyişle kendisinin yaratıcı-özne olduğu yönündeki yanlış algılarından uzaklaşması beklenilmeli – tam tersine, üreten, işçi-özne olduğunun anımsatılmasında yarar var. Sosyal süreçlerin etkili olduğu, toplumsal katmanlarla etkileşime açık, sosyal bir aktöre dönüşmeli; bu süreçte mimari nesne, sanat eserinden üretimin nihai ürününe taşınmalıdır. Kısacası mimar, sadece sanat eseri ürettiğinin yanılsamasıyla değil, üretim ilişkileri içinde hizmet verdiğinin bilinciyle hareket etmelidir. Bir diğer konu da, yine Karl Marx’ın sözcükleriyle, homo-economicus ve homo-politicus arasındaki geçişin farkındalığı üzerine yoğunlaşmakta: sadece egemen ekonomik ilişkiler üzerinden hareket eden özneler olmak yerine, daha toplumcu tahayyülleri öncelikli gören siyasi-özneler olmamız gerektiğinden bahsediyoruz. Şüphesiz ki bu, kendimizi yeniden konumlandırmamızı zorunlu kılıyor; bir iktidar öznesi olmaktan ya da iktidara paydaş bir aktör olmaktan çıkıp, iktidarla toplumsal vicdan ve kamusal fayda adına çatışmaya giren siyasi bir özne olarak konumlanmamız iyi olabilir. Bize diretilen iktidar formlarına (ki, bu akademi, meslek örgütleri, yerel yönetimler ve devlet aygıtları vasıtasıyla, dille, söylemle, yönetmelikle, yasayla ve yeri geldiğinde bedensel şiddetle dayatılmaya çalışılabilir) direnen ve mesleki ya da değil her noktada mevzi kazanmaya çalışan özneler olarak teçhiz edilmemizin zorunluluğundan dem vuruyorum. Bu süreçte, siyasi angajmanlardan kaçınmamamız gerekiyor; üstelik bunun, özellikle son dönem göz önüne getirildiğinde, daha da elzem olduğuna inanarak, sözlerimi burada noktalayayım.

Sorular ve Yanıtlar

Sebla Arın: Ben Güven Hoca’ ya bir soru sormak istiyorum. Mimarın benci yaklaşım biçiminden uzaklaşması gerekliliğinden bahsetti. Sosyal aktör olarak mimardan bahsetti. Mimarın bu kutsallaştırılmış konumundan çıkması bu dönüşüm sürecinde, kullanıcının konumunu nereye koyabiliriz? Katılımcı mimarlık göstermelik bir kavram olmaktan çıkıp, nasıl katılımcı bir mimarlık elde edilebilir ya da o sürece geçilebilir diye sormak istiyorum, çok teşekkür ederim.

Güven Arif Sargın: Ben-merkezli olmaktan çok toplumcu olmaya, sözü edilen sosyal bilinci edinmiş siyasi bir özneye evirilme sürecinin çetrefilli ve dolayısıyla yanıtlanmasının çok da kolay olmadığını biliyorum. Öte yandan, sorunuzun hem uygulamada hem de akademide karşılığının olması gerek. Biraz akıl yürütelim: yaratıcı özneden , siyasi bilinci olan üreten özneye dönüşüm sürecinde, mimarın kendisini yeniden konumlandırmasının şart olduğunu öncelikle söyleyebiliriz; bu süre zarfında, siyasi-özne olduğumuzun anımsanması ve bu alanda özgürleştirici bir siyasetin inşa edilmesi olmazsa olmaz, gibi geliyor – tabi sunumumda yer verdiğim gibi, toplumla ilgili kaygılarımızın/tahayyüllerimizin de süreç içinde kıymetlendirilmesi şart. Örneğin, toplum denilen mefhum nelerden oluşuyor, içinde ne var, dinamiklerini neler kuruyor, mealinde sorular sormamız beklenmeli. Örnekler vermek olası: mimari pratiği salt sermayedarın gözünden görürseniz, toplum mefhumunuz da değişiyor ve kendinizi mimar olarak bu yönde inşa ediyorsunuz; öte yandan biliyoruz ki, bu pratiğin içinde sadece sermayedar yok – “daha az şanlı toplumsal katmanlar ne olacak?” diye de sorabiliriz. Bir başka örnek verelim, eğer İstanbul’ da bir kamu arazisinin, adeta rant adasına dönüştürülme süreci içinde, bileşenleri sadece sermayedar ve/veya devlet, adını koyalım, TOKİ olarak tanımlarsanız, mimarlığınız ve sizin toplumla olan münasebetiniz de o nispette kurulacaktır – unutmamak gerekir; adı geçen kent ve tüm kentli katmanları adına imza yetkimizi kullanıyoruz. Dolayısıyla bileşenleri sürece nasıl katarım diye düşünmekle yükümlü olduğumuza inanıyorum – üretimin her aşamasında bileşenlerimiz kimdir ve/veya kimler olmalıdır diye sormak; ve bunu yaparken de, mutlaka toplumsal vicdanımızı gözeten yaratıcı bir programla ilerlemek gerekebilir. Mimar olarak elimizdeki en büyük kapasite, yaratıcı olma becerisi; atipik/kuraldışı olanı bulma, paylaşmayla ilgili bir durumdan dem vuruyorum – mevcut düzeni yineleyen bir üretim süreci değil de, onun üstüne çıkabilme kapasitesine haiz akıl yürütmenin mümkün olabileceğine dair bir inancım var.

Bu söylediklerimin akademide yapılması gerekiyor; 1.sınıf temel tasarım eğitiminden başlayarak, mevcut nizama başat bir eğitim müfredatını aramayı sürdürmeliyiz – 100 küsur okula dönüşen bu büyüklüğün, bu tür bir görev üstlenmesi beklenmez mi? Bu noktada örneğin, gerçekten özerk bir alanda mı akademik faaliyetlerimizi icra ettiğimiz ve/veya yoksa yarı-özerk bir alanda mı var olduğumuz türünden soruları mütemadi sormamız iyi olabilir: Şunu kastediyorum; sözünü ettiğimiz yaratıcı kapasitemizin ne denli özerk olması gerektiğini anlamakla yükümlüyüz. Bunu sınayabileceğimiz ortamlar olmalı; örneğin, tüm bileşenlerimizin kimler olduğunun tespitiyle, olabildiğince diyaloğa açık tasarım yöntemleri süreçleri araştırılmalı, başka niyetlerle sürece müdahil olmak isteyen özneleri gözeten ve farklı senaryoları her daim kurgulamayı önceleyen bir akademik/eğitim ortamını canlı tutmalıyız. Nihayetinde, bunu yapmaya yeltenen, beceriyle de kotaran, yani tasarım sürecinde toplumsal vicdanı ilkesel olarak önde tutan akademik ortamların, Türkiye coğrafyasında var olduğunu hepimiz biliyoruz – belki sayımızı çoğaltmamız beklenebilir. Sayın Cengiz Bektaş bu çerçevede çok önemli bir şey söyledi: “toplumla olan ilişkimizi sadece meslek pratiği açısından değil, mesleğimizin dili ve söylemiyle de kurmamız gerekiyor” – buna ben de gönülden inanıyorum. Kendisinin uyarısını dikkatle not aldım; anlaşılamaz, soyut bir dil üzerinden değil, tam tersine mevcut koşulları değerlendiren ve bildiğimiz gündelik dilin zenginliği, araçlarıyla da hareket eden süreçler kurgulanmalı. Bütün bunlar üst-üste geldiğinde, sözünü ettiğim türden mevzilerin kazanılması ve dolayısıyla bağlamla/yerelle siyasi angajmanlar oluşturulabilmesi söz konusu olabilecek. Son olarak, somut bir örnek vererek konuşmamı tamamlayayım: Ankara’da yerleşik bir üniversite, ODTÜ’den bahsetmiyorum, gıptayla izlediğim bir çalışmayı hayata geçirdi. Ankara gecekondu semti Mamak’ta alternatif sosyal konutlar ürettiler ve üstelik bunu yerel unsurlarla birlikte gerçekleştirdiler – salt stüdyolarında çalışmadılar, doğrudan sahaya çıkarak tasarladılar. İçinizde Mamak’ ı bilen var mı? Ankara’nın yoksul, yoksun bölgelerinden bir tanesi; etnik yapısı nedeniyle de özellikle tahlil edilmeyi hak ediyor. Bilirsiniz, Tuzluçayır mahallesi Gezi olayları sırasında “Tuzluçayır Kızılay’ a yürüyor” efsanesinin kahramanı bir bölge. Dolayısıyla, bu bölgedeki dinamikleri doğru okumak, talepleri doğru tespit edebilmek adına akademinin siyasi angajmanlardan kaçınmaması gerektiğini aktarmaya çalışıyorum – sonuçta sözü edilen çalışmanın kendi adıma çok tatminkar olduğunu burada özellikle eklemeliyim. Umarım, bu tür çalışmalar daha büyük sayılarda akademinin gündeminde yer alır ve bizler de, kendi meşrebimizce bu sürece katkı verebiliriz. Sorunuza, kısmen de olsa yanıt verebildiğimi ümit ediyorum.

Referanslar

* Mimarlar Odası Bursa Şubesi tarafından 2016 yılında düzenlenen “Türkiye, Mimarlığını Sorguluyor!” başlıklı sempozyumda yapılan sunumdan derlenerek kaleme alınmıştır. Metin, YEM Yayın ve TMMOB Mimarlar Odası Bursa Şubesi ortak yayını kapsamında, aynı isimle basıma hazırlanmış kitapta yer almaktadır.

 

 

 

 

Advertisements

About gasmekan

http://archweb.metu.edu.tr/

Discussion

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

w

Connecting to %s

Monthly Taxonomy

Categories

Advertisements
%d bloggers like this: