//
you're reading...
cr/theory, deneme, marxism, praxis, resistance, utopia

Sermaye ve/veya Sermayesiz Mimarlık: Kavgalar, Çatışmalar, Karşıtlaşmalar, Polemikler, Tartışmalar üzerine ekonomi-politik bir okuma

child.labor1

Marks’ın bildik, dile pelesenk olmuş ünlü bir yorumuyla başlayarak, içine düşürüldüğümüz histerik ruh haline dair bir saptamada bulunmak yerinde olabilir: Kesintisiz büyüme/inkişaf ve üretim güçleri arasındaki amansız gerilime dair engin bir öngörüde bulunan Marks, bu devasa gelişimin sonunda, artı-değer yaratmanın birincil/tekil aracısı olan emek gücünün sömürüsünün anlamsız hale geleceğinden dem vurur – kapitalizmin ‘nesnel’ dayanağı kalmayacağı nihai bir evreye işaret ederek.[1] Marks’ın 1858 tarihli eseri Grundrisse’de (Ekonomi Politiğin Eleştirisinin Taslağı) yer alan saptaması, ki tüm bu saptamaları 1867 yılı basımı Kapital’e dayanak olacak öncül tartışmalardır, temelde iki önemli meseleyi ihtiva eder; birincisi, hiç şüphesiz politik bir tonlamayla, içsel çelişkileri nedeniyle kendisini uzun erimde ilga edecek üretim ilişkilerine dair, tarihselliği olan tahlillerde bulunur; buna ilave olarak, emek sömürüsünün ortadan kaldırılması ve kapitalizmin sonlanması arasında bir bağ kurar ve dolayısıyla, sermayesiz (sermaye birikimi ve dağılımı bağlamında) özel bir toplumsal tahayyülün ipuçlarını deşifre ederek, bizleri bir nebze olsun umutlandırır:[2] Gelinen son kertede, umuda kapılmamızın yeri ve zamanı olup olmadığı müstehzi bir ifadeyle sorulabilir; yanıtın ne olduğu henüz kestirilemese de, Marks’ın çelişki-tabanlı çatışma biçimlerini doğrulayan ve ciddi anlamda tarihsel kırılmaları içeren önemli bir döneme tanıklık ettiğimizi, bu noktada iddia edebiliriz – tükenmişlik ruh halleri, eşitsizlik ve adaletsizlik sonucu yaygınlaşan sosyal krizler ve hiç şüphesiz coğrafi dengesizliklere başat büyüyen çevresel sorunlar, bölgesel ölçekli kesintisiz iç-savaşlar ya da vekalet savaşları (proxy-wars) ve bizleri biteviye öğüten ve fakat sıradanlaşarak olağanlaşan ‘olağanüstü’ haller’ (the state of exception)…

Grundrisse’nin içerdiği birinci sorunsaldan hareketle, kapitalizm ve mimari pratiği bir biçimiyle ilişkilendirmeyi ve daha sonrasında, özellikle nesnel dayanağından yoksun bir üretim ‘modu’nun sonuçta bizi özgürleştirip özgürleştiremeyeceğini; bir diğer deyişle, emek sömürüsünden görece azat mimar özneler olup olamayacağımızı sorgulamayı tercih ederim. Öte yandan bu tür bir sorgulamanın genellemeler içerdiğini ve öznel önermeler kadar ideolojik özlemleri de ihtiva ettiğini kabul ediyorum. Denilebilir ki, bu tür bir akıl yürütme koşulsuz kabullerimizle kaim teorik bir çerçeveyi zorunlu kılacaktır; sözü edilen çerçevenin ise, hikmeti sual olunmaz bir biçimde, mimari üretim ve kapitalizmin ekonomi politiği arasında, doğrusal ya da değil, çetrefilli ilişkileri öncelikli gördüğünü, zapta geçirmemiz gerekiyor. Bu noktada, Peggy Deamer’ın 2014 yılı basımı derleme bir kitabından kısaca bahsetmeyi ve dolayısıyla, yukarıda sözünü ettiğim mimari pratik ve kapitalist üretim arasındaki tarihsel ilişkilere dair yorumu paylaşmayı öncelikli görüyorum: Bildiğim kadarıyla henüz Türkçeye çevrilmeyen Architecture and Capitalism – 1845 to the Present (Mimarlık ve Kapitalizm – 1845’ten günümüze) başlıklı çalışmasında Deamer, farklı yazarlara yer vermekle birlikte, 19ncu yüzyıldan başlayarak post-endüstriyel/geç-kapitalist döneme değin uzanan yaklaşık 200 yıllık süreci dönemlere ayırır ve kapitalist üretimle mimari praksis arasındaki ilişkiyi süreklilik içeren ve fakat birbiriyle görünenden daha incelikli iç-içe geçmiş görece özerkliği olan iki sarmal olarak tanımlar – yazarlardan istenen de, bu sarmal ilişki içerisinde dönemsel ayrışmaları ya da örtüşmeleri örnekleyerek, mimari pratik, mimari ürün ya da mimar özne aracılığıyla açıklamalarıdır.[3] Özellikle, mimarlık ve kapitalizmi üst-üste nakşettiği, ayrıntıda düşünülmüş zaman cetvelinin (time-table), kitabın tüm kurgusunun hülasası mahiyetinde olduğunu belirtmek isterim. Bu noktaya kadar aşırı aykırı bir iddia olmadığı iddia edilebilir; öte yandan Deamer, Marks’ın bir diğer bildik önermesi, “insanlık tarihi sınıf çatışmaları tarihidir” aforizmasını mimari pratiği tanımlamak için de kullanır ve mimarlık tarihinin sermayeye bağıl ‘çatışmalar’ tarihi olduğundan hareketle, yukarıda sözü edilen dönemsel ayrışmaları ve zaman cetvelini kurgular. Hiç şüphesiz ki bu, görece zengin ve fakat farklı bir historiografiyi beraberinde getirir – sözü edilen, sınıfsal tabanlı da olsa, kavgalar, çatışmalar, gerilimler, ikili yapılar (binary oppositions) ve yeri geldiğinde polemikler üstünden ilerleyen, Marksist bir mimarlık yazımı usul ve esaslarıdır.

Bu noktada bir başka esere özellikle yer vererek, mimar özne ve mimari emek gücü arasında süregelen üst-üsteliğe dair kısmi yorumlarda bulunmak yerinde olabilir – yazının sonunda yer vermek istediğim, sömürüden azade özgür mimar özne tartışmasına yeniden dönmek kaydıyla. Eğer mimari pratik bir tür sermaye hareketi bağlamında açıklanacak ve mimari üretimin tarihi, kapitalizmin 500 yıllık, endüstriyel kapitalizmin ise neredeyse 200 yıllık serüveniyle paralel yazılacak/anlatılacaksa, mimar-öznenin bu çatışmalı/kavgalı/gerilimli üretim süreci içinde yeniden konumlandırılması yerinde olacaktır: Mimar-özne işçi sınıfının kadim üyesi ve mimari emek, belki de cismani olmayan/immateryal emeğin ta kendisi olarak kabul görmelidir; mimar-özne, Mark’sın Grundrisse’de uzun uzadıya anlattığı emek, emek gücü ve emeğin sömürüsü teorileri bağlamında yeniden ele alınmayı beklemelidir. Kısacası, mimar-öznenin, “amiyane” tabiriyle entelektüel emekçi olduğu yönünde kolaylaştırıcı bir bilgiyi burada paylaşmak yerinde olabilir – ancak amacımın, Weberyan bir yöntemle ‘yaratıcı sınıf’ tartışmaları olmadığını özellikle belirtmek isterim. Bu noktada, Peggy Deamer’ın hakkını bir kez daha teslim ederek, mimar-özne ile ilgili sözlerime şimdilik son vermeyi tercih ediyorum; tabii ki, kendisinin 2015 basımı derleme kitabını, The Architect as a Worker; Immaterial Labor, the Creative Class, and the Politics of Design (Bir İşçi Olarak Mimar; Immateryal Emek, Yaratıcı Sınıf, ve Tasarım Siyaseti), zikrederek.[4]

Özetle, güncel ya da tarihsel mimari okumaların, bir diğer deyişle, mimari pratiğin ekonomi-politik bir çerçeveye atıfla yeniden yapılandırılmasının bizlere yeni bir alan açtığını biliyoruz; üstelik, savaş sonrası dönemde bir tür siyasi meşruiyet krizine tutulan sol entelijansiyanın, burjuva mesleği olarak addedilebilecek mimarlığı ve dahi burjuva mimar-özneyi kapitalizmle çok daha ilişkilendirdiğine de tanıklık ettik. Özellikle burada, Modern mimarlık ve kentleşme modlarını üretimin ekonomi-politiği ile eş-zamanlı anlatan Leonardo Benevolo’yu saygıyla anmak yerinde olacaktır (eserin özgün basımı 1960 yılına denk düşer).[5] Benevolo’nun açtığı kapıdan Marksist mimarlık tarih yazımına kalıcı bir historiografik üslup getiren Manfredo Tafuri’ye ise, özel bir yer ayırmamızın yerinde olacağını belirtmek isterim – sanırım, kapitalizm ve mimari praksis arasındaki ilişkiyi en yalın biçimiyle özetleyen kendisine itiraz edilmeyecektir (eserin özgün basımı 1973’tür).[6] Mimarlığı salt forma dair bir mesele olarak görmeyen, mimarlık ve toplumsal dinamikler arasında süregelen çatışma biçim ve süreçleri üzerine ahkam kesen her iki ismin de, özellikle mimari üretimi emek-gücü (labor force) ve kapitalist pazar yapısı/ilişkilerine (market relations) bağlayan teorik çerçevesi dikkate değer niteliktedir – burada, mekansal üretimin yapı-sökümü mahiyetinde işlevsel kılınan yöntem-bilimsel faaliyetin de çok önemli olduğunun altını çizmek isterim. Tafuri’nin diğer eserlerinde de yer alan olumsuzlayıcı teorik çerçevesinin – mimari praksis, pazar ilişkilerinin katıksız bir tezahürü olarak, kapitalizmi pekiştiren bir aracı konumundadır – yaygın bir biçimde eleştirildiğini de biliyoruz. Bütün bunlara karşın, üstadın açtığı yoldan ciddi bir külliyatın vücuda geldiğini ve fakat eleştirel teorinin de tüm unsurlarıyla mimarlık yazımını işgal ettiğini burada belirtmek gerekir; sanırım, yakın dönemde kaleme alınmış metinler sıfatıyla örneklediğim Deamer’ın derleme eserlerini, bu bapta görmek yerinde olacaktır.

Bu bağlamda, görece yakın dönem araştırmaların teorik önermelerine bir kez daha geri dönmemizi öneririm: özelikle Marksist gelenekten gelen isimler, kapitalizmin mimarlığın bildik kimi niteliklerini hızla törpüleyerek, direnç kapasitesini ortadan kaldırdığını vurgular; örneğin, Pier Vittorio Aureli’den Michael Hays’e kadar geniş bir listede, “klasik tutumların, önermelerin” yetersiz kaldığına ilişkin saptamaların söz konusu olduğunu biliyoruz.[7] Öyleyse, bu sıkıntılı durumdan nasıl kurtulacağımıza dair arayışlarımızın sürekli ve yaratıcı olmasında yarar var. Özellikle ‘mimar-özne’nin yeniden kurgulanması ile saf mimardan ‘siyasi-özne‘ye dönüşüm sürecine ilişkin sözümüzün, yeri geldiğinde taleplerimizin olması beklenmelidir. Entelektüel emek ve bedensel/bedeni emek arasındaki ayrımın belirsizleştiği bu yeni dönemde, yeni tanımlara/araçlara her zamankinden çok daha fazla gereksinim duyuyoruz. Kapitalizmi bildik kalıplarla değil, farklı veçhelerine göndermeyle – örneğin, yakın dönemde yinelendiği biçimiyle ‘bilişsel kapitalizm’ –ayrıntıda tanımlamaya; burjuva sınıfının hareket sahası ve işlevsel kapasitesiyle birlikte anlamaya çabalıyoruz. Tasarım ve iletişim teknolojilerindeki amansız gelişim/dönüşüm ve yeni iş/üretim/çalışma formları, hizmetlerdeki ölçülemez belirsizlik, mesleki pratiğimizde yer edinen Ortodoks kavramsallaştırmalara ve zihinsel haritalarımıza ket vuran koşullar, biz meslek insanlarının yükümlülüklerini daha da zorluyor: özetle, mimarlık salt maddi dünyanın şekillenmesinin çok daha ötesinde; sosyal ilişkilerimizin yeniden-üretiminin önemli bir aracısı konumuna çoktan dönüştü.

Kapitalizm ve mimarlığa dair temel tespitlerimizden sonra, sanırım yazımın başında değindiğim ikinci sorunsala dönebiliriz: yakın dönem post-endüstriyel/geç-kapitalist siyasa bağlamında mimar özne kimdir ve/veya nasıl bir sıfata haizdir; ya da, mimar (eğer mümkünse) özgürleştirici kimi kapasiteleri içeren ‘siyasi bir özne’ olarak teçhiz edilebilir mi? Eğer mimarlık tarihi sınıfsal çatışmalar tarihi olarak görülecekse, Deamer’ın bahsettiği üzere, sınıfsal ayrışmanın ilga edilemediği bir ortamda siyasi çatışmalardan, dolayısıyla mimarlığın çatışmalı pozisyonlarından/polemiklerinden kendimizi nasıl ayrıştıracağız? Sıraladığımız soruların ışığında yinelemek gerekirse; örneğin, Tafuri için ‘olumsuz diyalektiğe’ işaret eden bu içsel çelişkilerin sürekliliği, pazar ilişkilerine takılı, tek-tipleştirici, homojen, tüketime ve değişim değerine odaklı bir tür mimari praksisi, sözde meşru bir zeminde ve tek geçer akçe olarak gündelik hayatımızın, ve tabii ki kurumsal yapı ve mesleki formasyonumuzun, önemli bir parçası kılıyor. Bu noktada, pazar ilişkilerine dayalı bir ‘üretim modu’ ve dolayısıyla emek gücünün metalaşmasını öncelikli ve olmazsa olmaz gören mimari pratiğin, son kertede özgürlüğüne kavuşabilmesi ve dolayısıyla özgür mimar-öznelerin oluşabilmesine icazet verecek koşullarını aramak ve/veya oluşturmakla yükümlüyüz. Denilebilir ki, bu olumsuz senaryoyu bozabilecek tek iradi tutumun, Marks’ın Grundrisse’de müjdelediği, ‘kapitalizmin nesnel dayanağının kalmadığı tarihsel kırılma anı’ ile söz konusu olduğunu yinelemekten başka çaremiz görünmüyor. Emek-gücünün sonlanmasına denk düşen bu kırılma, gerçekte artı-değerin (surplus value) ilgasını; kısacası emek sömürüsüne icazet vermeyen siyasetin yaygın bir biçimde işlerlik kazanmasını talep ediyor.

Özgürleştirici bir ütopyanın, sosyalist deneyimlerden azade, sermayeyi öncelikli görmeyen bir üretim modu ile baki olduğunun hepimiz ayırdındayız: öyleyse, mimari pratiğin sermaye birikimi ve dağılımına (capital accumulation and distribution) teşne kılınan kimi araçsal niteliklerinden sıyrılması, öncelikli hedeflerimizden biri olmalı – ancak bunun yeterli olamayacağının bilinciyle. Sanırım bu noktada temel meselelere yeniden dönerek, Grundrisse’de yol gösterildiği üzere, mimari praksisi ‘artı-değer’in ajanı (agency) olmaktan çıkaracak toplumsal bir mutabakatı hazırlamalıyız – burada, toprağın, mekanın, mimari ürünün, sonuçta metalaşmasını ret eden bir siyasayı kastediyoruz. Hiç şüphesiz ki, bu mutabakat pazar ilişkilerini kuran, gerçekte pazarın olmazsa olması olarak kabul gören “takası”, değişim- değerini değil, doğrudan kullanımı ve kullanım-değerini öncüleysen bir üretimi yerleşik hale getirmekle yükümlü – Engels’in Konut Sorunu’nda (The Housing Question) uzun uzadıya anlattığı gibi.[8] Engels, küçük-burjuva tahayyüllerinin eleştirisi olarak gördüğü bu temel eserinde, gerçekte kapitalist üretim biçimiyle yerleşik hale gelen kötücül siyasetin mekansal izdüşümlerini deşifre etmeye çalışmış ve bir anlamda, konut benzeri dertlerimizin salt bir üst-yapı sorunsalının çok daha ötesinde olduğunu vurgulamıştır. Burada uzun-uzadıya Engels’in şehirleşme tahlillerine yer vermek gibi bir niyetim yok; öte yandan, değişim-değeri ile sabitlenen mekansal arketipler vasıtasıyla, mülkiyet sorununun kökenlerine de inen çalışmasının önemli bir teorik açılım içerdiğini özellikle belirtmem gerekir. Hiç şüphesiz ki, mülkiyet meselesi de en az değişim-değeri/kullanım-değeri sorunsalı kadar önemli bir yer işgal ediyor: dolayısıyla, mülkiyet sorununa şu ya da bu geçici ve yeri geldiğinde tekil çözümler (konut, arsa, tarla, fabrika sahibi olmak) üretmek yerine, kalıcı ve toplumsal mutabakatı ön-plana taşıyan arayışlarla yanıtlar aramak daha doğru olacaktır. Devrimci siyasi-özneler için birincil koşulun ‘devinim özgürlüğü’ olduğu; mülkiyetin ise, tam tersine, bu özgürlüğü kısıtlayacak karşı-devrimci bir araç olmaktan öte herhangi bir şeyi ihtiva etmediği bilinmelidir – mülkiyet, gerçekte, emek gücünü istihdam eden kapitalist sınıfın sermayesidir.

Gelinen son kertede ve biraz da tekrara düştüğümün farkındalığıyla, 2016 yılı içinde İstanbul Bilgi Üniversitesi ve YEM tarafından düzenlenen, “Günümüz Türkiye’sinde Mimarlık” temalı etkinlikte sunduğum bildiriden bir alıntıyla yazıma son vermek istiyorum:[9] “Mimarlığın toplumcu söylemlerle kurduğu ilişki, tasarlamaya ilişkin metodik yenilikleri çağrıştırabilir; ancak bu birlikteliğin, tanımsız, kaypak niteliği, mimarlığın tözü, bir diğer deyişle özerkliği üzerine de, sayısı kestirilemeyen tartışmaları beraberinde getirecektir. Bütün bu karmaşık, çetrefilli mecrada söz konusu olan soru, “mimarlığın hala otonom bir alan” olup olmadığı üzerinedir. Hepimizin yakinen bildiği gibi, kapitalizmin uzmanlaşmayı, dolayısıyla bireyselleşmeyi talep eden siyasası, mimarlığın tasarlama erkini öznel bir düzleme indirgemiş olabilir. Ancak, “bütüncül bir otonom mimarlığın” izlerini, bu tür bir ayrışma içerisinde bile kesin izleriyle bulabilmek, çok da olası görünmemektedir. Son dönem tam tersine, mimarlığın, toplumcu söylemlere karşı kayıtsız kalamadığına ve farklı mimarlıklar örgütlediğine tanıklık eder. Akademik çerçeveden bakıldığında da, “eleştirel gelenek” kaçınılmaz olarak bu tür bir analitik yorumun tam da merkezine, müfredatına, yerleşmek zorundadır. İktidarın mimari pratikler üzerinden izlerini açığa çıkarabilecek akademik üretimin, eleştirel geleneğin göreve çağırdığı toplumsal kabullerden hareket etmesi doğal görülmelidir. Örneğin, böylesi bir mantıksal varsayım çerçevesinde, adalet ve mekân arasında ayrışmaz bir etkileşim olduğu ve aynı zamanda bunun sorgulanması gereken ahlaki bir boyut içerdiği, akademik ortamlarda yüksek sesle ve gerekirse direnerek dillendirilmelidir. Burada özetleyerek altını çizmemiz gereken konu, özellikle mimarlık eğitiminin bu tür bir arayış içindeki ayrıcalıklı yerini bir kez daha anlatmak olmalıdır: Yukarıda zikrettiğimiz konuya dönmek gerekirse, faşist mikro-siyasetin kılcal damarlarının inşası sürecinde mimarlığın, bir tür “savaş makinasına” dönüşmesi ve iktidar sorunsalına önemli bir unsur olarak katkı koyması kaçınılmazdır; dolayısıyla, özellikle akademik üretimde vuku bulacak olası yüzleşme, tarihsel kırılmalar içerebilecek bir kapasiteyi barındırmakla yükümlüdür. İktidar sahiplerinin, devletin aygıtlarını da arkalarına alarak, mekân üzerinden ürettikleri toplumsal çatışma zemini, bugüne değin epey tahlile mazhar oldu; öte yandan, akademik üretimde amaç, neyin nasıl vuku bulduğunun nostaljik bir yinelemesinden çok, mevcut durumu dönüştürmeye yönelik olmalıdır. Kısacası, Türkiye’de cereyan eden şiddete dair tahlilin, kalıplaşmış akademik biçim ve söylemlerin ötesine taşınması büyük bir zarurettir. Son olarak; dilimizi, söylemimizi ve yapma biçim ve yöntemlerimizi bir anlamda esir alan bir başka konuyla, yanıtlarımı sonlandırmayı uygun buluyorum: pazar ekonomisine bağıl cereyan eden üniversiteleşme yolu-yordamı ve akademik faaliyetlerimizi, kapitalist iktisadın sömürüye dayalı kötücül sistematiğinden kurtarmamız gerekiyor. İş, işveren, müşteri, ücret, serbest dolaşım, vb. gibi kavramsallaştırmaların bizleri daha da esir aldığının farkındalığı ile, dilimiz ve söylemimize toplumcu, kamusal bir hüviyet kazandırmamız büyük bir zorunluluk. Dil ve söylem, salt görünür baskının değil, aynı zamanda kitlesel rızaya da icazet veren, hegemonyanın aracısı konumunda: Akademik söylemimizin içine sirayet eden her tür sahte hakikat algılarının, siyasi iktidarın direktiflerinin ve sermayedar sınıfın gizil/esoterik ya da değil tüm üretim ve tüketim kodlarının özellikle temizlenmesi gerekiyor – özetle günümüz hakim söylemi, baskıcı iktidar ilişkilerince kotarılmış hakikat algılarının ötesine geçemiyor. Dolayısıyla, yukarıda zikrettiğim türden toplumcu/kamucu bir meslek sosyolojisinin, bize dayatılan ve benzeri kimi hakikat algılarını yıkan yeni bir dile ve söyleme evirilmesinde yarar bulunmaktadır.”

Notlar

Arredamento Mimarlık dergisinin Eylül 2016 sayısı için kalem alınmış metinden alıntılanmıştır: Dosya konusu, “Mimarlıkta Kavgalar, Çatışmalar, Karşıtlaşmalar, Polemikler, Tartışmalar” olarak tanımlanmıştır. Dosyaya erişim için:

https://gasmekan.files.wordpress.com/2016/09/arredamento-dosya_kavga-eylc3bcl2016.pdf

[1] Ankara Üniversitesi, Mülkiye’de entelektüel üretimine hayran olduğum meslektaşım, Murat Sevinç’in son metnine atıf yapmakla yükümlüyüm; 09 Ağustos 2016 tarihli, “Neden Nicole Kidman’a değil de, komşu çocuğuna aşık oluruz?” başlıklı denemesi, kaleme aldığım yazımın girizgahına ve yapısına ilham kaynağı oldu: http://www.diken.com.tr/neden-nicole-kidmana-degil-de-komsu-cocuguna-asik-oluruz-4/

[2] Karl Marx, Grundrisse: Foundations of the Critique of Political Economy, Penguin Books: New York, 1993.

[3] Peggy Deamer, Architecture and Capitalism – 1845 to the Present, Routledge: London and New York, 2014.

[4] Peggy Deamer, The Architect as a Worker; Immaterial Labor, the Creative Class, and the Politics of Design, Bloomsbury Academic: London and New York, 2015.

[5] Leonardo Benevolo, History of Architecture – Volume One, The Tradition of Modern Architecture, The MIT Press: Cambridge, Massachusetts, 1977; Leonardo Benevolo, History of Architecture – Volume Two, The Modern Movement, The MIT Press: Cambridge, Massachusetts, 1977.

[6] Manfredo Tafuri, Architecture and Utopia; Design and Capitalist Development, The MIT Press: Cambridge, Massachusetts, 1988.

[7] Pier Vittoria Aureli, The Project of Autonomy; Politics and Architecture within and against Capitalism, Princeton Architectural Press: New York, 2008; Michael Hays, Architecture, Theory since 1968, The MIT Press: Cambridge, 2000.

[8] Frederick Engels, The Housing Question, Progress Publishing, 1975; Frederick Engels, The Condition of the Working Class in England, Academy Chicago Publisher: Chicago, 1984.

[9] Güven Arif Sargın, “Mütemadi Sorular, Bildik Yanıtlar: Bugünün Türkiye’sinde Mimarlık”; https://gasmekan.wordpress.com/2016/05/08/mutemadi-sorular-bildik-yanitlar-bugunun-turkiyesinde-mimarlik/

Advertisements

About gasmekan

http://archweb.metu.edu.tr/

Discussion

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

w

Connecting to %s

Monthly Taxonomy

Categories

Advertisements
%d bloggers like this: