//
you're reading...
cr/theory, deneme, ideology, marxism, power, praxis, resistance, utopia

Mütemadi Sorular, Bildik Yanıtlar: “Bugünün Türkiye’sinde Mimarlık?”*

cizre1Mimarlık ve siyaset arasındaki ilişki göründüğünden ya da ima ettiğinden çok daha derin ve çetrefillidir ve buna dair engin bir külliyatın olduğunu da biliyoruz: özellikle, mekânsal üretim ve siyasi pratikler üzerine derinlemesine bir tahlilde bulunan ve üstelik bunu “ilişkisel bir ontolojiyle” yapan yakın dönem akademik çalışmalar, iktidar ve mekânsal üretim süreç ve yöntemleri arasında çok katmanlı, çok ilişkili bir akrabalık olduğundan dem vururlar.[1] Bu minvalde ilerleyen çalışmalara göre, kılcal damarlar vasıtasıyla gündelik hayatımızı tahakküm altına almaya çalışan ideolojik vasıtalar, meta-siyasetin görünür ve fakat baskıcı ve ehlileştirici ideolojik vasıtalarından kimi zaman çok daha sinsi ve dolayısıyla etkindir ve bu durum, mikrosiyaset olarak adlandırılabilecek yeni bir kavramsallaştırmaya gereksinim duyar. Mikrosiyaset, gündelik hayatın biteviye örüntüsüne öylesine nüfus etmiştir ki, kanıksanmış davranış kalıplarının ötesinde, genel geçer ve vasat bir algı inşası ile, kitlesel bir tutumun da aracısı konumundadır. Sosyolojik açıdan, kitlenin nasıl davranması gerektiğine ilişkin emredici, gerektiğinde onu hizaya çeken toplumsal kodlar üzerine yaygın araştırmaların var olduğunu biliyoruz; ancak bu tür bir anlatımdaki siyaset, sosyolojik olanın yansıra, öznenin tek-tipleştirilmesine ilişkin süreçte maruz bırakıldığı çoklu-yanılsamalı-algı dünyasına özellikle dikkat çeker: bu noktada daha da önemli olan, mikrosiyasetin coğrafi uzamda yer tutması; bir diğer değişle, maddi bir dünyası olması ve sosyal ya da fiziki bir mekânsal örüntü ile gündelik hayatı birbirine başarıyla eklemlemesidir. Mikrosiyaset gündelik hayatın ve dahi mekânın ayrılmaz bir parçasıdır; gündelik eyleme, dile, bedene, yapmaya ve şüphesiz ki algı inşalarına doğrudan katılır ve bir süre sonra özne, tahayyül edilen bir dünyayı meşru olduğu varsayılan bir zeminde yeniden-üretmeye koyulur. Bu tür bir siyasetin içine dikkatle yerleştirilmiş bir ideolojik atfın sürdürülebilirliği, maddi dünyada her an karşılığı olan gündelik hayatın pratikleri olacaktır. Kanıksama ve yeniden yapma fiili, mikrosiyasetin başarısı anlamına gelir; bizler sorgusuz sualsiz pratiklerimizi sürdürdüğümüz nispette, tahakküm yaygınlaşacak ve muktedir kendi nedenselliğini meşrulaştırabilecektir. Pratiklerin sorgulanarak kanıksanmış olanın reddi ise, muktedir tarafından arzu edilmez; çünkü bu, iktidara başat yeni pratiklerin ve farklı algısal ya da bilişsel olasılıklar anlamına gelecektir. İş bu sebeple, gündelik hayat sıkı sıkıya mikrosiyasetin kılcal ideolojik vasıtalarıyla denetlenmeli, pratiklerden kopma belirtisi gösteren aykırı özneler hizaya çekilmeli ve yeri geldiğinde de, bir baba şefkatiyle terbiye edilmelidir – tabii, ödüllendirme kadar, yerinde, zamanında ve nispetinde cezalandırma da, iktidar sahiplerince ahlaki geçerliliği olan bir sorumluluk olarak addedilecektir.

Burada bir kez daha, muktedir olma hali ile mekân arasındaki kimi bağlara bakalım: İlk olarak, iktidar soyut düzlemde cereyan eden bir olgu değildir; tam tersine maddi dünya ile kurduğu bağ nispetinde var olur. İkinci olarak, sosyal bir örüntüyü içermesine karşın mimari mekân, bu somut dünyanın çok-katmanlı/çok-boyutlu tezahürüdür. Üstelik, gündelik hayatımızın pratikleri, bu somut dünyayı kuran, sürdüren ya da dönüştüren mimari pratikler ile kaimdir. Üçüncü olarak, yukarıda özetleyerek zikrettiğimiz bu yaklaşımın, özelleşmiş bir “epistemik” tartışmayı içerdiğini görmezden gelemeyiz; üstelik bu tartışma siyaset ile toplumbilimin inceliklerini harmanlayan çoklu bir yapıya, niteliğe sahiptir.

Kapitalist toplumsal örgütlenmeyi sürdüren bir siyasanın, ne denli özgürleştirici mekânsal pratikleri işlevsel kılacağı burada sorgulanmalıdır. Örneğin, kentsel dönüşüm adına, soyut bir düzleme taşınan değer edinimini, tasarlanan mülkiyet ilişkileri aracılığıyla meşru kılan bütün operasyonların, eninde sonunda, kapitalizmin sürekliliğini sağlayan manevralar olduğunun bilinmesi gerekir. Dolayısıyla, mimarlığın başka bir siyasi mecraya itelenmesi söz konusu edilmelidir: bir diğer deyişle, hem yerel ve merkezi iktidarın hem de kapitalist üretim biçiminin hegemonyasını kırıcı ütopyalara ve bu ütopyaları gündelik hayata indirgeyecek stratejilere gereksinim vardır. Bunun köktenci ve biraz da cesur bir beklenti olduğunu burada belirtelim; burada birincil ödev, mülkiyet ilişkilerinin kapitalist düzeneğin sürdürülebilirliğindeki etkin rolünün kavranması ve gündelik hayatın, mekânın kökten dönüşümüyle doğrudan ilintili olduğunun teyit edilmesidir. İşte tam bu noktada mekânın, merkeze ve/veya yerele yerleşik iktidardan koparılarak, denetim altına alınması gerekir – ancak, mekânsal pratiklerin denetimi, öncelikle mülkiyet ilişkilerinin denetimini zorunlu kılar. Öte yandan, burada talep edilen şey, salt mevcut durumun tariflenmesinden öte, neyin olanaklı olduğunun ortaya konması ve ileriye yönelik tasarılar aracılığıyla, bütün mülkiyet ilişkilerinin, bir anlamda, ters yüz edilmesi olmalıdır. Buna ek olarak, kapitalist iktisadın temel ilke ve kanunlarını nirengi noktası kabul eden yönetimsel yapıların ve yönetim anlayışlarının da sorgulanması iyi olacaktır. Kapitalist iktisadın yönetimsel yapısı, “iktidar seviciliğini” koşulsuz kabul eden yönetici sınıfına da meşruiyet kazandıran bir niteliğe haizdir – sanırım bu açmazda, akılcılık ve eleştirel tutum bizim için tek yol gösterici olacaktır.

Devrimci praksis, salt inşa etme pratiğine indirgenemez; öte yandan praksis gerçek ve cismani olmasıyla da, teorinin lafzi yapısından farklı bir nitelik kazanır; kısacası, hem soyut hem de somut olanın üzerindedir; burada söz konusu olan, bilgi ve becerinin, kapsamlı bakma biçimleri – meta-kuramlar, meta-diller – aracılığıyla kullanılması ve uygulanabilmesidir; daha da ötesi, burada kullanılıp uygulanmaya yeltenilen şey, amaçlı bir tasarının sonucudur. Yukarıda zikrettiğimiz tanımın sol gelenekten geldiğini biliyoruz – dolayısıyla burada, Karl Marks’ın ruhunu özellikle yad etmek gerekir. Marks’a göre de praksis, siyasi bir eylemi ihtiva eder ve sosyal aktörlerle, toplumsal etkileşimlerin bütününü anlatır – bu bütüncül yapıda, eleştirel düşünme, siyasi öznenin tözünü oluşturur ve eylemin amacını kurar. Kısacası, praksis amaçlı bir siyasi eylemdir; uzun-erimli amaçlarla eylemin içine kendiliğinden yerleşir. İkincisi, sıradanlığın aksine praksis, yaratıcı ve fakat dönüştürücü bir eylemi talep eder ve aktörlerin siyasi angajmanını öncelikli kılar. Üçüncüsü, bütün bu süreçlerin asli unsuru eleştirel teorinin kendisidir. Dolayısıyla eleştirel düşünceden, sorgulamaya, soyut bir düzlemden, yapmaya kadar uzanan, etkin, amaçlı ve yaratıcı bir sürece karşılık gelir, praksis.

Yukarıda zikredilen tanımlara uygun düşecek devrimci bir mimari praksis nasıl tasarlanmalıdır? Öncelikle, tasarımcının aşırı öznel, “benci” dünyasından sıyrılmasını talep eden, bakma biçimleri örgütlenmelidir: mimar-özne, yaratıcı olandan üretici olana, tekil ve öznel olandan etkileşime açık sosyal aktöre dönüşmeli, mimari nesne ise sanat eserinden ziyade üretim süreci ve ilişkilerine taşınmalıdır. Bütün kesin yargılara karşın son kertede, “hala sosyal ve siyasi angajmanı olan mimari bir praksis günümüzde olası mıdır”, diye ikinci sorumuzu yöneltebiliriz; ancak sorunun yanıtı her ne olursa olsun, geçerli olan ilksel konu, mimar-özne, kullanıcı, üretici, karar verici, sermayedar, siyasal ya da mesleki örgüt, kurumsal yapı, devlet, vb. farklı kimlik formlarının niteliksel, dönüşümü ve temsiliyetleridir. Daha da ötesi, sosyal aktörler arasındaki, gizil veya değil, iktidara paydaş olabilmek adına yürütülen ilişkiler ile, iktidarın yeniden-üretimi amacıyla etkin kılınan algı ve ideolojik tercihlerin ne olduğu da tartışılmalıdır. Bütün bu sorulara ek olarak, özlem duyulan devrimci praksisin mimari üretimin ahlaki bir boyut içerdiğine dair kabulleri es geçmemesi ve bireysel varsıllığı değil toplumcu bir gönenci merkezine yerleştirmesi gerekmektedir. Bu kapsamda, mimarlığın nasıl işlerlik kazanacağı, toplumsal mutabakat ve teamüllere nasıl icazet vereceği beklentisi ise, yanıt beklemektedir: Bir tür ‘kahinliği’ de göreve çağıran “nasıl” sorusu, gelecek yıllarda sayısız mimarlıkları ve dahi yıldız-mimarları, bir nebze olsun meşru kılabilir; öte yandan, kimi ütopyacı fikirlerin bu tür öneri ve bu önerilerle özdeşleşmiş kahinleri de her daim sınamaya devam ettiği bilinmelidir. Üstelik egemene karşı durmayı bayrak edinen bu ütopyaların, mimarlığı başka mecralara iteleyen siyasi ve toplumsal angajmanları hala hafızlarımızdayken.

Sonuç olarak, üzerinde ısrarla düşünülmesi gereken konu, toplumsal olduğunu iddia ettiğimiz mimari programların, özgürleştirici olup olmadığıdır. Hegemonik ilişkilerin yıkıma uğratıldığı bir yüzleşmenin olasılığı, gerçekte, özgürleştirici ütopyaların siyasi tutarlılığına ve onu dillendiren sosyal aktörlerin iradesine bağlı bir seyir izleyecektir. Yakın dönem mimari pratikleri de aynı kefeye oturtacak bir seyirden bahsetmek olası mıdır? Burada, malumun ilamından öteye geçen yeni şeyler söylemek gerekir; örneğin, yirminci yüzyıl Modern mimarlığının sosyal bilincini açığa vuran çalışmaların bize yol gösterici olduğunu iddia edebiliriz:[2] ana-akım mimarlık literatürünü yapan bu çalışmalarda, birbiriyle yarışan mimarlığın öncü sözcüleri üzerine temel saptamalar söz konusudur. Bu noktada, birincil ve belki de en önemli unsur, özellikli bir mimarlık pratiğinin kendisidir — mimarlıkla kamusal vicdanı bir araya getirilmesi. Her şeyden öte, Modernite Projesi’nin mimarlıkla kurduğu ilişki, sosyal bir içeriğe haizdir; ikincil olarak da, özellikle mimar-öznenin üstlendiği toplumsal görevlerine açıklık getirilmelidir. Bir diğer deyişle, “öncü” isimler yalnızca aykırı bir duruşun münferit özneleri değil, kendisini her daim yenileyen Modernite Projesi’nin temsilcileridir. İkinci çıkarsama da, Modern olma halinde saklı olan siyasi kimlik, “öncü” mimarlığın sırtını dayadığı başlıca konudur. Kısacası, 1950-1960’lara değin uzanan erken dönem program ve bildiriler, öncelikli olarak siyasi görüşler üzerinden, mimarlıkta “sosyal adanmışlıkları” geçerli kılmaya çalışır ve bu amaçla, kentsel ölçekten yapı tektoniğine kadar, söylemler üretirler – mimar-özne yalın bir tasarımcı olmanın ötesinde, “sosyal mühendisliği” yadsımayan yeni bir kimliği üstlenir ve sosyal bilinciyle mesleki kimliğini çakıştırır.[3]

Sosyal adanmışlığa odaklı bütün bu söylemsel ittifaka karşın, Modernitenin sözü edilen yalın halinin ne zaman ve hangi şartlar altında eridiği ve “öncü” hareketlerin, yirminci yüzyılın ikinci yarısında etkinliğini sürdürüp sürdüremediği üzerine derin bir tartışma da söz konusudur. Yakın dönem ana-akım mimarlık teorileri bize, hep aynı şeyi söyler: Bilinçli Modernizmin sonlanması, kapitalizme ve kentsoylu kültüre başkaldırıyı meşru kılan hareketlerin, sonuçta iki önemli değişim göstermesiyle eş zamanlıdır. Birincisi, köktenci hareket karşı çıktığı “kapitalist pazarın” uzun erimli bir mülküne dönüşerek, kapitalizmle gizli bir ittifak kurmaktadır. İkincisi ve daha da önemlisi, mimarlık kentsoylu kültürünün önemli bir parçası olmaktan kurtulamamakta, siyasi ve kültürel bir karşı-kampanya olan bilinçli Modernite, gelir geçer bir pazarın toplumsal devinimlerine takılıp kalmaktadır.[4] Kısacası yeni dönem mimarlığı, üretim ilişkilerinin tersine çevrilmesine bağlı “toplumsal ve köktenci bir dönüşümü” örgütleyememektedir; çünkü kapitalizm, üretim ilişkilerinin yeniden-üretilmesini, dolayısıyla sistemin sürekliliğini çoktan güvence altına almıştır. Bir başka deyişle, köktenci karşı-duruş, sistemi etkisiz kılamayacak kadar gücünü yitirmiştir. Bu noktada bir başka gelişme de, bazı özgürleştirici hareketlerin, demokratik nitelik ve kimliklerini farklı gerekçelerle yitirerek, bu uğraşıdan vaz geçmesidir – burada, bir tür tükenmişlik sendromu olduğu iddia edilebilir.[5]

Bütün bunlara karşın, mimarlığın süregelen Modernite Projesiyle yeni bir anlaşmayı, bu dönemde de yürürlüğe koyduğuna inanmak istiyoruz.[6] Öte yandan, bu tür iyimser yaklaşımların inandırıcılığı, hiç şüphesiz, toplumsal adanmışlığın yeniden tariflenmesine de bağlı. Tam da bu noktada, iki önermede bulunabiliriz: Köktenci dönüşümü talep eden erken dönem “öncü” söylemlerin, İkinci Dünya Savaşı sonrası politik erkini kısmen de olsa yitirerek, sosyal sorumluluk ve pazar arasında uzlaşmacı bir tutum sergilediği, birinci varsayımımız olabilir. İkinci varsayımımız da, bu tür bir geri çekilme esnasında, bütüncül bir siyasi kurgunun artık mümkün olmadığı ve yerini, uzun erimli ancak parçacı bir değişime bıraktığıdır. Burada, mimarlığın sosyal boyutu, direnme ve mevzi kazanmayı meşru kılıcı toplumsal çatışma biçimlerini harekete geçirmekte, hegemonya ve karşı-hegemonya ise, bütün bu gelişmeleri açıklayabilecek bir üst-dil olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu noktada Gramsci’nin siyaset teorilerine girmemekle birlikte; karşı-hegemonya nasıl oluşur sorusunun baki olduğunun altı özellikle çizilmelidir. [7] Bir yandan, yeni ekonomik yapılanmanın niteliklerini açığa vurulmalı ve fakat direnme ve mevzi kazanma benzeri yeni kavramsallaştırmalar da, mimari pratiğin değişen sosyal boyutunu derinlemesine anlamak adına irdelenmelidir: köktenci bir yıkımdan ziyade, direnç mimarlığı mevcut sistemik örüntü içinde, sürekli bir devrimci mücadeleyi örgütlemelidir.

Sonuç olarak yeni dönemin de, toplumsal bir sorumluluk üstlendiği söylenebilir. Bununla birlikte, mevzi kazanmaya çalışan ve bu yolla, sisteme direnmeyi örgütleyen pratiğin ayrıştığı en önemli konu, ideolojinin formasyonu üzerinde yoğunlaşmaktadır. Erken dönemde sözü edilen mimar-öznelerin pratikleri, mimarlığı bir tür toplumsal mühendislik olarak algılamış, ideolojik mimarlık(lar) bir anlamda meşru kılınmaya çalışılmıştır. Gerçekte, toplumsal bir görev üstlenmesine karşın, ideolojik vasıtalarla hareket eden mimarlık pratiğinin son dönemde soluksuz kaldığı ve öykünülenin aksine, özgürleştirerek dönüştürmeyi başaramadığı bu noktada iddia edilebilir. Öyleyse, yeni-dönemin mimarlığı siyasetle nasıl bir ilişkiyi göreve çağırmalıdır? Bize göre bu, ideolojik haritaların sembollerini doğrudan kurgulamaya çalışan mimarlık pratiklerinden arınmış, ancak siyaseti hala önemli addeden bir örgütlenmeyle olasıdır. Direnme ve mevzi kazanmayı talep eden böylesi bir devrimci mimarlık pratiği, siyasi araçlar üzerinden iktidarına tekrar kavuşabilecek, mimar-özne ise, toplumsal görevlerini pazarın biteviye taleplerine karşın çatışarak da olsa sürdürebilecektir. Özetle, burada siyasi özne olmak kaydıyla mimarın yeniden görev üstlenmesinde ve bu bağlamda mimarlık siyaset ilişkisinin de yukarıda zikrettiğimiz istikamette biçimlendirmesinde yarar vardır: mimar yaratıcı birey olmaktan üreten siyasi özneye dönüşmeli ve belki de köktenci dönüşümü talep eden programlar kadar yerele ve küçük ölçeğe dönerek mevzi kazanacak ve dolayısıyla direnebileceği bir ağ içinde, toplumsal meşruiyeti olan bir zemin de tesis edilmelidir.

Mimarlığın toplumcu söylemlerle kurduğu ilişki, tasarlamaya ilişkin metodik yenilikleri çağrıştırabilir; ancak bu birlikteliğin, tanımsız, kaypak niteliği, mimarlığın tözü, bir diğer deyişle özerkliği üzerine de, sayısı kestirilemeyen tartışmaları beraberinde getirecektir. Bütün bu karmaşık, çetrefilli mecrada söz konusu olan soru, “mimarlığın hala otonom bir alan” olup olmadığı üzerinedir. Hepimizin yakinen bildiği gibi, kapitalizmin uzmanlaşmayı, dolayısıyla bireyselleşmeyi talep eden siyasası, mimarlığın tasarlama erkini öznel bir düzleme indirgemiş olabilir. Ancak, “bütüncül bir otonom mimarlığın” izlerini, bu tür bir ayrışma içerisinde bile kesin izleriyle bulabilmek, çok da olası görünmemektedir. Son dönem tam tersine, mimarlığın, toplumcu söylemlere karşı kayıtsız kalamadığına ve farklı mimarlıklar örgütlediğine tanıklık eder. Akademik çerçeveden bakıldığında da, “eleştirel gelenek” kaçınılmaz olarak bu tür bir analitik yorumun tam da merkezine, müfredatına, yerleşmek zorundadır. İktidarın mimari pratikler üzerinden izlerini açığa çıkarabilecek akademik üretimin, eleştirel geleneğin göreve çağırdığı toplumsal kabullerden hareket etmesi doğal görülmelidir. Örneğin, böylesi bir mantıksal varsayım çerçevesinde, adalet ve mekân arasında ayrışmaz bir etkileşim olduğu ve aynı zamanda bunun sorgulanması gereken ahlaki bir boyut içerdiği, akademik ortamlarda yüksek sesle ve gerekirse direnerek dillendirilmelidir. Burada özetleyerek altını çizmemiz gereken konu, özellikle mimarlık eğitiminin bu tür bir arayış içindeki ayrıcalıklı yerini bir kez daha tariflemek olmalıdır: Yukarıda zikrettiğimiz konuya dönmek gerekirse, mikrosiyasetin kılcal damarlarının inşası sürecinde mimarlığın, bir tür “savaş makinası”na dönüşmesi ve iktidar sorunsalına önemli bir unsur olarak katkı koyması kaçınılmazdır; dolayısıyla, özellikle akademik üretimde vuku bulacak olası yüzleşme, tarihsel kırılmalar içerebilecek bir kapasiteyi barındırmakla yükümlüdür. İktidar sahiplerinin, devletin aygıtlarını da arkalarına alarak, mekân üzerinden ürettikleri toplumsal çatışma zemini, bugüne değin epey tahlile mazhar oldu; öte yandan, akademik üretimde amaç, neyin nasıl vuku bulduğunun nostaljik bir yinelemesinden çok, mevcut durumu dönüştürmeye yönelik olmalıdır. Kısacası, Türkiye’de cereyan eden şiddete dair tahlilin, kalıplaşmış akademik biçim ve söylemlerin ötesine taşınması büyük bir zarurettir.

Son olarak; dilimizi, söylemimizi ve yapma biçim ve yöntemlerimizi bir anlamda esir alan bir başka konuyla,yanıtlarımı sonlandırmayı uygun buluyorum: pazar ekonomisine bağıl cereyan eden üniversiteleşme yolu-yordamı ve akademik faaliyetlerimizi, kapitalist iktisadın sömürüye dayalı kötücül sistematiğinden kurtarmamız gerekiyor. İş, işveren, müşteri, ücret, serbest dolaşım, vb. gibi kavramsallaştırmaların bizleri daha da esir aldığının farkındalığı ile, dilimiz ve söylemimize toplumcu, kamusal bir hüviyet kazandırmamız büyük bir zorunluluk. Dil ve söylem, salt görünür baskının değil, aynı zamanda kitlesel rızaya da icazet veren, hegemonyanın aracısı konumunda: Akademik söylemimizin içine sirayet eden her tür sahte hakikat algılarının, siyasi iktidarın direktiflerinin ve sermayedar sınıfın ezoterik ya da değil tüm üretim ve tüketim kodlarının özellikle temizlenmesi gerekiyor – özetle günümüz hakim söylemi, baskıcı iktidar ilişkilerince kotarılmış hakikat algılarının ötesine geçemiyor. Dolayısıyla, yukarıda zikrettiğim türden toplumcu ve kamucu bir meslek sosyolojisinin, bize dayatılan ve benzeri kimi hakikat algılarını yıkan yeni bir dile ve söyleme evirilmesinde yarar bulunmaktadır.

Notlar

*2016 yılı içinde, İstanbul Bilgi Üniversitesi ve YEM tarafından, “Günümüz Türkiyesi’nde Mimarlık” temasıyla gerçekleştirilen etkinlik sırasında yapılan sunumdan alıntılanarak hazırlanmıştır. Düzenleyen akademik grubun etkinlik sonrasında ilettiği özel sorulara göndermeyle sunum yeniden kaleme alınmış ve derlenmiştir.

Genel Sorular [Erk / Mekân Politikaları]

  1. Mimarlığın siyasetle kurduğu ilişkiyi nasıl değerlendirirsiniz? Mimarlığın siyasallaşması sizce ne anlama geliyor? “Mimarlık siyasetten soyutlanabilir mi” sorusunu bu çerçevede tartışabilir misiniz?
  2. Günümüz Türkiye’sinde merkezi ve yerel yönetim kurumlarının mimarlık alanına müdahalelerini nasıl değerlendirirsiniz?

Özel Sorular

  1. “Devrimci bir mimarlık praksisi” önermesi sizin için ne ifade ediyor? Sizce devrimci bir mimarlık praksisi olası mı? Yanıtınızı gerekçelendirir misiniz? (ERK / MEKÂN POLİTİKALARI)
  2. 1950 ve 60’ların eleştirel, toplumcu mimarlık program ve manifestoları ile günümüzün mimarlık iklimini karşılaştırdığınızda mimar özne adına nasıl bir tablo ortaya çıkıyor? (ERK / MEKÂN POLİTİKALARI)
  3. Mimarlığın disipliner zeminini nasıl algılıyorsunuz? Pratiğin hangi yönlere doğru genişleme olasılığı olduğunu düşünüyorsunuz? (ALTERNATİF YAKLAŞIMLAR)
  4. Mimarlık eğitiminin yaşadığımız çevreyi sorunsallaştırabilme ve yaratıcı çözümler üretebilme adına ne tür potansiyeller barındırdığını düşünüyorsunuz? (EĞİTİM)

[1] G. Deleuze; F. Guattari, A Thousand Plateaus; Capitalism and Schizophrenia, University of Minnesota Press: Minneapolis, London, 2011.

[2] U. Conrads, Programs and manifestos on 20th-century architecture, Çev. M. Bullock, The MIT Press: Cambridge, Massachusett, 1975.

[3] R. B. Fuller, “The architect as world planner”, Programs and manifestos on 20th-century architecture, Ed., U. Conrads, Çev. M. Bullock, The MIT Press: Cambridge, Massachusett, 1975, s.179.

[4] H. Foster, Recodings, Art, Spectacle, Cultural Politics, Bay Press: Seattle and Washington, 1985.

[5] M. Tafuri, Architecture and Utopia; Design and Capitalist Development, The MIT Press: Cambridge and Massachusetts, 1988.

[6] J. Habermas, “Modernity – An Incomplete Project”, The Anti – Aesthetic: Essays on Postmodern Culture, Ed. Hal Foster, Bay Press: Washington, 1983.

[7] A. Gramsci, Modern Prince and Other Writings, International Publications: London, 1959.

Advertisements

About gasmekan

http://archweb.metu.edu.tr/

Discussion

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

Monthly Taxonomy

Categories

Advertisements
%d bloggers like this: