//
you're reading...
cr/theory, discourse, essay, ideology, marxism, power, praxis

Akademinin Hal-i Pür Melali [ya da salt Dilin/Sözün/Söylemin Şevkinde Kaybolmak]

archi_discourse2Türkiye mimarlık kültürünün önemli bir bileşeni Arredamento Mimarlık dergisinin çağrılısı olarak, kısa bir yazı kaleme almam teklif edildi; arzu edilen metnin saf akademik bir metin ya da satirik bir deneme olup olmayacağı ise, bizlere bırakılmış. Derginin beklentilerini haklı çıkarmak adına, çağrı metninin içeriğinden ziyade kenarından biraz olsun dolaşarak, üst-perdeden ve kendimce eleştirel, bir çift laf etmeye çalışacağım. Öncelikle, davetli sıfatıyla böylesi önemli bir sayıya dahil olmak onur verici; bu vesileyle, derginin yolu ve bahtı açık olsun! Gelelim benden istenilen göreve: içine düşürüldüğümüz durumu hicvederken, mimarlık akademyasının güncel muhteviyatından hareket etmek, abesle iştigal etmek olacaktır diye düşünüyorum; zaten mimarlık eğitiminin hal-i pür melali ortada. Dolayısıyla, akademinin içsel sorunlarından ziyade, “akademik üretim “siyasi bir praksis” midir?” diye sorarak tartışmayı tercih ediyorum. Bir diğer anlatımla, “kuram ve eylem birlikteliği akademik üretimde olası mıdır” ya da “akademik üretim, “praksis” inşa edebilecek bir kıymet midir?” diye sorular yönelterek yazımı biçimlendirmeyi öncelikli görüyorum.[1]

Tam da bu baptan bakıldığında, her tür akademik üretimi, yukarıda zikrettiğim biçimiyle bir “praksis” olarak konumlandırabilir miyiz? Şu an için, buna verecek keskin bir yanıtımın olmadığını sizlerle paylaşayım; öte yandan, bu soruyu ısrarla sormakla ve dahası, bu sorunsalı farklı alanlara taşımakla yükümlüyüz. Bana göre, sahaya çıkıp, mecazi anlamda dahi olsa, meydanlarda/sokaklarda siyaseten var olmak kadar, kürsü başında, dersliklerde ya da stüdyo ortamlarında süregelen akademik üretimin kendisi de, Foucault’nun çok önceleri söylediği gibi bir tür “arkeolojiye” gereksinim duyuyor:[2] bu açıdan, akademik üretime, hiç şüphesiz ki, iman etmek istiyorum; akademik üretimin yeri geldiğinde, sahada sürdürülen mücadele kadar önemli ve gerçekte siyasi bir mecra olduğunu düşünüyorum.[3]

Bu konuya ilişkin görüşlerimi siyaseten tekrar açmaya çalışacağım; öte yandan, iki anekdotla sözlerime devam etmek isterim – iddialarımı somut bir düzlemde örnekleyebilmek adına. Bunlardan birincisi -ki bunun kısmen rivayet olduğu iddia edilebilir ve özellikle, ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nden meslektaşlarım, hikayenin eğer bir eksik-gediği varsa beni düzeltecek ya da söylentiyi doğrulayacaklardır- ünü İsveç’in dışına taşmış Marksist toplumbilimci Göran Therborn’la ilgilidir.[4] Kendisi 2005 yılında ODTÜ’ye, Ankara’ya gelmişti. Ağırlıkla “egemen sınıf ideolojisi” üzerine araştırmalar yapan Therborn mekân-siyasal bir okuma amacıyla şehrimizi dolaşmaya kalkar ve Genelkurmay Başkanlığı binası civarında fotoğraf çekme bahtsızlığına düşer. Sonuç malumdur: saniyesinde Genelkurmay’ın cevval subayları tarafından derdest edilerek yerleşkeye götürülür; kısa bir sorgulama sonrası kendisinin bilim insanı olduğu anlaşılır ve fakat fotoğraf makinesindeki tüm görseller, maharetle silinir. İçine düşürüldüğümüz alaturkalık sonrasında, dilimiz döndüğünce Therborn’un deneyimini olağan addettiğimizi ve olaya gayr-i ihtiyari gülerek durumu geçiştirdiğimizi anımsıyorum.

İkinci anekdotum da benzer bir olayı içeriyor ancak bir farkla; olay çok yakın bir dönemde, genç bir meslektaşımızın başına geldi – maruz bırakıldığımız devlet şiddetinin yoğunluğu ve sürekliliğini göstermesi açısından, bu deneyimin de önemli olduğunu düşünüyorum. Üniversitemde Yüksek Lisans çalışmasını yürüten ve konu olarak Güven Park’ın 1923’den bu yana mekânsal ve kamusal niteliğinin dönüşümünü seçen bir öğrencimiz, benzer bir öyküyle, emniyet tarafından parkın göbeğinde, sözüm ona sivil-kamusal bir mekânda göz altına alındı.[5] Çankaya Emniyet Amirliği’nden arandığımda, bu görüşmenin ‘hayırlara vesile’ olamayacağını biliyordum – yakın dönem deneyimlerimiz, bu tür görüşmelerin bizleri doğrudan etkileyebileceğini söylüyor. Nitekim öğrencinin adı zikredildiğinde -ki şans eseri öğrenciyi çok iyi anımsadım; bir şekilde dahlimin olduğu alanlara ilgi göstermesi nedeniyle kendisini yakinen izliyorum- konunun nereye varacağını hızlıca kestirdim: öğrencinin kurumu, konusu, çalışmasının muhteviyatı bilgiç bir edayla sorulduğunda, kafamda, “mekân”, “siyaset”, “hegemonya”, “güç”, “direnç”, “mücadele” benzeri kavramlar da yerli yerine bir kez daha oturmaya başladı. Yarım-akademik bir ağız ve içerikle, yaklaşık 5 dakika süren bu görüşme esnasında, öğrencimizin emniyet güçleri tarafından zapturapt altına alındığını; bir başka söylemle, olmaması gereken, yasaklı bir kamusal alanda devletin kırmızı çizgilerini tecavüz ederek geçtiğini ve dolayısıyla otoritenin müşfik eli tarafından ıslah edilmek amacıyla muhasara edildiğini öğrenmiş oldum – tıpkı, yüce devletin yasaklı binasını resmetmeye, mimarlığı görünür kılmaya çalışan günahkâr Göran Therborn gibi.

Bu iki anekdot sonrasında asıl mevzumuza geri dönebilir ve şu soruyu sormayı öncellikli görebiliriz: “devlet, öznenin kim olduğundan bağımsız olarak, neden mekâna dair bu denli tutucu, yeri geldiğinde şiddet içeren bir tasarrufta bulunmaktan kendisini alıkoyamıyor ve güvenlikçi reflekslerini, hep sıradan yurttaş-öznenin özgürlük alanını sınırlayacak ve yeri geldiğinde de onu ıslah edecek yöntemleri sorgu-sual eylemeden işleme koyabiliyor?” Mekân siyasetine dair bildiklerimizi adeta bir ders kitabı kıvamında yeniden-üretmekten geri durmayan bu iradî durumu, sözü edilen iradenin arkasında pozisyon alan siyasî iktidarı, iktidarın sırtını dayadığı otoriter aygıtları ve hiç şüphesiz ki, bütün bunlara dayanak teşkil eden siyasetin içeriğini, kodlarını tartışmakla yükümlüyüz: aslında akademik üretimin tam da bu noktada önemli olduğunu belirtmek isterim – arkasında bir dizi araştırmayla birlikte, eleştirel bir siyasî duruşu barındıran akademik üretim, devlet ricalinin istemediği bir şeyi ısrarla yaparak, iktidara ters düşebiliyor; olayları, olguları ve siyasî özneleri görünür kılıyor, adeta gözümüzün içine sokuyor – hem de bildiğimiz mimarî mekân üzerinden.

Egemen ideolojinin görünür ve/veya görünmez aygıtlarını sorgulayan Göran Therborn’un akademik üretimi ya da sözü edilen öğrencinin araştırması da, aslında aynı ateşi harlıyor: eleştirel akademik üretim, egemen güç ve siyasî iktidar tarafından egemenlik haklarına doğrudan bir tecavüz; devletin bekasına açık bir saldırı ve tehdit; her şeyden öte, “her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz milli birlik ve beraberliğimize” halel getirecek bir iç-düşman olarak görülüyor. Bir başka söylemle, sözü edilen cinsten akademik bir üretim, sözüm ona, “bizden olmayan tecavüzkar” bir bilgiyi içeriyor. Bu noktada, akademik güdülerle yürütülen bir araştırma, sonrasında yazılan bir kitap ya da bir öğrenci tezi “neden ‘bizden olmayan’ bir düşman addedilir?” diye, masum bir biçimde sorabilirsiniz; lakin yanıtın ziyadesiyle sarih olduğunu da paylaşmak isterim: Özellikle siyasî iktidarın yanında saf tutmayan, eleştirel ve sorgulayıcı olup, ana-akım görüş ve arketiplere ters düşen; bizi sağa değil de ustaca ‘sola’ yatıran ya da sağ gösterip ‘sol’ vuran üretimin, iktidarın iddia ettiği türden genetik bir hastalığa maruz olduğunun ya da bırakıldığının bir ön-kabulü söz konusu ve devlet aygıtlarıyla siyasî iktidar, bu kabuller üzerinden hareket ederek kendince meşru bir alanı tahkim ediyor. Dolayısıyla erk sahibine göre, sıraladığımız türden akademik üretimde akut bir sayrılık kesinlikle var; bizler de, ‘devlet-i ali’nin gözünde, tedavi, hatta ıslah edilmeye mazhar araştırmalar yapan ‘akademik özneler’ konumundayız.

Tartışmamı biraz daha derinleştirmek ve şu soruyu yöneltmek isterim: “siyasî iktidar devletin aygıtları marifetiyle akademik üretimi neden ıslah etmek ister?” Konunun esbab-ı mucibesi, hepimizin malumu; bununla birlikte, bazı temel kaynaklar üstünden, özellikle 1980’lerden sonra küresel ölçekte hakim kılınan ve “güvenlik rejimini” her daim ve ölçekte, neredeyse ‘militer’ doktrin ve pratiklerle genel geçer kılan bir tür siyasete ilişkin ilave yorumlarla tartışmayı zenginleştirmeyi umuyorum. Biraz önce kullandığım terminolojiye istinaden, örneğin “güvenlik rejimi” ve “militer pratikler” sözcüklerini, bir başka ıslaha mazhar metinden ödünç aldığımı da özellikle belirtmek isterim – Stephen Graham’ın “Muhasara Altındaki Şehirler-Yeni Askeri Kentleşme” başlıklı eseri, biraz önce tartışmaya açtığımız konuları gündeme getirmesi açısından çok önemli.[6] Gerçekte, Graham’ın sözünü ettiği rejim nedeniyle, Therborn’un derdest edilip hizaya sokulmaya çalışıldığını ve dahası öğrencimizin, sözde sivil-kamusal bir alanda şiddete maruz kaldığını iddia edebiliriz.

Bu baptan bakıldığında, özellikle “düzen” ve “güvenlik” kavramları etrafında yoğunlaşan ve fakat birbirlerinden çok farklı dönemlerde kaleme alınmış iki temel esere göndermede bulunarak, sözlerimi toparlamayı deneyeyim. Birinci kaynağım, yakın zamanda yeni basımını da edindiğim ve dolayısıyla bir kez daha okuduğum bir metne ait: Aydınlanma döneminin bildik filozofu Spinoza’nın 1600’lı yıllarda kaleme aldığı ve hepinizin yakinen bildiği kitabı, Tractatus Politicus ya da Türkçe çevirisiyle, “Politik İnceleme” yukarda zikrettiğim türden, “devlet”, “gündelik hayat” ve “entelektüel emek” arasında süregelen düşmanlığın, “toplumsal düzen”, “kamu” konusundaki ezoterik inanç ve “kamu güvenliği” adı altında ve devlet lehine, dolayısıyla halklar aleyhine nasıl işlevsel kılındığını anlatıyor.[7] Spinoza’ya göre siyasî belirsizlik, kitlesel şiddeti egemen kılar ve devlet bu süreç içerisinde şiddetin asli aygıtına kolaylıkla dönüşür; tıpkı, yakın tarihimizde olduğu gibi. Özellikle devleti yöneten siyasî iktidar, “gizlilik” kisvesi ve ‘devletin bekası’ ve ‘toplumun huzuru’ şiarıyla işlerini gizli yürütmeyi tercih eder. Dolayısıyla, Spinoza’nın kendi sözcükleriyle “gizlilik”, sivil halkları pusuya düşürebilmek için tek geçer akçe gibi; ani bir bilinmezlik ve/veya süreklilik arz eden gizli-saklı iradî bir dünyada, “bizlerin sivil iktidarı” neredeyse olanaksız hale getiriliyor. Hem devlet hem de iktidarın tebaası -yani bizler- gizlilik içerisinde sessiz bir yığına dönüştürülmeli, diller sessiz bırakılmak adına zalimce dağlanmalıdır. Kısacası, sorgulayarak düşünmek, hele ki bunu akademik bir araştırmaya dönüştürerek kayıt altına almak; hadi biraz daha ileri gidelim, bilgiyi, belgeyi kamuyla/sivil bileşenlerle paylaşmak, devletin yüce menfaatlerine bir darbe, dolayısıyla bir suç ve en önemlisi günahtan öte bir şey değil.

Benzer biçimde, yakın dönemde yeniden okuduğum bir başka metne göndermeyle sorularımı ve kısmen yanıtlarımı tamamlamak isterim: Bu eser, günümüz filozoflarından Giorgio Agamben’e ait ve yukarda zikrettiğim, örneğin “devletin bekası”, “toplumun huzuru, düzeni” ve “kamu güvenliği” benzeri konuları örneklemesi açısından çok önemli ve zihin-açıcı tartışmalar içeriyor. 2005 yılında İngilizce baskısının yapıldığı ve dilimize “Olağanüstü Hal” diye çevrilebilecek bu kısa ancak güçlü felsefi kitap, devleti yöneten siyasî iktidarın baskıcı ve sonrasında ıslah edici pratiklerini uzun-uzadıya anlatır.[8] Örneğin, rejimin sürdürülebilirliği amacıyla sıklıkla başvurulan pratikler arasında, “milli-dışı” unsurlar yaratma çabası, ağırlıkla yer tutar ve devlet büyük bir beceriyle gündelik hayatın her alanında bu algıyı kuvvetle yaygınlaştırır. Bir diğer deyişle, egemen ideoloji toplumsal kriz anında, gerilimin üstüne çıkabilecek ve dolayısıyla kitleyi konsolide edebilecek “düşman tahayyülünü” ustalıkla kotaran bir kapasiteye haizdir ve sonuçta hepimizin olağanüstü dönemlerden geçtiğine dair bir algıyı kesif bir biçimde oluşturur; bu “hakikat algısı” gerçekte efsanedir, masalsıdır, en önemlisi ideolojik bir kurmacadan öte bir şey değildir. Bununla birlikte, “düşman tahayyülü” öylesine şiddetlidir ki, kitlelerin “varlıksal endişeleri”, bu sahte hakikat algısını çözecek ve akıl/us ile bu oyunu dışa vuracak yetkinliği elimizden hızlıca alır, götürür. Dolayısıyla, düşünce ve ifade özgürlüğünü öncelikli gören ve ona bağıl bir tür siyaseti arkalayan akademik üretim, bize üsten acımasızca giydirilen/bahşedilen “varlıksal endişelerimizi” bir kenara koyup, hala eleştirel akılla mücadele edebilmenin yolunu-yordamını göstermesi açısından önemli bir araca dönüşüyor.

Spinoza ve Agamben’in metinlerinde ortaklaştırdığım temel bir sorunsaldan hareket eden ve “olağanüstü haller” ve sonrasında “gizlilik” marifetiyle, gerçekte bizi “köleleştiren” bir sürecin yapı-taşlarının çözülmesi için, bir tür akademik üretimle yükümlü olduğumuza inanıyorum. Sonuç olarak köleleşme sürecinde, yukarıda zikrettiğim baskıcı iktidarın ideolojik ve kültürel kodlarını sökecek eylemliliğin salt bedeni bir mücadele olmadığını, gerektiğinde entelektüel emeği de ihtiva ettiğini belirtmek isterim. Eleştirel akılla sorgulayıp, olayları ve olguları belgeleyip-metinleştirecek, gerektiğinde bu metinlere imza atacak eylemlere ve kısacası yeni siyasal alanlara ihtiyaç duyduğumuzu teyit ederek, akademik üretimi kendimce kıymetlendireyim.

Yorumumu üçüncü ve nihai bir anekdotla sonlandırmak istiyorum; üstelik, lafı nereye çekeceğimi tahmin ettiğinizi bilerek: akademide “düşünce ve ifade özgürlüğünün” kısmen değil tamamen yerle yeksan edildiği ve yukarıda zikrettiğim türden devlet/toplum düşmanlığı yaftasıyla akademik öznelerin sağdan-sola fütursuzca savrulduğu bir döneme tanıklık ediyoruz. Bunun salt Türkiye’ye has geçici bir deliriyum [delirium] olmadığının, tam tersine küresel ölçekte cereyan eden sistemik bir tıkanıklığın bir tür tezahürü olduğunun da ayırdındayız; ancak, sözü edilen kitlesel histeriye tanı konması bizi rahatlatmıyor, sorunu çözmüyor ve ileriye dair de öngörülerde bulunmuyor. Dolayısıyla, en başta dile getirdiğim akademik üretim ve siyasi praksis ilişkisine dair kafa yormak ve akademik üretimi toplumsal fayda adına egemen siyasetin ideolojik ve kültürel kodlarını çözecek mecralarla buluşturmakla yükümlüyüz. Sahte, kurmaca ve dayatılmış varlıksal endişelerimizle bizleri bir anlamda tutsak eden hegemonik kodları, hamasete bürünmüş dilleri ve baskıcı aygıtları işlevsel kılan söylemleri ters-yüz edecek entelektüel emekten başka bir gücümüzün olmadığının bilinciyle, akademik üretimimizin içeriğini yeniden kurmaya ve ‘düşünce ve ifade özgürlüğüne’ ilişkin imanımızı her daim tazelemeye mecburuz – üstelik, salt hamasi bir dilin şevkinde kaybolmaya mahkum akademik öznelere dönüşmekte olduğumuz gün gibi ortadayken.

*Metnin yer aldığı  dosyaya pdf formatında erişmek için: https://gasmekan.files.wordpress.com/2016/04/arredamento-mimarlik_300sayi.pdf

 

Notlar

[1] TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi üyelerince sürdürülen uzun erimli bir mücadelenin yansıması olarak, “Kaçak Saray” başlığıyla derlenen kitabın tanıtım ve imza gününde yapılan konuşma notlarının gözden geçirilmiş halidir – sunum 12 Aralık 2015 tarihinde Ankara’da gerçekleştirilmiştir. Öte yandan, Arredamento Mimarlık dergisinin talepleri doğrultusunda, bu kez sorumuz kitabî metinden çok, genel anlamıyla akademik üretimi mercek altına almaya yeğlemiştir. Kitap için: Tezcan Karakuş Candan, Ali Hakkan, Gökçe Bolat, Kaçak Saray; Kibir, İsraf, Hukuksuzluk, Kırmızı Kedi Yayınevi, Ankara, 2015. Metnin özgün basımı için: Arredamento Mimarlık Nisan 2016, 300. Sayı Özel Dosyası.

[2] Michel Foucault, The Archeology of Knowledge; Discourse and Language, The Pantheon Books, New York, 1989.

[3] Bu kapsamda, 2015-2015 Akademik Yılı, Bahar Dönemi’nde, ODTÜ Mimarlık Bölümü ikinci sınıf stüdyosu çerçevesinde sürdürülen çalışmaya, araştırmaya, güncel olması hasebiyle özellikle dikkat çekmek isterim: http://metuarch202habitat.tumblr.com

[4] Kapsamlı bir okuma için: Göran Therborn, The Ideology of Power and the Power of Ideology, Verso, New York, 1999; Göran Therborn, From Marxism to Post-Marxism, Verson, London and New York, 2008.

[5] Yüce menfaatlerimize halel getirmeyen bu çalışmaya, salt akademik merakla göz atmak isteyenler için: Aslıhan Yılmaz, Changing Publicness of Urban Parks Through Time; The Case of Güven-Park, Ankara, [Danışman: Funda Baş Bütüner; Eş-Danışman: Güven Arif Sargın], Yayımlanmamış Y. Lisans Tezi, ODTÜ Mimarlık Bölümü, Aralık 2015.

[6] Stephen Graham, Cities Under Siege: The New Military Urbanism, Verso, New York and London, 2011.

[7] Benedictus Spinoza, Tractatus Politicus; Politik İnceleme, Dost Kitapevi, İstanbul, 2015.

[8] Giorgio Agamben, State of Exception, The University of Chicago Press, 2005.

Advertisements

About gasmekan

http://archweb.metu.edu.tr/

Discussion

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

Monthly Taxonomy

Categories

Advertisements
%d bloggers like this: