//
you're reading...
cr/theory, deneme, marxism, praxis, utopia

60. Yılında Mimarlar Odası; Mimarın/Mimarlığın Geleceği ya da “biz kimiz ve neyle iştigal ediyoruz?”

madenci

Mimarlar Odamızın 60 yıllık mesleki ve toplumsal mücadelesini masaya yatıran ve fakat geleceğe dair sorunları da tartışmayı amaçlayan seminer dizisinin ilkinde, Ali Artun ve Gülsüm Baydar’ın sunumlarına ilişkin eleştirel bir değerlendirme istendi; öncelikle her iki sunum sonrası, benden talep edilenin çok zor bir görev olduğunu paylaşmak isterim – dolayısıyla, biraz zihin akışı yöntemiyle, konuşmalar sırasında aldığım notlara sıklıkla göz atarak/baş vurarak bir üst-okuma yapmayı; bunu yaparken hem ardı-ardına sorular sorarak tartışmayı zenginleştirmeyi ve hem de öznel değerlendirmelerle, kendi mesleki ve siyasi konumumu/pozisyonumu bir kez daha tartışmaya açmayı planlıyorum. Özetle, değerlendirmelerin bir anlamda değerlendirmesini yaparak, mimarlığa dair gönencimizin artmasına vesile olmaya çalışacağım – tabii yeri geldiğinde affınıza sığınarak.

Genel bir çerçeve oluşturabilmek ve kendi konuşmamı da olabildiğince doğrusal bir hatta tutabilmek; dolayısıyla, farklı zaviyelere sapıp, gündemi yapan tartışmalardan kopmamak adına iki temek sorun alanı üzerinde yoğunlaşmayı tercih ediyorum – Ali Artun ve Gülsüm Baydar’ın konuşma eksenlerini de destekleyecek biçimde. Bu kapsamda, ilk sorunsal, “mimarlığı nasıl konumlandırmalıyız?” olmalı: sözü edilen sorunsalın öncelikle mesleki bir alana işaret ettiğin farkındayım; öte yandan, sorumuzu ontolojik bir çerçeveden olabildiğince uzaklaştırarak, “mimarlık nedir, ya da kökensel anlamda nereye dayanır?” babından, bir tür varlığımızın temellerini sıygaya çeken kuru söylemlerden konuyu ayrıştırmamız gerektiğini, söylemeye çalışıyorum – varlık-bilimsel soruların tamamen temelsiz olduğunu dillendirmeden ve hatta ima dahi etmeden. Dolayısıyla, “mimarlığımızı nasıl konumlandırmalıyız?” sorusunun, daha ziyade epistemik bir sorunsal olduğunu peşinen kabul ederek tartışmayı sürdürmeyi yeğlerim; özetle, mimarlık pratiğinin bilgi-kuramsal bir alana işaret ettiğini iddia ederek, pratiğin kendisine bir değer biçmek gerekecek: denilebilir ki, pratiğin formlarının, “nasıl, ne tür bir bilgi üretimine” teşne olduğunu tahlil etmenin, öncelikli olduğuna dair bir kanaatim mevcut.

Tam da bu noktada Ali Artun’un Modernleşme üstüne, ustaca örerek dillendirdiği bazı mevzulara yeniden dönmek iyi olabilir diye de düşünüyorum: kendisinin historiyografik anlatımı/kurgusal hikayesi, aslında çok önemli bir girizgah oluşturuyor – bütün bunlara rağmen, Modernite Projesine dair söylenen kimi iddialara dair çekincelerim mevzubahis ve özetle sizlerle paylaşmak isterim. Öncelikle, Modernite’nin, mimarlığı nasıl konumlandırmalıyız sorusuna ilişkin, içkin epistemik bir dünya içerdiğini kabul ediyorum ve Artun’un konuşmasının da Modernite eleştirisiyle başlamasını doğru bir tercih olarak değerlendirdim – her ne kadar manidar bir izlek içerse de. Modernite ile ilgili meselemizin henüz tamamlanmadığını paylaşarak, sunuma dair ilk eleştirel yorumumu yapmam gerekir: biraz klasik bir metin olmakla birlikte 1980’li yıllarda Habermas’ın kaleme aldığı, “Tamamlanmamış bir Proje – Modernite” [Modernity – An Incomplete Project] başlıklı, kısa ancak bir o kadar da zihin açıcı metnine gönderme yaparak, modernliğin sonu/tarihin sonu/ideolojinin sonu adlandırmalarıyla mimari içtihatlarımızı da çokça bulandıran kimi post-yapısalcı söylemlere, selam göndermeyi bir borç bilirim.[1] Habermas’ın erken dönem yaptığı tartışmasını burada uzun-uzadıya yeniden anlatmak gibi bir niyetim yok; bununla birlikte, Modernite’nin zamansız ve dahi mekansız olduğuna dair önermesinin yabana atılmayacak bir değerde olduğunu söylemek gerekir – zamansızlık/mekansızlığın meta-kuramlar/anlatılar/diller içerdiğini, özellikle bu noktada zikrederek. Endüstri devrimi, liberalleşerek iktidara paydaş olmayı dolayısıyla ruhani ve monarşin kimi iktidar organlarıyla biteviye savaşa tutuşan burjuva sınıfı ve nihayetinde tüm modernleşme siyaseti arasında bir tür organik bağın olduğunu kabul ederek ve dahası, muhafazakarlık ve liberal özgürlük arasında salınan burjuva sınıfsal formasyonunun [örgütlenen işçi sınıfının varlığını yok saymadan] ikircikli ve dolayısıyla içkin kimi niteliklerini burada anmak yerinde olur. Lunn’ın Marksizm ve modernizm arasındaki kimi örtük ve fakat tekinsiz ilişkilere dair yaptığı yorumlarının burada çok önemli olduğunu ilave edeyim: 1980’li yılların başında kalem aldığı “Marxism and Modernism: An Historical Study of Lukacs, Brech, Benjamin and Adorno” başlıklı eserinde, adeta Habermas’ı sol cenahtan destekleyecek bir tür akıl yürütür ve Marksist meta-kuram/anlatı/dil ile Modernite arasındaki kimi kaypak ama anlamlı, sarmal yapılanmaya dair düşüncelerini paylaşır.[2]

İşte tam da bu noktada, meta-teori/anlatı/dillere adeta hınçla saldırıldığı bir dönemde, post-yapısalcı külliyatı burada zikretmek anlamlı/manidar olabilir.[3] Dolayısıyla, “solun kendi meta-kuramlarına, anlatılarına, dilini de es geçmeden, ısrarla başvurmak yerinde olabilir mi,” diye sormakla işe başlayabiliriz: aslında, Gülsüm Baydar’ın sunumunun da beni destekler biçimde sonlandığını belirtmek isterim – kendisi de, içkin eleştirel yapıya haiz sosyal teorilere yer veren akademik örnekler üzerinden, günümüze ışık tutabilecek bir değerlendirmede bulundu. Ben de, ikinci ya da üçüncü el kaynaklar üzerinden eleştirel teoriyi kullanmak yerine, “Marks’ın özgün yazımına dönmek ve sözü edilen meta-anlatıyı anımsamak gerekmez mi?” diye sorarak, yorumlarıma devam edeyim: üstelik bu meta-anlatının öncelik verdiği kavramlar üzerinden – emek, değer (kullanım, değişim, artı, sembolik), metal/metalaşma, meta fetişizmi, fetiş nesnesi/meta, sömürü, özgürleşme, emperyalizm, vb.

Ali Artun’un uzun uzadıya bizlerle paylaştığı yakın dönem toplumsal ve sonuçta mekânsal çözülmeye dair yorumlarında, ısrarla bu dili göreve çağırmasının rastlantısal olmadığına inanmak istiyorum; çünkü yukarıda zikrettiğim külliyatta da örneklendiği biçimiyle, Modern olma haliyle ilgili meselemizin tarihsel anlamda henüz çözülmediğine şahitlik ediyoruz: tam tersine, Modernite Projesi’yle helalleşmemiz artan bir ivmeyle devam ediyor; üstelik, süreklilik arz eden, siyaseten çatışmalı ve küresel bir “histerya/delirium” ile. Dolayısıyla Marks’ın özgün metinlerinden telaffuz edilebilecek şekliyle, “Modernite devrimci güdülerimizi harekete geçirebilecek içkin ve fakat tekinsiz bir kapasiteye haizdir”, önermesini hala kendimize şiar edinebiliriz; ya da, modernliğin devrimci, dönüştürücü kapasitesini doğru tahlil ederek ve buradan hareketle, toplumcu kimi tahayyülleri yeniden inşa ederek yol alabiliriz – meselenin özünün, “eleştirel” olabilmeyle ilgili olduğunun altını özenle çizerek.

Sözü fazla uzatmadan, ikinci sorunsala dair yorumlarımı da sizlerle paylaşmak isterim: Bu noktada, yöneltmek istediğim soru, “mimar denilen meslek erbabını nasıl konumlandıracağız?” olacak – bunun da, “mimar kimdir?” tadında biçimlenen ontolojik bir sorunsalın ötesinde olduğunu, peşinen kabul ederek. Mimar-öznenin ne/kim olduğundan çok nasıl inşa edildiği üzerine yoğunlaşmamız gerekiyor ve bu bapta, uzunca bir süredir kafa yoruyorum – benzer soru ve yanıtlarımı, önceki sosyal/akademik ortamlarda sıklıkla paylaştım.[4] Ancak özetlemek gerekirse, mimar-öznenin bireyin/tekil olanın ötesine geçerek; hangi tür ideolojik güdü ve aparatlarla ve ne tür süreçlere muhatap kılınarak biçimlendirildiğinin hikayesinin öncelikli olduğunu kabul ederek, sonuçta ortaya çıkan mimar-öznenin özneleşme sürecine dair tahlillere, çözümlemelere gereksinimimiz olduğunu düşünüyorum. Söylediklerimin tamamen bana ait olmadığını, bu konuda Louis Althusser’den Slavoj Zizek’e kadar uzanan geniş ve bir o kadar da bereketli bir külliyatın kütüphaneleri doldurduğunu belirtmekte yarar var. Öte yandan, özellikle sol cenahtan üretilen tüm bu külliyatın ortaklaştığı mesele, özneleşme süreciyle ilgili; ve bu mesele, gerçeklikle bireyin imgelem/tahayyül dünyası arasındaki ilişki yüzlerinin, özellikle toplumsal vasıtalar ya da enstrümanlar aracılığıyla nasıl kurgulanıp, inşa edildiğinin bilgisi etrafında kümeleniyor.[5] Zaten, Ali Artun’un yeni dönem mimara ilişkin tahlilleri de, özellikle yıldız mimar tanımlamasıyla ana-akım mimarlık pratiğinin öznesine dönüşen mimar-özneyi anlatırken, benzer bir üst-dili kullandı: bu hikayeye göre, günümüzün mimar-öznesi, kapitalist üretimin yeniden üretimi; ve fakat ondan da önemlisi, kapitalist üretimin sosyal ilişkilerinin yeniden-üretimine teşne olan bir aracıdan başka bir şey değil. Bu yoruma katılmakla birlikte, yukarıda zikrettiğim biçimiyle, teslimiyetin ifadesine dönüşen bu durumun/koşulların üstüne nasıl çıkabileceğimize ya da bu tür bir kapasitenin nasıl hasıl olabileceğine dair yorumları geciktirmeden yapmakla yükümlü olduğumuza da inanıyorum: biraz önce söylediğim türden, “devrimci güdüleri” harekete geçirebilecek ve “toplumcu tahayyülleri” ön-plana taşıyıcı vasıtaları elde edebilecek entelektüel ve ideolojik angajmanlarla sırtımızı dayamamız ivedilikle gerekmekte – solun özgürleştirici meta-teori/anlatı/dillerine yeniden başvurmamız gerekmez mi? Kısacası, mimar-özneyi, kapitalizme teşne olan bir aracı konumundan uzaklaştıracak, toplumcu tahayyülleri mimarlık pratiğinin göbeğine yerleştirecek devrimci-özneye dönüştürebilmek amacıyla ne yapmamız gerekiyor? Bu noktada bugünkü oturuma altlık oluşturan ilk iki sunuma geri dönmek isterim: Ali Artun, aslında bir tür siyasi-özne de olan mimarın, kapitalist üretimin aracısı konumuna indirgenmesine dair historiyografik bir izlek sundu; sunumunun sonunda yer verdiği örneklerle de güncel ve fakat retrospektif bir çerçeve çizmeyi de ihmal etmedi – dolayısıyla, başka tür bir mimarlığın hala olası olabileceği iddia edildi. Gülsüm Baydar’ın sunumunda da, özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası akademide başlayan eleştirel teori eksenli tartışmaların yakın dönemde ve yeniden, ne tür bir içerik ve hangi şartlarda vücut bulduğuna dair bir akıl yürütme vardı: güncel mimarlığın aykırı isimlerine göndermeyle, ana-akım mimarlığa kafa tutan ancak bunu Modernite’nin yansımalarıyla arayan, farklı mimarlık pratikleri ve eleştirel aklın örneklerine tanıklık ettik. Tüm bu arayış içerisinde bende özellikle yer eden ilk-koşulun ise, hem mimarlık pratiğine ve hem de mimar-özneye atfedilen görev ve sosyal sorumluluk olduğunu, sizlerle paylaşmak isterim. Meslektaşlarım gibi ben de, mimar-özneyi yeniden inşa etmenin öncellikli olduğuna inanıyorum; ancak bunu yaparken, bu görevi layıkıyla yerine getirecek ve solun eleştirel aklından beslenecek zihinsel bir faaliyet içerisinde olmamız gerektiğine de iman ediyorum. Burada temel sorun, dolayısıyla, “mimar-özne kim; tahayyülümüzdeki mimar-öznenin ne tür bir siyasi praksis içerisinde yer tutması bekleniyor?”

Değerlendirmemi sonlandırmadan önce, başta değindiğim Modernite meselesine kısaca dönmeyi ve özellikle toplumcu bir örneğine bakarak sunumumu tamamlamayı planlıyorum. Bu noktada, Ali Artun ve Gülsüm Baydar’ın tersine, salt güncel olandan değil, tarihsel olandan da feyz almamızın şart olduğunu eklemek isterim; üstelik bunun romantik, retrospektif bir okumanın ötesinde, Modernite Projesi’nin “zamansız ve mekansız” olduğuna dair ki iddiayı pekiştiren bir tercih olduğunun altını da çizerek. Yakın zamanda genişletilmiş basımı yapılan bir “öncü modernist” mimarı yeniden, inatla ve fakat mahcup bir şekilde okuyorum; hepinizin yakinen bildiği, zamanında katı tutumu ve ödünsüz mimari önermeleriyle modernizmin bir anlamda kötü/yaramaz çocuğu ilan edilen Ludwig Hilberseimer’ın Großstadtarchitektur başlıklı radikal metni (Metropolis Architecture), belki de bir kez daha ve fakat güncel tahlillerle, bir tür iade-i itibarı çoktan hak ediyor.[6] Aslında, 1929 basımlı metni, hem kapitalist üretimin mimari pratiğini lanetleyen Manfredo Tafuri ve hem de K. Michael Hays ve Pier Vittorio Aureli gibi “eleştirel teorinin” mimari pratiğini olumlayan yakın dönem mimarlık kuramcıları tarafından kapsamlı biçimde delik-deşik edildi; öte yandan, bu eserin gündelik hayatımızdan, gündelik mimari pratiklerin seçkisinden ve hatta ana-akım mimarlık eğitimimizin müfredatından uzun bir süredir düşürüldüğünü de biliyoruz.[7] 1903 yılında Georg Simmel’in ünlü Metropolis ve Zihinsel Yaşam [The Metropolis and Mental Life] başlıklı metnine ilham kaynağı olan Berlin’in Modernist güdülerle yeniden ihyasını öngören, planlayan, tasarlayan Hilberseimer’ın pratiğinde, anti-kapitalist bir mimarlığın izlerini sürmek olası.[8] Bu tür bir mimarlık tahayyülünün 20nci yüzyılın erken döneminde bu denli koyu ve keskin bir şekilde cismanileşmesi, yabana atılmayacak denli, güçlü-sağlam bir entelektüel arka-planı da ihtiva ediyor. Belki bizlerin, sözü edilen anti-kapitalist mimari pratiğin arka-planını yeniden tahlil ederek, mimarlığın ve mimarın ne/kim olduğuna ilişkin çıkarımları doğru konumlandırmamız söz konusu olabilecek. Sonuç olarak, değerlendirmemin başında, alt-metinde söylediğimi tam da bu noktada, adı geçen esere son-sözü vererek yinelemek isterim: anti-kapitalist mimari pratik epistemik anlamda nasıl hasıl olabilecek ve bu pratiğin mimar-öznesini hangi yöntem ve süreçlerle inşa edebileceğiz?

Notlar

* Mimarlar Odası Ankara Şubesi’nin davetlisi olarak, 16 Ocak 2016 tarihinde Ankara’da gerçekleştirilen panelde yapılan tartışmadan, derlenerek elde edilmiştir. Tartışmacı sıfatıyla istenilen, Ali Artun ve Gülsüm Baydar’ın konuşmalarına ilişkin bir değerlendirme/okuma yapılmasıdır. Derlenen bu metin, konuşmalar sırasında tutulan kısa-notlardan türetilmiştir.

[1] Jurgen Habermas, “Modernity – An Incomplete Project”, The Anti-Aesthetic; Essays on Postmodern Culture, Edit. Hal Foster, Bay Press: Seattle, Washington, 1983.

[2] Eugene Lunn, Marxism and Modernism: an historical study of Lukacs, Brecht, Benjamin and Adorno, University of California Press: Berkeley, Los Angeles, London, 1984.

[3] Jean-Francois Lyotard, The Postmodern Condition: A Report on Knowledge, The University of Minnesota Press: Minneapolis, 1984; Gilles Deleuze and Felix Guattari, Anti-Oedipus; Capitalism and Schizophrenia, Penguin Books: New York, 2009.

[4] https://gasmekan.wordpress.com/2015/10/14/1969-2015-%C2%AD-mimarlik-semineri-devrimci-veveya-toplumcu-mimarlik/

[5] Louis Althusser, On the Reproduction of Capitalism; Ideology and Ideological State Apparatuses, Verso: London and New York, 2014; Slavoj Zizek, The Sublime Object of Ideology, Verso: London and New York, 2009.

[6] Ludwig Hilberseimer, Metropolis-architecture and Selected Essays, Edit. Richard Anderson, Columbia University GSAPP Books: New York, 2013.

[7] Manfredo Tafuri, Architecture and Utopia; Design and Capitalist Development, The MIT Press: Cambridge, Massachusetts, 1988; K. Michael Hays, Architecture Theory Since 1968, MIT Press: Cambridge, Massachusetts, 2000; Pier Vittorio Aureli, The Possibility of An Absolute Architecture, The MIT Press: Cambridge, Massachusetts, 2011.

[8] George Simmel, “The Metropolis and Mental Life”, The Sociology of Georg Simmel, The Free Press: New York, 1964.

Advertisements

About gasmekan

http://archweb.metu.edu.tr/

Discussion

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

w

Connecting to %s

Monthly Taxonomy

Categories

Advertisements
%d bloggers like this: