//
you're reading...
cr/theory, ideology, marxism, power, praxis, text, yorum

Kuram-Pratik Eytişiminde Metin ya da Siyasi bir Praksis olarak Metin[1]

urban.warfare1

“Atatürk Orman Çiftliği ve Kaçak Saray mücadelesi kolektif bir emeğin ürünü, herkes bu mücadelenin bir yerinde kendini var etti. Hiç tanımadığımız, kim bilir bir kez bile selamlaşmadığımız, köy kahvelerinde, kent kafelerinde, üniversite kantinlerinde, işyerlerinde, evlerinde, mücadelemizi destekleyenler, bir yolunu bulup bize iletenler var. Sayfaların yetmeyeceği milyonların yüreği var bu süreçte. Kim kendisini bizim yanımızda hissettiyse, kimin duygularına tercüman olduysak, bilin ki bu sayfalarda onların da yeri var. Mücadelede bizimle birlikte olan herkese yürekten teşekkürler. “[2]

Herkesi saygıyla selamlıyorum. Aziz Konukman Hocayı haklı çıkarmak adına, kitabın içeriğinden ziyade kenarından biraz olsun dolaşarak, üst-perdeden ve kendimce yeni bir şeyler söylemeye çalışacağım. Öncelikle, davetli sıfatıyla böylesi önemli bir esere, çalışmaya dair bir çift laf edebilmek gerçekten çok onur verici; bu vesileyle hem meslektaşlarımı kutluyor ve hem de parçası olduğum Mimarlar Odası Ankara Şubesi’ni yürekten tebrik ediyorum – yoldaşlarımın yolları ve bahtları açık olsun! Gelelim benden istenilen göreve: eleştirel bir üst-okuma yaparken betimlemeci bir biçimde kitabın muhteviyatından bahsetmek abesle iştigal etmek olacaktır diye düşünüyorum; çünkü kitabın kıymet-i harbiyesi ortada ve sağ olsunlar, benden önceki meslektaşlarım, zaten çok ayrıntılı bir söylemle bu çalışmanın kıymetinin gerçekte nerede yattığına dair yorumlarını bizlerle paylaştılar. Dolayısıyla, sözü edilen eserin kendisinden ziyade, “metin dediğimiz şey nedir ve metin yazımı ya da yazın alanının kendisi siyasi bir praksis midir?” diye sorarak tartışmayı derinleştirmek isterim. Bir diğer anlatımla, “düşün/kuram ve eylem/pratik birlikteliği edebi bir metin aracılığıyla yeniden-üretilebilir mi” ya da “metin, içeriğini hep doldurmaya çalıştığımız “siyasi praksisi” yapabilecek nitelikte bir kıymet üretebilir mi?” diye sorular yöneltmek ve sizlerle beraber yanıt aramak/bulmak gibi bir niyetim söz konusu…

Tam da bu açıdan, “kibri”, “tüketimi” ve “adaleti” sorgulayan bu derleme kitabı, yukarıda zikrettiğim biçimiyle bir “praksis” olarak konumlandırabilir miyiz? Şu an için, buna verecek kesin/keskin bir yanıtımın olmadığını sizlerle paylaşayım; öte yandan, bu soruyu ısrarla sormakla ve dahası, bu sorunsalı farklı alanlara taşımakla yükümlüyüz. İlk bakışta, sahaya çıkmak kadar yazma eyleminin kendisi de Foucault’nun çok önceleri söylediği gibi bir tür “arkeolojiye” gereksinim duyuyor ve dolayısıyla bizim görevimiz bu noktada başlıyor: Araştırma/yazma eylemine gerçekten inanıyorum; yazma eyleminin kendisi sahada mücadele etmek kadar önemli – yazmak bir eylem ve gerçekte siyasi bir praksis.

Bu konuya ilişkin görüşlerimi birazdan tekrar açmaya çalışacağım; öte yandan, iki anekdotla sözlerime devam etmek istiyorum – biraz ortamı ısıtmak ve tartışmayı başka mecralarda da sürdürebilmek adına. Bunlardan birincisi -ki bunun kısmen rivayet olduğu iddia edilebilir ve özellikle, ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nden meslektaşlarım hikayenin eğer bir eksik-gediği varsa beni düzeltecek ya da söylentiyi doğrulayacaklardır- ünü İsveç’in dışına taşmış Markist toplumbilimci Göran Therborn’la ilgilidir.[3] Kendisi 2005 yılında ODTÜ’ye, Ankara’ya gelmişti hatırlarsınız. Ağırlıkla “egemen sınıf ideolojisi” üzerine araştırmalar yapan Therborn mekân-siyasal bir okuma amacıyla şehrimizi dolaşmaya kalkar ve Genelkurmay Başkanlığı binası civarında fotoğraf çekme bahtsızlığına düşer. Sonuç malumdur: saniyesinde Genelkurmay’ın cevval subayları tarafından derdest edilerek yerleşkeye götürülür, kısa bir sorgulama sonrası kendisinin bilim insanı olduğu anlaşılır ve fakat fotoğraf makinesindeki tüm görseller, maharetle silinir. İçine düştüğümüz utanç bir yana –ki bu tür bir hoyratlığa tanıklık edince, müthiş bir üzüntü/utanç duyduğumuzu belirteyim- dilimiz döndüğünce ve yarı-meşru bir ağızla Therborn’un deneyimini olağan addederek kendisini sakinleştirdik ve olaya gayr-i ihtiyari gülerek, neredeyse geçiştirdik – Fakültemizin ünlü çay odasında “Göran Therborn Ankara’ya geldi ve bir de üstüne göz altına alındı” diye gülüştüğümüzü çok iyi anımsıyorum.

İkinci anekdotum da benzer bir olayı içeriyor ancak bir farkla: olay çok yakın bir dönemde, genç bir meslektaşımızın başına geldi. Maruz bırakıldığımız devlet şiddetinin yoğunluğu ve sürekliliğini göstermesi açısından bu deneyimin de önemli olduğunu düşünüyorum. Bağlı bulunduğum kurumumda Yüksek Lisans çalışmasını yürüten ve konu olarak da Güven Park’ın 1923’den bu yana mekânsal ve kamusal niteliğinin dönüşümünü seçen bir öğrencimiz, benzer bir öyküyle, emniyet tarafından parkın göbeğinde, sözüm ona kamusal bir alanda göz altına alındı. Çankaya Emniyet Amirliği’nden arandığımda, konunun hangi mecralara evirileceğini kestirememekle birlikte, bu telefonun hayırlara vesile olamayacağını biliyordum – konunun doğrudan benimle ya da kurumdan bir meslektaşımla ilgili olabileceğini deneyimlerimiz artık bize söylüyor. Nitekim öğrencinin adı zikredildiğinde -ki şans eseri öğrenciyi çok iyi anımsadım; mimarlık değil, kentsel tasarım öğrencisi ve bir şekilde dahlimin olduğu konulara ilgi göstermesi nedeniyle de kendisini yakinen izliyorum- konunun nereye varacağını hızlıca kestirdim: öğrencinin kurumu, konusu, çalışmasının muhteviyatı bilgiç bir edayla sorulduğunda, kafamda, “mekân”, “siyaset”, “hegemonya”, “direnç”, “mücadele” benzeri kavramlar da yerli yerine bir kez daha oturmaya başladı. Yarım-akademik bir ağız ve içerikle, yaklaşık 5 dakika süren bu telefon görüşmesi esnasında, öğrencimizin polis tarafından zapturapt alındığını, bir başka söylemle, olmaması gereken, yasaklı bir kamusal alanda devletin kırmızı çizgilerini tecavüz ederek geçtiğini ve dolayısıyla otoritenin müşfik eli tarafından ıslah edilmek amacıyla muhasara edildiğini öğrenmiş oldum – tıpkı, yüce devletin yasaklı binasını resmetmeye, mimarlığı görünür kılmaya çalışan günahkâr Göran Therborn gibi.

Bu iki anekdot sonrasında asıl mevzumuza geri dönebilir ve şu soruyu sormayı öncellikli görebiliriz: “devlet, öznenin kim olduğundan bağımsız olarak, neden mekâna dair bu denli tutucu, yeri geldiğinde şiddet içeren bir tasarrufta bulunmaktan kendisini alıkoyamıyor ve iradi reflekslerini, hep sıradan yurttaş-öznenin özgürlük alanını sınırlayacak ve yeri geldiğinde de onu ıslah ecek yöntemleri sorgu-sual eylemeden işleme koyabiliyor?” Mekân siyasetine dair bildiklerimizi adeta bir ders kitabı kıvamında yeniden-üretmekten geri durmayan bu iradi durumu, sözü edilen iradenin arkasında pozisyon alan siyasi iktidarı, iktidarın sırtını dayadığı otoriter aygıtları ve hiç şüphesiz ki, bütün bunlara dayanak teşkil eden siyasetin içeriğini, kodlarını tartışmakla yükümlüyüz: bugün bizi bir araya getiren kitabın, tam da bu noktada önemli olduğunu belirtmek isterim – arkasında bir dizi araştırmayı barındıran bu derleme metin aslında, devlet ricalinin istemediği bir şeyi ısrarla yaparak siyasi iktidara ters düşüyor; olayları, olguları ve siyasi özneleri görünür kılıyor, adeta gözümüzün içine sokuyor – hem de mekân üzerinden.

Egemen ideolojinin görünür ve/veya görünmez aygıtlarını sorgulayan Göran Therborn’un akademik metinleri ya da sözü edilen öğrencinin masum tez çalışması da, aslında aynı ateşi harlıyor: araştırma/metin, egemen güç ve siyasi iktidar tarafından egemenlik haklarına doğrudan bir tecavüz; devletin bekasına açık bir saldırı ve tehdit; her şeyden öte, “her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz milli birlik ve beraberliğimize” halel getirecek bir milli-dışı düşman olarak görülüyor. Bir başka söylemle, hem öğrencinin akademik çalışması hem de Therborn’un kitapları “bizden olmayan tecavüzkar” bir bilgiyi içeriyor. Metin dediğimiz şey, “neden ‘bizden olmayan’ bir düşman addedilir?” diye, masum bir biçimde sorabilirsiniz; lakin yanıtın çok yalın olduğunu da paylaşmak isterim: Özellikle bizden, yani siyasi iktidardan yana olmayan ve fakat eleştirel, sorgucu, ana-akım görüş ve arketiplere ters düşen; bizi sağa değil de ustaca -tıpkı bu kitapta olduğu gibi- sola yatıran ya da sağ gösterip sol vuran metinlerin, iktidarın iddia ettiği türden genetik bir hastalığa maruz olduğunun ya da bırakıldığının bir ön-kabulü var ve devlet aygıtlarıyla siyasi iktidar bu kabuller üzerinden hareket ederek kendince meşru bir alanı tahkim ediyor. Dolayısıyla siyasi iktidara göre, bu metinlerde akut bir sayrılık söz konusu ve âli devletimizce tedavi, hatta ıslah edilmeye mazhar metinleri üreten siyasi özneler konumundayız – “Kaçak Saray” kitabı da, maalesef, böylesi bir ıslaha mazhar metin sıfatıyla karşımızda duruyor.

Tartışmamı biraz daha derinleştirmek ve şu soruyu yöneltmek isterim: “Siyasi iktidar devletin aygıtları marifetiyle metinleri, yazma iradesini, edimini neden ıslah etmek ister?” Konunun esbab-ı mucibesi, hepimizin malumu; bununla birlikte, bazı temel kaynaklar üstünden, özellikle 1980’lerden sonra küresel ölçekte hakim kılınan ve “güvenlik rejimini” her daim ve ölçekte, neredeyse militer doktrin ve pratiklerle genel geçer kılan bir tür siyasete ilişkin ilave yorumlarla tartışmayı zenginleştirmeyi umuyorum. Biraz önce kullandığım terminolojiye istinaden, örneğin “güvenlik rejimi” ve “militer pratikler” sözcüklerini, bir başka ıslaha mazhar metinden ödünç aldığımı da özellikle belirtmek isterim – Stephen Graham’ın Cities Under Siege; The New Military Urbanism (Muhasara Altındaki Şehirler-Yeni Askeri Kentleşme, 2010) başlıklı eseri, biraz önce tartışmaya açtığımız konuları gündeme getirmesi açısından çok önemli.[4] Gerçekte, Graham’ın sözünü ettiği rejim nedeniyle Therborn’un derdest edilip hizaya sokulmaya çalışıldığı ve dahası öğrencimizin, sözde kamusal bir alanda şiddete maruz kaldığını iddia edebiliriz.

Bu baptan bakıldığında, özellikle “düzen” ve “güvenlik” kavramları etrafında yoğunlaşan ve fakat birbirlerinden çok farklı dönemlerde kaleme alınmış iki temel metine göndermede bulunarak, sözlerimi toparlamayı deneyeyim. Birinci kaynağım, yakın zamanda yeni basımını da edindiğim ve dolayısıyla bir kez daha okuduğum bir metne ait: Aydınlanma döneminin bildik filozofu Spinoza’nın 1600’lı yıllarda kaleme aldığı ve hepinizin yakinen bildiği kitabı, “Tractatus Politicus” ya da Türkçe çevirisiyle, “Politik İnceleme” yukarda zikrettiğim türden, “devlet”, “gündelik hayat” ve “entelektüel emek” arasında süregelen düşmanlığın, “toplumsal düzen”, “kamu” konusundaki ezoterik inanç ve “kamu güvenliği” adı altında ve devlet lehine, dolayısıyla halklar aleyhine nasıl işlevsel kılındığını anlatıyor.[5] Spinoza’ya göre siyasi belirsizlik, kitlesel şiddeti egemen kılar ve devlet bu süreç içerisinde şiddetin asli aygıtına kolaylıkla dönüşebilir; tıpkı, yakın tarihimizde olduğu gibi. Özellikle devleti yöneten siyasi iktidar, “gizlilik” kisvesi ve devletin bekası ve toplumun huzuru şiarıyla işlerini gizli yürütmeyi tercih eder – biraz önce, İlhan Tekeli’nin açıkladığı türden, gizli bütçe, gizli planlama, gizli süreç ve kararlarda görüldüğü üzere. Dolayısıyla, Spinoza’nın kendi sözcükleriyle “gizlilik”, sivil halkları pusuya düşürebilmek için tek geçer akçe gibi; ani bir bilinmezlik ve/veya süreklilik arz eden gizli-saklı iradi bir dünyada, “bizlerin sivil iktidarı” neredeyse olanaksız hale getiriliyor. Hem devlet ve hem de siyasi iktidarın tebaası -yani bizler- gizlilik içerisinde sessiz bir yığına dönüştürülmeli, diller sessiz bırakılmak adına zalimce dağlanmalıdır. Kısacası, sorgulayarak düşünmek, hele ki bunu bir metne dönüştürerek kayıt altına almak; hadi biraz daha ileri gidelim, bilgiyi, belgeyi kamuyla/sivil iktidarla paylaşmak, devletin âli menfaatlerine bir darbe, dolayısıyla bir suç ve en önemlisi günahtan öte bir şey değildir. Bu baptan bakıldığında, Kaçak Saray kitabının da, büyük bir günah işlediğini söyleyebiliriz.

Son olarak, yakın zamanda yeniden okuduğum bir başka metne göndermeyle konuşmamı tamamlamayı planlıyorum: Bu metin, günümüz filozoflarından Giorgio Agamben’e ait ve yukarda zikrettiğim, örneğin “devletin bekası”, “toplumun huzuru, düzeni” ve “kamu güvenliği” benzeri konuları örneklemesi açısından çok önemli ve zihin-açıcı tartışmalar içeriyor. 2005 yılında İngilizce baskısının yapıldığı ve dilimize “Olağanüstü Hal” (State of Exception) diye çevrilen bu kısa ancak güçlü felsefi kitap, devleti yöneten siyasi iktidarın baskıcı ve sonrasında ıslah edici pratiklerini uzun-uzadıya anlatır.[6] Örneğin, rejimin sürdürülebilirliği amacıyla sıklıkla başvurulan pratikler arasında, “milli-dışı” unsurlar yaratma ağırlıkla yer tutar ve devlet büyük bir beceriyle gündelik hayatın her alanında bu algıyı kuvvetle yaygınlaştırır. Bir diğer deyişle, egemen ideoloji toplumsal kriz anında, gerilimin üstüne çıkabilecek ve dolayısıyla kitleyi konsolide edebilecek “düşman tahayyülünü” ustalıkla kotaran bir kapasiteye haizdir ve sonuçta hepimizin olağanüstü dönemlerden geçtiğine dair bir algıyı kesif bir biçimde oluşturur; bu “hakikat algısı” gerçekte efsanedir, masalsıdır, en önemlisi ideolojik bir kurmacadan öte bir şey değildir. Bununla birlikte, “düşman tahayyülü” öylesine şiddetlidir ki, kitlelerin “varlıksal endişeleri”, bu sahte hakikat algısını çözecek ve akıl/us ile bu oyunu dışa vuracak güdüleri elimizden hızlıca alır, götürür. Dolayısıyla, Mimarlar Odası Ankara Şubesi üyelerince yazılan ve bizlerle paylaşılan bu metin, Kaçak Saray, bize üsten acımasızca giydirilen/bahşedilen “varlıksal endişelerimizi” bir kenara koyup, hala eleştirel akılla mücadele edebilmenin yolunu-yordamını göstermesi açısından da önemli bir şey ifade ediyor: Spinoza ve Agamben’in metinlerinde ortaklaştırdığım temel bir sorunsaldan hareket eden ve “olağanüstü haller” ve sonrasında “gizlilik” marifetiyle, gerçekte bizi “köleleştiren” bir sürecin yapı-taşlarının çözülmesi bağlamında, bu ve benzeri metinleri üretmekle yükümlü olduğumuza inanıyorum. Sonuç olarak köleleşme sürecinde, yukarıda zikrettiğim baskıcı iktidarın ideolojik ve kültürel kodlarını sökecek eylemselliğin salt bedeni bir mücadele olmadığını, gerektiğinde entelektüel emeği de ihtiva ettiğini belirtmek isterim. Eleştirel akılla sorgulayıp, olayları ve olguları belgeleyip-metinleştirecek eylemlere ve kısacası yeni siyasal alanlara ihtiyaç duyduğumuzu teyit ederek, “Kaçak Saray” kitabını kendimce kıymetlendireyim.

Sözlerimi üçüncü ve nihai bir anekdotla sonlandırmak isterim: Kaçak Saray Yerleşkesi kullanıma açılmadan hemen önce ve hummalı faaliyetlerin, neredeyse 24 saat kesintisiz devam ettiği bir gece yarısı, biraz da deli cesareti ile inşaat alanına özel aracımızla girdiğimizi anımsıyorum. Bir cephe yardığımızın masum inancı ile ilk iki kontrol noktasını, “biz mimarız, yapıyı denetlemeye geldik” benzeri yanıtlarla geçmemize rağmen, her 50 metrede karşımıza çıkan güvenlik sorgusunu son bir kez daha aşamamış ve alanı terk etmek zorunda kalmıştık. Sanırım bizim beceremediğimiz işgali, bu metin ziyadesiyle yerine getiriyor ve bu nedenle büyük bir övgüyü de hak ediyor. Aklınıza ve ellerinize sağlık diyerek, saygılarımı sunuyorum.

Notlar

[1] Tmmob Mimarlar Odası Ankara Şubesi üyelerince sürdürülen uzun erimli bir mücadelenin sonucunda, “Kaçak Saray” başlığıyla derlenen kitabın tanıtım ve imza gününde sunulmuş ve sonrasında derlenerek, alıntılanmıştır. Kitap için: Tezcan Karakuş Candan, Ali Hakkan, Gökçe Bolat, Kaçak Saray; Kibir, İsraf, Hukuksuzluk, Kırmızı Kedi Yayınevi, Ankara, 2015.

[2] Aynı eserin Teşekkür bölümünden: Tezcan Karakuş Candan, Ali Hakkan, Gökçe Bolat, Kaçak Saray; Kibir, İsraf, Hukuksuzluk, Kırmızı Kedi Yayınevi, Ankara, 2015: p.9.

[3] Kapsamlı bir okuma için: Göran Therborn, The Ideology of Power and the Power of Ideology, Verso, New York and London, 1999.

[4] Stephen Graham, Cities Under Siege: The New Military Urbanism, Verso, New York and London, 2011.

[5] Benedictus Spinoza, Tractatus Politicus; Politik İnceleme, Dost Kitapevi, İstanbul, 2015.

[6] Giorgio Agamben, State of Exception, The University of Chicago Press, 2005.

Advertisements

About gasmekan

http://archweb.metu.edu.tr/

Discussion

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

Monthly Taxonomy

Categories

Advertisements
%d bloggers like this: