//
you're reading...
ethics, ideology, praxis, text, yorum

Sömürge/Teslimiyet veya Özgürleşme: Mimarlık Eğitiminde Farkındalık…*

open-uri20151009-32214-16ek2ld

Sekizincisi gerçekleştirilen Mimarlık ve Eğitim Kurultayı’nın son gününde yer alan, “Mimarlık Eğitiminde Politika Önerileri” temalı panelde görüşlerim soruluyor; bu bapta, olabildiğince didaktik bir üslupla görevimi ifa etmeyi planlıyorum. Öte yandan, tüm sunumumun hülasası niteliğinde, Kasım 12, 2015 tarihli eleştirel bir metinle başlamak ve girizgahımı bu metnin içerdiği sorunsala bağlayarak kurmayı tercih ediyorum: kendisi de bir eğitim emekçisi olan ve dilini gerektiğinde bir hayli sivri kullanan, Ankara Mülkiye’den meslektaşım Murat Sevinç’in kaleme aldığı köşe yazısı, dikkate değer bir konunun altını çiziyor. Metnin başlığı “1 Milyon dolar ederindeki “Türk Yurttaşlığı”; Kürtler ve binlerce kayıp yaşam…”[1] Gerçekte, bu kısa yazılama, son iki gündür iştigal ettiğimiz mimarlık [eğitimi] siyasası bağlamında içine düşürüldüğümüz çıkmazı yalın bir şekilde betimlemesi hasebiyle çok önemli sorular ihtiva ediyor – şiddetle okumanızı öneririm. Anımsayacaksınız, yakın zamanda geçici hükumetin bir bakanı, “yabancıların gayrimenkul edinmeleri halinde ve ederinin 1 milyonu geçmesi durumunda kendilerine T.C. yurttaşlığı verilebileceğini” muştulayarak/buyurarak, şehirciliğimiz ve mimarlığımızla ilgili siyaset belgesinin ahvâl-i şerâitini teyit eder bir açıklamada bulundu – doğrusu, nobran ve bir o kadar da vurdumduymaz  bu sözün üzerine koyacak sözümüzün kaldığını sanmıyorum…

Her şeye rağmen yorumlarıma devam etmeyi bir görev addederim; bu minvalden bakıldığında sunumumun iki başlığı olduğunu belirterek söze gireyim: Birincisi “Yaratıcı Biteviyeliğin Küresel Kurumları: Mimarlık Okulları”[2] [afili bir başlık olmuş..!]; ve ikincisi de, “Teslimiyet veya Özgürleşme: Mimarlık Eğitiminde Farkındalık…” İlk başlık, çok önceleri kaleme aldığım ve biraz da öfke içeren bir metne dair; bu sunum için ise, ikinci başlığı öneriyorum. Yaklaşık iki yıl önce yazdığım metni sizlere aynen okumayacağım; tam tersine retrospektif bir değinmeyle içinde bulunduğumuz bugüne dair yorumlarım mevzubahis olacak – amacım, son iki yıllık süreçte nelerin değiştiğinin ya da değiştirebildiğimizin izini sürmek ve dolayısıyla kendimizi yeniden konumlandırabilmenin, dolayısıyla bir öz-eleştiri yapabilmenin olanaklarını kovuşturmak. Değindiğim gibi, 2013 yılında gerçekleştirilen Mimarlık ve Eğitim Kurultayı sonrası bahsi geçen başlığı kullanmış ve ziyadesiyle eleştirel bir dil kullanmışım. Bu konuşmanın içeriğine yer-yer, fırsat doğduğunda fasılalarla girmeyi planlıyorum. Bununla birlikte aradan geçen tamı-tamına iki yıl sonra gerçekleştirilen ve “Türkiye Mimarlık Eğitimi Politikaları için Öneriler” temasıyla toplanan bu son panel için ise, bu kez yukarıda zikrettiğim ikinci başlığı kullanmayı uygun buluyorum; özellikle son kertede geldiğimiz Türkiye siyasetinin boğucu bağlamında, olumsuz olduğu kadar umut dolu bir kaç sözü sizinle paylaşabilmek adına.

Öte yandan bunu gerçekleştirirken kesintisiz biçimde sorular yöneltmek ve aklım erdiğince ve dilim döndüğünce de bunları yanıtlamak isterim:

  1. Mimarlık kültürü ve pratiği sıradanlaşmış/yavanlaşmıştır Ana-akım mimarlık pratiği ki, egemen mimarlık kültürü, onu sürekli aklayan popüler medya ve söylemi, ve ona meşru bir zemin kazandıran araçlarıyla, “homojenize” olmuş bir paradigma sunuyor. Tüm bu olguya/sürece başat bir biçimde, kendi lokal/öznel dünyamızda sözü geçen homojenize mimarlığın yerleşik hale geldiğine tanıklık ediyoruz. Burada sözü edilen evrensel-yerel, uluslararası-ulusal, soyut mekan-somut yer, vb. gibi aklımıza düşen tüm ikili yapısal durumların/koşulların yeniden formatlandığını gözlüyoruz. Gittikçe birbirine benzeyen, beğenisinden kurumsallaşmış siyasasına kadar uzanan geniş bir yelpazede, adeta aynılaşan mimarlık pratiklerimiz, zengin mimarlık tartışmalarımızın çok daha gerisine düşecek basmakalıp üretimi [belki de niteliksizliği] içselleştirerek, hatta daha da ileri gidelim “normalize” ederek, egemen mimarlık kültürü ve pratiklerimizde süregelen kimi temel sorunları yaygınlaştırmaktan öteye gidemiyor. Bu tür bir ağır eleştirinin, salt Türkiye ortamına yönelik olmadığının bilinmesi gerekiyor; tam tersine, küresel ölçekte deneylediğimiz genel geçer, fütursuz bir eğilimden bahsetmek olası ve bu durum gerçekte, kısa sürede çözümlenebilmesi çok zor, akut bir tıkanıklığa, bir anlamda da küresel bir histeryaya işaret ediyor.

Yanıt Politika 1; sıradanlığın özgürleştirici güdülerle kırılması gerekiyor… “all-inclusive”, tümden-kapsayıcı ve vazgeçilemez ya da yıkılamaz olduğunu iddia edilen basmakalıp üretimin tekelini kırarak, “partiküler” olanın arkeolojisini yeniden yaparak ve gerektiğinde usanmadan elementel meselelere geri dönerek mimarlık pratiğini zenginleştirmekle yükümlüyüz. Bir an için egemen/ana-akım mimarlık kültürünü unutsak ya da daha radikal bir sözle, hiç pratik yapmadan dursak [söz söylemeden, yazmadan, inşa etmeden, kullanmadan/tüketmeden]…

  1. Mimarlık eğitimi pazar ilişkileriyle tekdüze kılınmıştır: Doğrusunu söylemek gerekirse, sağlaması ya da teyit edilmesi çok kolay bir sav, yukarıda ileri sürülen; İngiltere, tüm Kıta Avrupası ve Türkiye’de, son 10 yıl içerisinde mimarlık eğitiminin ne tür bir dönüşüm geçirdiği ve benzer kapitalist/sözde-liberal [hadi adını koyalım neo-liberal siyasa] ile nasıl yapılandığının kısa tarihçesi, mimarlık eğitimi bağlamında yüksek öğrenimin ne tür içsel ve fakat çelişkisel sorunlar içerdiğinin yalın bir ifadesi olacaktır – üstelik bu sorunların artık yapısal sorunlara dönüştüğünün farkındalığı ile hareket etmek iyi olabilir. Kısaca değinmek gerekirse, her yıl düzenli olarak yapılan ve Avrupa Birliği üyesi olan ülkelerin katılımıyla gerçeklestirilen, ENHSA, European Network of the Head of Schools of Architecture [Avrupa Birliği Mimarlık Okulları Başkanları Ağı] toplantılarının mutat buluşmaları ki, bu toplantılar 2014 yılı içerisinde farklı gerekçelerle sonlandı, sayıları gittikçe artan, ancak bir o kadar da birbirine benzemeye başlayan, tıpkılaşan okulların teşrik-i mesaisi durumundadır; bir Babil Kulesi görünümünde olmasına karşın, her okulun neredeyse bir diğerine öykünerek kendisini “ayna etkisiyle” yapılandırmaya çalıştığı, bir tür türdeş okullar cemaati görünümüne doğru süratle evrilen bir mimarlık okulları birliği ve dolayısıyla mimarlık eğitimidir karşımızda duran. Benzeşim öylesine ileri safhadadır ki, her okulun nev’i şahsına münhasır olduğu varsayılan sözlerinin, iddialarının, müfredat ve yapılanmalarının, biricik, özel, tek olanı yansıtmaktan çok uzak bir görüntü çizdiği genel kabul gören bir değerlendirme söz konusudur.

Yanıt Politika 2: mimarlık eğitimiyle ilgili meselemize devrimci saiklerle yaklaşarak ve güncel sorunlara sırtımızı dönmeden müfredatımızı, eğitim pedagojimizi yapılandırmakla sorumluyuz. Burada temel olarak sorulması gereken soru; “mimar özne” kimdir ve nasıl donatılmalıdır” olmalıdır. Mimara haddinden fazla önem addeden sıfat, söylem ve güzellemelerden kendimizi kurtararak, mimar özneyi başka türlü kapasitelerle donatmak olası mıdır? Yakın zamanda yaptığım bir başka sunumda, “mimar özne siyasi bir özne ve mimarlık sosyal bir ajan olabilir mi?” diye sormuştum. Bunun aslen çok eski bir soru olduğunun farkındalığı ile, sanırım hala düşünmeye değer bir soru olduğunun altını çizmek isterim.

  1. Kapitalist üretim ve üretim ilişkilerinin yeniden-üretimi temel sorunlardır: Öte yandan, merkez-coğrafya/çeper-coğrafya benzeri, ileri toplumlar ve geri kalmış/bırakılmış toplumlar manzumesinden kendimiz görece koparacak, yerelliğin içsel sömürgeci güdü, çelişki ve/veya sorunsalları ile, olası özgürleştirici potansiyellerini doğru tahlil edebilecek üst-okumalara gereksinimimiz olabilir. Türkiye’nin de, neresinden bakarsanız bakın, yukarıda zikredilen “toprağın dönüşümüne/mekansallaşmasına bağlı bir iktisadi rejimin etkin bir öznesi olduğunun altı çizilmelidir; üstelik tam anlamıyla, kapitalizmin bırakın üçüncü evresi – ki bu, malumunuz post-endüstriyel kapitalizm – ilkel üretimi şiar edinen bir kapitalist saikle hareket etmektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin, “mış”casına, neo-liberal siyasaya neredeyse “mal bulmuş mağribi” misali sarılması, yukarıda zikredilen siyasanın direktifleriyle ustaca baskı altına alınmasını, hadi adını bir kez daha koyalım, sömürgeleştirilmesini de beraberinde getirmekte, ve dolayısıyla bizleri kapitalizmin temel sorunları ve çelişkileriyle baş-başa bırakmaktadır. Örneğin, ENHSA’da dile getirilen konuların, ulusal bağlama hızla taşınarak, öncelikli sorunlar olarak bu tür toplantılarda yinelenmesi, yukarıda dile getirdiğim, “kapitalist üretim ve üretim ilişkilerinin yeniden-üretimi temel sorunlarımızdır”, önermemi doğrular niteliktedir. Bu noktada denilebilir ki, konuların/sorunların, iki yılda bir gerçekleştirilen Mimarlık ve Eğitim Kurultay’larının tam da merkezine yerleşmesi, rastlantısal bir duruma değil, bu olgusal durumun küresel ölçekli hastalıklı yapısına işaret etmektedir.

Yanıt Politika 3: Uluslararası saygın ortamlarda dile getirilen, özellikle Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde bizlerin, öznel, özgül ağırlıklarımızın zaman içerisinde kaybolmaya yüz tuttuğudur: bu sorun, örneğin ne tür “sosyal politikalar” ile mimarlık pratiğinin önü açılmalıdır benzeri mütemadi arayışlarla sorgulanmalı; öte yandan, küresel ölçekli kapitalist yaptırımların yıkıcı rolü de ıskalanmamalıdır. Avrupa merkezli köklü yüksek öğrenim kurumları ve özellikle, son 10 yıl içerisinde neo-liberal siyasetin kamçılamasıyla türeyen ticarileşmiş kurumlar, kapitalist rekabetci koşulların getirdiği bir tür yanılsamayla, türdeş kurumlara doğru evrilmekte ve piyasa ekonomisinin güdülediği eğitim ve araştırma akslarına hapsedilmektedir. Salt ekonomik gerekçelerle yeniden yapılanmak zorunda bırakılan ve bu nedenle özellikle toplumcu tahayyülerinden ayrıştırılarak kolektif üretim, kamusal fayda benzeri söylem ve pratiklerinden kopan bizlerin, son kertede, yukarıda zikredilen ekonomi-politiğe karşı sözünün olması beklenmelidir. Bazı yapılanmaların, “piyasa koşullarının” jargonuyla konuşuyor ve hatta akademik üretim ve mesleki pratik ile meşru bir zemin oluşturduklarını biliyoruz; dolayısıyla, piyasacı bir dil ile bilim yapılamayacağının, müteahhit/yap-satçılıkla da şehirleşme ve mimarlık pratiklerinin olamayacağını kabul ederek, sosyal politikalarımızı her ölçekte gözden geçirmekle yükümlüyüz.  

  1. Yüzyüze bırakıldığımız durum vasat bir mesleki ortam ve genel anlamıyla ahlaki bir açmazdır – meslek etiğine ilişkin sorunlarımız, biraz önce Sayın Bülend Tuna tarafından ziyadesiyle dile getirildi. Türdeşliğin nedenselliği herkesin malumudur; küreselleşen kapitalist iktisat ve cepheye sürdüğü coğrafi dengesizlik ve adaletsiz coğrafi gelişim, pazar ilişkilerinin kurumları güdüleyen yaptırımları ve biz meslek insanları ilgilendiren biçimiyle, mimarlık politikası ve kültürü, bu tür bir siyasaya kayıtsız takılmayı red eden kurum ve mimar özneleri ustalıkla değersizleştirmekte ya da sistemin dışına iteleyebilmektedir. Kıta Avrupası’nda yer alan kimileri gibi, bizlerin de çoğunluk olarak ve neredeyse sorgusuz sualsiz, bu tür bir sürece kayıtsız müdahil olması ve yeniden-yapılanma adına “herkes” gibi olmaya çalışması, manidar bir durum olarak algılanmalıdır. Akademik bir perspektiften bakıldığında, benzer bir biçimde sayıları her geçen gün artan mimarlık okullarının, niteliksel yapılanmaya, mevcut görece eski okulların da sürdürülebirliği güvence altına alınmış bir tür güncellemeye/iyileştirmeye gereksinim duyduğu kabul edilmelidir; ancak burada özellikle dikkat edilmesi gereken şey, “türdeşlik” ve “vasatlık” arasındaki örtüşüklük olmalıdır. Herkes gibi olabilmeye yönelik masum irade, toplumsal ölçekte “vasat” (mediocre) olanı genel geçer bir uygulamaya dönüştürebilmektedir – vasat, üniversite, vasat, öğretim kadrosu, vasat öğrenci ve vasat mimarlık eğitimi, ve hiç şüphesiz ki, vasat mimarlık pratiği. Aslında hepimiz bu tür bir tehlikenin ayırdındayız; ancak tehlikenin farkındalığı yeterli değildir ve ortak kaygıyla hareket eden kurum ve bireylerin örgütlediği kolektif bir söyleme ve yapılanmaya, kısacası dirence gereksinim duymaktadır. Vasatlığı doğuran saikler küresel ölçekli ya da yerel bazlı olabilirler: örneğin, Avrupa birliğinin talep ettiği, malların, hizmetlerin ve bilginin serbest dolaşımına yönelik bağlayıcı unsurlar, akılcı bir yöntemle tahlil edilerek, toplumsal fayda adına işlevsel kılınmalıdır. Ulusal tabanlı vasatlığın kaynakları ve araçları, hepimizin ortak bilgisi dahilindedir ve şu an için çok daha öncelikli durmaktadır; hiç şüphesiz ki bu durum, bizleri uyanık olmaya zorlamaktadır.

Yanıt Politika 4: Vasatlığı aşabilmenin belki de en etkin yolu, toplumcu ve fakat kolektif bir algıyı yeniden inşaa edebilmek ve gerektiğinde ortak amaçla hareket edebilmek olmalıdır; bu tür bir kolektif aklın ancak eleştirel bir tutum ve kamusal vicdanla olası olduğunun da altı çizilmelidir. Her şeyden öte, eleştirel tutum aracılığı ile bizlerin özgürleşmiş bireyler/mimar özneler olabileceğine “iman” edilmelidir – mimar öznenin, o ya da bu yasa, yönetmelik, yönerge ile tehdit edilmeden, “özgürleştirilmesine” yol verilmesi, esnek ve fakat özerk yapılanmaların da, bu sürecin olmazsa olmazı olduğunun ayırdına varılması gerekmektedir. Bugün gelinen son kertede, mimarlık kültürü ve bizi ilgilendiren kısmıyla mimarlık okulları, beşeri, mali ve fiziki olanakları/kaynakları ile, ne yazik ki “vasat” olana denk düşmektedir. Ve kısaca bize düşen de bu vasatlığı aşacak yeni yöntemler bulmak ve yeri geldiğinde de geçmişin taze hatırasına başvurmak olmalıdır.

Özetle, son önerim bağlamında sözlerimi Mart 2015 tarihinde yine İstanbul’da bu salonlarda ikincisi yapılan Mimarlık Seminerleri toplantısında sarf ettiğim cümlelerle bitirmek isterim. Ünlü 1969 Mimarlık Semineri’ni retrospektif olmadan yeniden okuyarak ileriye taşımayı amaçlayan bu ikinci etkinlikte, meslektaşım Bülent Batuman ve ben göreve davet edilmiş ve “Devrim ve Mimarlık ve Yeni Toplumcu Mimarlık” başlıklarıyla iki ayrı panel düzenleyip tartışma başlatmıştık. Bu iki panel serisinin açılış konuşmasında dillendirdiğim kimi paragrafları aynen okuyorum:

Rojava

“1969 Semineri, mimari pratiği, bir anlamda, mimarlığın içsel dinamiklerini sorgulayarak tahlil etmiyor; tam tersine mimarlığı kapitalist ekonomi-politiğe referansla okuyarak, toplumsal sorun ya da çatışmaların adı geçen ekonomi-politik çerçeveyle tahlil edilmesi gerektiğini iddia ediyor – bu bağlamda da, hem mimarı ve hem de mimarlığı “dışsal kuvvetlerle” biçimlendirilmiş görev ve sorumluluklarla tanımlama yoluna gidiyor. Özetle söylemek gerekirse, ne mimarlığın kendi pratiğinden ne de bilgi-kuramından, “epistemisinden”, türeyen bir tartışmadan bahsediyoruz: Farklı disiplinlerin, sol-merkezli meta-teori ve dillerin egemen olduğu bir tartışma zeminine bağlı kalarak, mimarlığın neredeyse ikincil addedildiğine tanıklık ediyoruz; mekânsal üretimle ilgili meseleyi bütün bu çerçeve içerisinden okumaya yatkın bir arzu ve nihayetinde bir tahlil ortamı olarak görülebilir 1969 Semineri.

Günümüz farklılıklarını göz önüne alarak, yeni ekonomi-politik paradigmayı aynı teorik çerçeve ve dille nasıl tahlil edebileceğimizi kendimize sormamız gerekiyor: “dışsal” değil, “içsel kuvvetlerle” ve yeri geldiğinde mimarlığın içsel epistemik dünyasına dönerek, mimarlık pratiğinin meselelerini doğru okumaya çalışan ve meslek adamını da öncelikli addederek, mimarlık mesleğini içsel kuvvetlerle de konumlandırmaya çalışan araştırmalar söz konusu olabilir mi? Özetle dile getirmeye çalıştığım mevzu şu; 1960’lar, mimarlığı dışarıdan anlamlandırmakla ilgili bir meseleyken, bugün mimarlık pratiğini içeriden, kendi iç-dinamiklerinden, öznel bilgi üretimi mekanizmalarından hareketle okuyabilmek, ne kadar anlamlı ve yol gösterici? Dolayısıyla, her iki otumun üst-metni olarak kaleme aldığımız, sözü edilen kısa yazı içerisindeki sorular, dönemsel farklılıkların doğru okunabilmesi ve dolayısıyla yukarıda sıraladığımız soruların birinci ve ikinci panellere doğru aktarılabilmesi amacıyla bize bir izlek sunacaktır, diye inanıyoruz – özetle, dışarıdan olduğu kadar, mimarlığı içeriden nasıl konumlandırmalıyız, diğer disiplin ve alanları yadsımadan, mimarlığın kendine dair bir sözü olabilir mi? 

Şimdi bu minvalden bakıldığında ben birinci paneldeki sorulara dönmek isterim; öncelikle, şu soruyu mutlaka ve sıklıkla sormakta yarar var: Mimar devrimci hasletlere haiz bir aktör olabilir mi? Eğer “sürekli devrimden” ve buna bağlı olarak devrimci bir mimarlıktan bahsedebiliyorsak, mimarın da devrimci bir özneye dönüşebileceği iddia edilebilir mi? Ya da bu tartışma, artık, sürekliliği olmayan biraz “nostaljik” (tırnak içinde kullanıyorum) ve biraz da “romantik” (yine tırnak içerisinde kullanıyorum) kuru bir söyleme mi eviriliyor?

Bir diğer soru da, “mimarlıkta devrim çağrısı artık anlamlı bir eylem midir?”, olmalıdır. 1969 Semineri’nde, bu tür bir çağrı vardı ve bu çağrının aslında içerdiği iki önemli alt-metin söz konusuydu: Bunlardan birincisi, mimarlığın iç-işleyişine ilişkin devrimci bir yeniden-yapılanmanın gerekliliğine yönelikti. Bu talep tam anlamıyla, biraz önce tartışmaya açtığım türden bir içeriği, bir üretim pratiği olarak mimarlığın devrimci bir pratik olarak kendisini kurabilmesini ya da devrimci pratiğe yakınlaşabilmesini ihtiva ediyordu. İkinci alt-metin ise, ‘eğer toplumsal anlamda “gerçek” bir devrim söz konusu edilecekse, mesleki pratiğimizin gündelik hayatta araçsallaşması ne anlama gelecektir’ sorusuna yanıt aramaktaydı – bu, devrim sürecinde mimarlığın somut/maddi karşılığını aramaya yönelik bir girişimdir. Sözü edilen her iki alt-metin de 1969 Semineri’nin tam da merkezinde yer alır; dolayısıyla, aynı olmasa bile benzer soruların, yeniden formüle edilip-edilemeyeceğine dair tartışmaların, kendi adıma, özellikle bu ve ardıl ikinci panelde sorulabileceğine inanıyorum.

Önümdeki notlarımın bana söylediği biçimiyle, ki daha önce yazdığımız metin içerisinde de yer alıyor, “arkaik” bir kavramdan mı, bahsettiğimizin sorgulanması gerekiyor; ”devrim” artık arkaik bir kavram/olgu mu yoksa Modernite Projesiyle kurduğu yakın akrabalığı nedeniyle, hâlâ modernliğin dönüştürücü tözü olarak mı addedilmelidir – bir başka değişle, “devrimi ve devrim pratiğini sürdürebilmemiz olası mıdır”, diye sormamızın yerinde olduğuna inanıyorum.”[3] 

Sonuç olarak tam da bu noktada, bizlere yol gösterici olması hasebiyle ve önemli bir referans kabulüyle girizgahta okuduğum metne ve başlığa bir kez daha dönmek isterim. Sevgili Murat Sevinç’in dediği gibi: “1 Milyon Dolar Ederindeki “Türk Yurttaşlığı”; Kürtler ve Binlerce Kayıp Yaşam…”

Notlar

*12-13 Kasım 2015 tarihinde İstanbul’da gerçekleştirilen Mimarlık ve Eğitim Kurultayı VIII kapsamında yapılan bir sunumdan derlenerek elde edilmiştir.

[1] http://www.diken.com.tr/1-milyon-dolar-ederindeki-turk-yurttasligi-kurtler-ve-binlerce-kayip-yasam/

[2] https://gasmekan.wordpress.com/2013/11/21/yaratici-biteviyeligin-kuresel-kurumlari-mimarlik-okullari/

[3] https://gasmekan.wordpress.com/2015/10/14/1969-2015-%C2%AD-mimarlik-semineri-devrimci-veveya-toplumcu-mimarlik/

Advertisements

About gasmekan

http://archweb.metu.edu.tr/

Discussion

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

Monthly Taxonomy

Categories

Advertisements
%d bloggers like this: