//
you're reading...
cr/theory, history, ideology, marxism, power, praxis, resistance, utopia, yorum

1969-2015 ­| Mimarlık Semineri: Devrim ve Mimarlık ve/veya Yeni Toplumcu Mimarlık*

nktp_panteleimon_golosov

“Ülkemizin bugün içinde bulunduğu durum, sosyo-ekonomik koşullar, gençlik olayları ve öğrenci bunalımları, tüm bir yapısal değişim içinde bulunduğumuzun belirtisidir. Değişmekte olan yapı ile birlikte mimarlık evrimi de farklılaşacaktır. Mimarlık alışılagelenden başka bir biçime bürünmekte, yeni anlamlar kazanmaktadır. Mimarlık hizmetlerinin ülkemiz koşulları ile tutarlılığını sağlamak zorunluluğu sorunlara zaman geçirmeden eğilmeyi gerektirmektedir.”

[Yayınlanmış 1969 Mimarlık Semineri Arka Kapak Notu]

 

Birinci Oturum: Devrim + Devrimci Mimarlık

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. Bugün gecikmeli başladık; yaklaşık 40 dakikalık bir gecikmemiz var, ancak telafi edeceğimizi düşünüyorum. Üçüncü güne sarkan Birinci ve İkinci Oturumlar birbirleriyle ilintili; Sevgili Bülent Batuman’la birlikte tasarladığımız ve içerik olarak, bize verilen görev nispetinde, birbirini takip eden iki oturumumuz olacak. Oturumumuzun ilkinde, ağırlıklı olarak daha önce ilettiğimiz, kaleme aldığımız genel çerçevenin ilk bölümünü tartışmaya açacağız; bu noktada, 1969 yılında yapılan Mimarlık Semineri’nin içeriğine saptamalar yaparak, özellikle ilerici, devrimci güdülere haiz bir tür “toplumcu mimarlığın” izlerini sorgulamaya çalışacağız ve sonrasında da sorularımız olacak. İlk oturumda konuşmacılarımız Ali Cengizkan ve Murat Günaydın; birbirini takip eden her iki panelde Bülent Batuman da bizimle birlikte olacak – İkinci panel’de kendisi oturumu yönetecek ve ben konuşmacı/tartışmacı sıfatıyla sizlerle birlikte olacağım. Bülent Batuman kendi oturumunun içeriğini sizlerle paylaşacaktır; ancak önceden anımsatmak gerekirse, Murat Uluğ, Zuhal Ulusoy ve Sinan Omacan’la birlikte benim de iştirak edeceğim ikinci panel sonrası tartışmalarımızı tamamlayacağız. Öncelikle, biraz izin verirseniz bu ikili yapıya nasıl ulaştık ve içeriğini nasıl oluşturduk, bu konularla ilgili genel bir altlık oluşturmaya çalışayım – belki bu konuda, daha sonra Bülent Batuman söz almak ister ve kendi cephesinden eksik noktalara değinir, eklemek istediği konuları bizlerle paylaşır.

1969 Mimarlık Semineri, aslında, genel anlamıyla salt bir mimarlık tartışması değil; mimarlığın hem bir meslek alanı ve hem de bir disiplin olarak işlevsel kılındığı bağlamları tahlil etmeye yönelik, çok kapsamlı bir etkinlik ve bu nedenle yakın tarihimizde önemle yer tutuyor. Özellikle, 1969’daki seminerin genel anlamıyla içeriğine ve daha sonrası basılan kitap üzerinden, ayrıntıda bütün bildirilere /tartışmalara baktığınızda önemli bir konuyla karşı karşıya kaldığınızı görürsünüz: tartışmalar aslında, bir tür mimarlık pratiği ile devrimci pratiklerin üst üste nasıl çakıştırılması gerektiğine dair akademik soru ve siyasi özlemleri barındırıyor ve bir anlamda, sosyal boyutu olan mimarlığın izlerini sürmeye çalışarak, “toplumcu bir mimarlık” söz konusu olabilir mi, diye çok önemli bir soru yöneltiyor.

Tartışmaların önemli çıktılarından bir tanesi de mimarlığın sadece “teknokratik” bir düzleme indirilemeyeceği üzerine yoğunlaşıyor; mimarlığın yetenekli bireyleri ihtiva eden bir uğraşının çok daha ötesinde, toplumsal bir niteliğe haiz olması yönünde uzlaşılmış bir öngörü söz konusu. Bu minvalde, bir başka tartışma aksı ise, mimarın bir anlamda daha anonim bir kitlesel vasfa, toplumsal bir fayda adına ürün veren bir niteliğe, hadi adını koyalım, bir tür siyasi özneye dönüşmesi yönünde. Biraz önce söylediğim gibi, özellikle bu konuyu sayısız kez vurgulamak iyi olabilir; böylesi bir mimari pratiğin sonucunda, bir tür toplumsal fayda elde edip edemeyeceğimizin sorusu ağırlıklı olarak kendisine yer ediniyor.

Elimizdeki tüm belgelere baktığımızda, tartışmamızın genel içeriği ve çerçevesi bu izlek üzerinden kurulabilir diye düşündük: 2014 yılı içerisinde başlayan ikinci seminer hazırlıkları kapsamında da, yukarıda zikrettiğim çıkış noktası baki kalmak kaydıyla, yeni bir mimar ve tabii ki mimarlık tanımı söz konusu olabilirdi: Bir diğer değişle, yeni siyasal, toplumsal ve sosyal koşullar altında, 1969’da yapılan tanımlardan kopuk, bağımsız ya da ona başat yeni bir mimar-özne tanımlanabilir mi; ve dolayısıyla O’na yeni bir görev verilebilmesi söz konusu olabilir mi? Kısacası, hem birinci, hem de ikinci panelde ısrarla sorulması gereken sorular, sırasıyla: 1969 Semineri’nde mimar, yeni bir siyasi özne sıfatıyla, toplumsal faydayı arayan ve fakat neredeyse anonim bir kitlesel üretimin aktörüne dönüşmüşken, 1990’lar sonrası Türkiye ekonomi-politiğinde, küresel baskılara bağıl bir şekilde cereyan eden dönüşüm sürecinde bahsi geçen durum, süreklilik gösterebilir mi? Eğer süreklilik olamaz ise, yeni bir siyasi özne tanımı mı, söz konusu edilmeli? Bir başka şekilde özetlemek gerekirse, biz mimar dediğimiz meslek erbabını yeniden nasıl ve hangi saiklerle tanımlamalıyız ve ne tür sosyal sorumluluklar bahşetmeliyiz – evet, kısacası bu çerçevede tartışmak iyi olur diye düşündük.

Şüphesiz ki, hem birinci dönemde ve hem de ikinci dönemde, günümüzde, ekonomi-politik güdüler söz konusu; bununla birlikte, daha önceki oturumlarda iktisat biliminin verileriyle meseleler tartışılmış olsa bile, bu güdülerin altındaki dinamiklerin farklılaştığının farkındalığı ile, özellikle ikinci dönemde adı geçen, post-endüstriyel kapitalist yaptırımlar ve neo-liberal siyasetin şemsiyesi altında, mimarlıkla ilgili meselemizi yeniden tartışmaya açmamız yerinde olacaktır diye düşünüyoruz: ve tam da bu noktada, mimarı yeni bir siyasi özne olarak yeniden tahlil etmenin yararlı olacağına inanıyoruz.

İkinci dönem içerisinde de, tıpkı 1960’lardaki gibi yeni kentsel sorunlarla baş-başayız; bununla birlikte, fiziki çevredeki tahribat ve dolayısıyla dönüşüm çok hızlı, çok boyutlu, belki 1960’lardan çok daha karmaşık. Bütün bu gelişmelere paralel bir biçimde, sosyal anlamda ciddi yeniden-yapılanmaları ve sonuç olarak sorunları da yaşıyoruz. Dolayısıyla biraz önce sorduğumuz soru, bu veçhesiyle de yanıtlanmayı bekliyor: Eğer yeni bir tür mimar için, yeni sorumluluk alanları tasarlayacaksak, bu sorumluluğun içini nasıl dolduracağız ve hangi tür değişkenler/parametreler üzerinden hareket etmemiz gerekiyor? Kısacası, 1960’larda kendisini bir tür devrimci mimarlık olası mı diye soran güdülere başat yeni güdüler söz konusu olabilir mi? Şüphesiz ki, günümüzde de aynı soruya yanıt aranabilir; öte yandan, eğer, “devrim” artık söz konusu değilse, ne tür bir “sosyal mimarlık” ya da “yeni bir toplumcu mimarlık” bahis edilmeli ve/veya bu süreç içerisinde, ne tür farklı saikler, güdüler harekete geçirilmelidir, diye sorabiliriz.

Bütün bu sorular ışığında, günümüzle 1960’lar arasındaki “paradigmatik” koşulların farklı olduğunun bilincindeyiz; aslında, kendi aramızda yaptığımız tartışmalarda da bu farklılıkları benimsemiş, tutumlarımızı öncesinden belirlemiştik. Söz konusu edilen birinci dönemde, hiç şüphesiz ki, dönemin ruhuna paralel bir iyimserlik havası söz konusu idi ve devrimin aslında neredeyse elle tutulabilecek kadar yakın olduğu ve bir mücadele sonrasında da elde edilebileceğine dair bir inancı barındırıyordu – belki de, yeni bir mimarlık ve mimar tahayyülü kaçınılmazdı. Bu noktada kritik soru, bu panelden başlamak kaydıyla, ‘anılan iyimserliğe ne olduğu’ üzerine yoğunlaşmalı. Hâlâ iyimserliğin söz konusu olup olamayacağını sorabilmeliyiz; ya da “devrim mimarlığı/devrimci mimarlığı” ikame edecek yeni kavramlar türetebilmeliyiz – “devrim” sözcüğünü rafa kaldırmak çok ağır olsa da, bu sözcükle tahlillerimize devam edebilir miyiz, iyimserliğimizi nereye kadar sürdürebiliriz? Başka bir pencereden bakıldığında, yakın dönem içerisinde yüzümüze vurulan ve devrimin her an olabileceğine dair inancımızdaki kayma ve kırılmalara yol açan “günümüz gerçekliklerine” karşı, geliştirebileceğimiz yeni karşı-taktiklerimiz söz konusu mu? Bu taktikler mesleki, disipliner ya da başka toplumsal araçları ihtiva edebilir mi?

Bir başka konuya daha kısaca değinerek, içinde bulunduğumuz açılış bölümüyle ilgili sözlerimi sonlandırmak istiyorum: Daha önceki ara-toplantılarda da dile getirdiğimiz gibi, 1969 Semineri, mimari pratiği, bir anlamda, mimarlığın içsel dinamiklerini sorgulayarak tahlil etmiyor; tam tersine mimarlığı kapitalist ekonomi-politiğe referansla okuyarak, toplumsal sorun ya da çatışmaların adı geçen ekonomi-politik çerçeveyle tahlil edilmesi gerektiğini iddia ediyor – bu bağlamda da, hem mimarı ve hem de mimarlığı “dışsal kuvvetlerle” biçimlendirilmiş görev ve sorumluluklarla tanımlama yoluna gidiyor. Özetle söylemek gerekirse, ne mimarlığın kendi pratiğinden ne de bilgi-kuramından, “epistemisinden”, türeyen bir tartışmadan bahsediyoruz: Farklı disiplinlerin, sol-merkezli meta-teori ve dillerin egemen olduğu bir tartışma zeminine bağlı kalarak, mimarlığın neredeyse ikincil addedildiğine tanıklık ediyoruz; mekânsal üretimle ilgili meseleyi bütün bu çerçeve içerisinden okumaya yatkın bir arzu ve nihayetinde bir tahlil ortamı olarak görülebilir 1969 Semineri.

Günümüz farklılıklarını göz önüne alarak, yeni ekonomi-politik paradigmayı aynı teorik çerçeve ve dille nasıl tahlil edebileceğimizi kendimize sormamız gerekiyor: birazdan Bülent Batuman’ın açacağını varsaydığım, “dışsal” değil, “içsel kuvvetlerle” ve yeri geldiğinde mimarlığın içsel epistemik dünyasına dönerek, mimarlık pratiğinin meselelerini doğru okumaya çalışan ve meslek adamını da öncelikli addederek, mimarlık mesleğini içsel kuvvetlerle de konumlandırmaya çalışan araştırmalar söz konusu olabilir mi? Özetle dile getirmeye çalıştığım mevzu şu; 1960’lar, mimarlığı dışarıdan anlamlandırmakla ilgili bir meseleyken, bugün mimarlık pratiğini içeriden, kendi iç-dinamiklerinden, öznel bilgi üretimi mekanizmalarından hareketle okuyabilmek, ne kadar anlamlı ve yol gösterici? Dolayısıyla, her iki otumun üst-metni olarak kaleme aldığımız, sözü edilen kısa yazı içerisindeki sorular, dönemsel farklılıkların doğru okunabilmesi ve dolayısıyla yukarıda sıraladığımız soruların birinci ve ikinci panellere doğru aktarılabilmesi amacıyla bize bir izlek sunacaktır, diye inanıyoruz – özetle, dışarıdan olduğu kadar, mimarlığı içeriden nasıl konumlandırmalıyız, diğer disiplin ve alanları yadsımadan, mimarlığın kendine dair bir sözü olabilir mi?

Şimdi bu minvalden bakıldığında ben birinci paneldeki sorulara dönmek isterim; öncelikle, şu soruyu mutlaka ve sıklıkla sormakta yarar var: Mimar devrimci hasletlere haiz bir aktör olabilir mi? Eğer “sürekli devrimden” ve buna bağlı olarak devrimci bir mimarlıktan bahsedebiliyorsak, mimarın da devrimci bir özneye dönüşebileceği iddia edilebilir mi? Ya da bu tartışma, artık, sürekliliği olmayan biraz “nostaljik” (tırnak içinde kullanıyorum) ve biraz da “romantik” (yine tırnak içerisinde kullanıyorum) kuru bir söyleme mi eviriliyor? Bütün bunlara karşın, özellikle ikinci panelde, Bülent’in yöneteceği oturumda bu konuya ilişkin görüşlerimi de sizlerle paylaşmak isterim.

Bir diğer soru da, “mimarlıkta devrim çağrısı artık anlamlı bir eylem midir?”, olmalıdır. 1969 Semineri’nde, bu tür bir çağrı vardı ve bu çağrının aslında içerdiği iki önemli alt metin söz konusuydu: Bunlardan birincisi, mimarlığın iç-işleyişine ilişkin devrimci bir yeniden-yapılanmanın gerekliliğine yönelikti. Bu talep tam anlamıyla, biraz önce tartışmaya açtığım türden bir içeriği, bir üretim pratiği olarak mimarlığın devrimci bir pratik olarak kendisini kurabilmesini ya da devrimci pratiğe yakınlaşabilmesini ihtiva ediyordu. İkinci alt-metin ise, ‘eğer toplumsal anlamda “gerçek” bir devrim söz konusu edilecekse, mesleki pratiğimizin gündelik hayatta araçsallaşması ne anlama gelecektir’ sorusuna yanıt aramaktaydı – bu, devrim sürecinde mimarlığın somut/maddi karşılığını aramaya yönelik bir girişimdir. Sözü edilen her iki alt-metin de 1969 Semineri’nin tam da merkezinde yer alır; dolayısıyla, aynı olmasa bile benzer soruların, yeniden formüle edilip-edilemeyeceğine dair tartışmaların, kendi adıma, özellikle bu ve ardıl ikinci panelde sorulabileceğine inanıyorum.

Önümdeki notlarımın bana söylediği biçimiyle, ki daha önce yazdığımız metin içerisinde de yer alıyor, “arkaik” bir kavramdan mı, bahsettiğimizin sorgulanması gerekiyor; diğer bir sözle, ”devrim” artık arkaik bir kavram/olgu mu yoksa Modernite Projesiyle kurduğu yakın akrabalığı nedeniyle, hâlâ modernliğin dönüştürücü tözü olarak mı addedilmelidir – “devrimi ve devrim pratiğini sürdürebilmemiz olası mı”, diye sormamızın yerinde olduğuna inanıyorum.

Bu kısa girizgâh, hem iki panelin arka arkaya nasıl kurgulandığıyla ilintili genel bir altlık sunmak ve hem de birinci panelin sorularını biraz daha netleştirmek adına yapıldı. Şimdi müsaade ederseniz Bülent Batuman’a söz vereyim; eminim ki kendisinin de ekleyecekleri vardır, özellikle genel-çerçeveye dair. Sonrasında da konuşmacılara söz vererek sunum ve soru-yanıtları alırız.

İkinci Oturum: Sosyal + Yeni Toplumcu Mimarlık

Herkesi saygıyla selamlıyorum. Benden önce sıra alan her iki sunumun bir çok açıdan ilginç bir içeriğe haiz olduğunu düşünüyorum; aslında, ilginç olmanın ötesinde, her iki tartışma da, bana ziyadesiyle yardımcı oldu. Çünkü, hem Murat Uluğ’un, hem de Zuhal Ulusoy’un konuşması biraz sonra sizlerle paylaşacağım konularla ilgili bazı sıkıntılarımı giderme imkânı sağladı. Sıkıntılarım öncelikle şu yöndeydi: Gün boyu kavramsallaştırmaya çalıştığımız, bir meta-dil kullanarak, üst-perdeden dillendirdiğimiz bütün bu yeni koşulları/durumları ve tahlilleri nasıl ve hangi araçlarla örnekleyebiliriz diye, sorup duruyordum kendi-kendime. Öte yandan, Murat’ın Mimarlık Dergisi üzerinden yaptığı yorumun ve dolayısıyla öz-eleştirinin -aynı zamanda bunu bir öz-eleştiri olarak değerlendirmek istiyorum- ve dahası, Zuhal’in geniş bir yelpazede sunduğu farklı mimarlık yapma biçimlerine dair görüşlerinin, tam da istediğimiz türden örnekler içerdiğini söylemeliyim – her iki sunumun da, önümüzü açacak cinsten güzel bir çeşniyi ve kullanılabilirliği olan güçlü bir paleti kapsadığını düşünüyorum.

Zuhal’in son söylediklerinden devam etmek isterim; kendisi, “acaba terminolojimizi yeniden mi gözden geçirmeliyiz,” diye sordu. Evet, gerçekten, ben de benzer bir şekilde düşünüyorum. Bir önceki oturumda, Bülent Batuman da, özellikle “devrim” sözcüğüne atıfla, gereksinim duyduğumuz terminolojinin altını doldurmaya çalışırken, sözcüklerin/kavramların nasıl farklılaştığını, farklı tarihsellikler ve dolayısıyla farklı anlamlar ihtiva ettiğine dair bir yorumda bulunmuştu. Dolayısıyla aynı noktadan hareketle, devrime ilişkin meselemizin yeniden gözden geçirilmesinde fayda olabilir, diye inanıyorum; öncelikle, yeni tarihsel koşullar altında “devrimi nasıl tanımlayacağız, içini nasıl dolduracağız” diye sormakla yükümlü olduğumuzu beyan etmek isterim.

Bu noktada, ben de bir aforizmayla başlayayım; çok sevdiğim bir düşünür/yazar, ki bir çok konuşmamda ondan sıklıkla dem vuruyorum, Walter Benjamin’in 1930’larda kaleme aldığı öncül metinlerinde, özellikle devrimci pratiklerle mimarlık pratiği arasında ilişki kurmak adına ciddi önermelerde bulunur. Hatta bir yerde, mealen çevirirsek: “Modern mimarlık en devrimci sanat formlarından bir tanesidir,” diye iddia eder. 20 yüzyılın sanat formlarını, örneğin sinema ve fotoğrafa olan ilgisini paylaşırken, dahası onları tahlil etmeye çalışırken, mimarlığı ve özellikle Modern Mimarlığı çok ayrı konumlandırır ve onun devrimci, bu noktada “form” sözcüğüne takılmamak gerekebilir, bir “sanat formu” olduğunu yüksek sesle söyler.

Benjamin’in önermesi farklı biçimlerde tahlil edilebilir; örneğin, sosyalist devrimin gerçekleşmesi sürecinde, mimarlığın araçsallaştırılmasından mı dem vuruluyor, diye haklı olarak sorabilirsiniz. Yanıtım keskin ve kısa olacak, evet..! Hiç şüphesiz ki, bundan da bahsediyor aslında; mimarlığın araçsal bir niteliği olduğunu da söylüyor ve üstelik bunu, içeriksel olduğu kadar mimarlığın üstlendiği semiyolojik muhteviyatı nedeniyle de içerdiğini anlatıyor. Bir başka deyişle, işaret ve semboller yardımıyla mimarlığın, bir tür ideolojik söylemin (ya da propagandanın) aracısı konumuna gelmesini sağlayabilirsiniz – örneğin, Devrim Sineması’nda görüldüğü gibi. Öte yandan, Benjamin’in bunun da ötesinde farklı bir şeyi aktarmak istediğini düşünüyorum: mimari ve devrimci pratikleri bir araya getirme uğraşısı süresince, özellikle Modern Mimarlığa öncelikli bir sorumluluk yüklüyor ve bunu, modern mimarlığın tekinsiz olduğu söylemi üzerinden gerçekleştiriyor. O halde, nedir tekinsizlik? Tekinsizlik yalın haliyle, “belirsiz ve emniyetsiz” olan, anlamına gelebilir; bir diğer deyişle, her seferinde kendisini yeniden ve fakat bozarak/parçalayarak kuran ortama denk düşer, tekinsiz durum/koşul/olgu. Sabahki oturumda Bülent’in de aktardığı gibi, gerektiğinde kırarak, bozarak, çökerterek yeniden kurma, inşa etmeyle ilgili “içsel ülkü” ve/veya “saikler”, tam da Modern Mimarlığın genetik kodlarında yazılı olan, yapısal anlamda içerdiği çelişkili dünyasında yer edinen “tekinsizliğe” denk düşmektedir. Dolayısıyla, Modern” olan (gerektiğinde Modern Mimarlık) tarihsel olarak belirlenmiş/sabitlenmiş/meşruiyet edinmiş “arketipler” yani kalıplar, kodlar, formülleri değil de, her seferinde “elementel” (belki asal olan denilebilir) unsurlara yeniden dönerek, tekinsizliğin yarattığı esnek, özgür ortamı ve dolayısıyla üretimi talep etmektedir: Sözü edilen özgür ortamda, var olanı bozarak/deforme/dekompoze ederek ve fakat bozduğu her ne ise, yeni elementel araçlarla yeniden kurarak yol alır. Bu tür bir yap-boz-yap süreciyle hem “son ürünle” istediği türden bir eleştirel mesafeyi oluşturabilme kapasitesine haiz olabilecek ve hem de bu bozma ve yapma sürecinde olası “aykırı” potansiyelleri yeniden ve yeniden keşfedebilmenin önünü açabilecektir – hem nesne ve hem de sürecin özgürleşmesi –emancipate- olması söz konusudur.

Benjamin’in devrimci pratiği yorumlarken dile getirdiği, talep ettiği özgün koşulların, kolayca yabana atılacak bir tartışma olmadığını özellikle belirtmek isterim; zaten sabahki konuşmasından Ali Cengizkan da, Venedik Bienali’ne göndermeyle benzer bir tartışmayı başlatmıştı. Tam da bu noktada, 2014 Venedik Bienali’nde sergi teması olarak Fundamentals’ın seçildiğini bir kez daha anımsatmak isterim – bunun rastlantısal olmadığını hepimiz yakinen biliyoruz. Serginin küratörü Koolhaas’ın da açıkça belirttiği gibi, mealen: “Modern mimarlığın tekinsiz olmayla ilgili içsel kapasitesi uzunca bir süredir unutuldu ve yeniden bildik arketipler üzerinden mimarlık yapmamıza neden oldu”. Unuttuğumuz şey gerçekte, tekinsizlik ve hiç şüphesiz ki onun olmazsa-olmazı tabula rasa; bir diğer deyişle, sıfırlama/silme, elementel olana dönebilme becerisi ve elementel olanın yeni tarihsel koşullarla anlamlandırılmasının yetkinliği, bizleri farklı ve belki deneysel olanı keşfetme konusunda güdüleyebilecektir. Dolayısıyla, Koolhaas tarafından yeniden gündeme taşınan bu meselenin 2014’te yarattığı etki önemli; öte yandan zikrettiğim iddianın, Benjamin’in 1930’larda kaleme aldığı metinlerde, çok daha yalın bir biçimde içselleştirildiğini bir kez daha sizlere paylaşmak isterim.

Tekinsiz olanın cazibesi hem erken dönemlerde ve hem de savaş sonrasında gündemi ziyadesiyle meşgul etti: özellikle Modern Mimarlığın devrimci pratiklere haiz olduğuna dair sürdürülen tartışmalar, yirminci yüzyılın avant garde hareketlerinde ve özellikle savaş sonrası dönemde, 1950 ve 1960’larda icra edilen farklı deneysel çalışmalarda, yukarıda zikrettiğim temel meseleleri gündeme taşımaktan kendisini alıkoymadı. Bu sabah gerçekleştirdiğimiz ve benim moderatör olarak görev aldığım oturumda da Guy Debord’a atfen paylaşılan referansları anımsıyorum: doğrudur, “durumsalcılar” da (Situationists) söz ettiğim tekinsiz olma halinden hareket ederler – her seferinde, bildik “arketipleri” aşarak, mekanın değişken okunabilirliğine ilişkin deneysel faaliyetlerinin arkasındaki temel güdünün de, tam da bu noktadan kaynaklandığını düşünüyorum. O nispette örneğin, Constant’ın anti-kapitalist şehrini tahayyül ettiği “New Babylon”, ayrıcalıklı bir yerde durur; çünkü O’na göre, bu tekinsiz halin sürekliliği, bildik olmayan durumların/koşulların tezahürlerini modern mimarlığın elementel araçlarıyla görebilmemizin olanağını sağlayacaktır.

Bütün bu hikâye nerede kırılmaya uğradı? Bu devrimci saik, tekinsiz olandan kaynaklı devrimci nitelik, nerede ve nasıl sonlandı? Son dönem eleştirel teoriyle iştigal eden, özellikle Batı merkezli düşünürler tarafından farklı gerekçeler, farklı dönemlere atfen yapılıyor; öte yandan ben, hepinizin bildiği bir kaynak üzerinden konuşmamı sonlandıracağım. Norman Foster’ın 1980’lerde kaleme aldığı birkaç seri kitap söz konusu; bunlardan bir tanesinde mealen der ki: “…Aslında bu kırılma 1960’lar sonrasında ve özellikle 1970 sonrasında kendisini çok net bir şekilde hissettirmiştir. Çünkü biz, tekinsiz olandan hareket eden Modern Mimarlığın köktenci bir dönüşümü içeren siyasi programının, gerçekleşemediğine 1970’li yıllarda şahitlik ettik…” Foster’in siyasi bir program olarak kastettiği şeyin Sosyalizm ve daha da ötesi, köktenci dönüşümün “sosyalist devrim” olduğunu biliyoruz – devrim artık gerçekçi bir hedef değildir. Öte yandan Foster, tamamen olumsuzlayıcı bir yargıda da bulunmaz; O’na göre, farklı bir dönüşüm söz konusudur: Artık uzun erimli ve daha parçacı değişimlere/dönüşümlere icazet veren ve –benden önceki konuşmacıların kullandığı sözcüğü yinelemek isterim- “direnç mimarlığı” üzerinden yol alan yeni bir tür mücadele aksının söz konusu olduğunu iddia edebiliriz. Özetlemek gerekirse, öykünüldüğü biçimiyle ne devrim ne de devrimci mimarlık söz konusu değil; ancak öte yandan, genetik anlamda kendisinde yer edinen “tekinsizlik” nedeniyle de mücadelesini sürekli kılabiliyor ve üstelik bunu direnerek yapabiliyor. Hepimizin yakinen bildiği gibi, köktenci dönüşüme sırtına dayayan Modern Mimarlık hareketlerinin, kapitalist pazarın oyunlarıyla meta haline dönüştüğü iddiası hakim bir söylem; örneğin, mimarlık burjuva kültürüne başat yeni bir kültürel alan üretemedi, tüm iradesine rağmen entelektüel anlamda marjinalize edildi ya da özgürleştirici kapasitesi yavaş-yavaş sönümlendi/sönümlendirildi. Bununla birlikte, durum/koşullar ne olursa olsun Foster’ın önermesiyle, direnmeyle ilgili meselemizin baki olduğunu görmemiz gerekiyor – direnç mimarlığının her daim ön-plana çıkarılması ve bunun nasıl araçsallaştırılacağına dair deneysel araştırmaların yapılması, önümüzü açabilecek kudrette olabilir. Özellikle, evrensel, genel-geçer olan kabullerle birlikte, yerel olanın ve yerelliklerin kapasitesini de yeniden keşfeden ve öznel tarihsellikleri barındıran direnç mekanizmalarını sorgulamamız bir ön-şart olarak kabul görmeli.

Yukarıda kısmen zikrettiğim bu ayrım, uzun bir süredir zihnimde yerleşik, dostlarımla, dost meclislerinde iletişim kurarken dillendirdiğim ve arkasında durduğum bir mesele oldu; öte yandan son dönemlerde, Foster’ın saptamasının haklılık içerdiğine inanmakla birlikte, es geçilen noktalara dair daha yalın yorumlara gereksinim duyduğumuza da inanmaya başladım. Çünkü Foster’ın belki de bilinçli olarak unuttuğu nokta, 20. Yüzyıla damgasına vuran ve devrimci nitelikler barındıran, siyasi programlarıyla ünlü avant garde hareketleri temelleyen güdüler – özgürleşme… Başka bir biçimde altını çizmek gerekirse; sözü edilen avant garde hareketleri sürekli anımsamak ve bu hareketlerin ardında yatan saikleri gerekirse, yeniden-ve-yeniden keşfetmekle yükümlüyüz. Bu hareketleri, sadece tarihsel anlatılar olmaktan çıkarıp, güncelleyerek yeniden okumak, sözü edilen güdüyü -tekinsizliği, boz-yapı, özgürleşmeyi, direnmeyi- doğru konumlandırmak biz meslek insanlarına yardımcı olacaktır diye düşünüyorum.

Son olarak; öte yandan bunu gerçekleştirirken asal meselemizi her daim anımsamakla yükümlüyüz: Karl Marks’ın Kapital, İkinci Volüm’de kulaklara küpe olacak bir cümlesi vardır; mealen şöyle der: “…artık mimarlığın herhangi bir şekilde büyük ölçeklere ulaşmadan ve spekülatif bir takım saiklerle hareket etmeden kendisini işlevsel kılması mümkün değildir…” Bu noktada tartışılması gereken iki önemli noktaya işaret eder Marks: ilki, hepimizin malumu meta ve ranttır. İkinci olarak, mülkiyetle ilgili meselenin de yeniden gündeme taşınması gerektiğini iddia edebiliriz — hatta bu cümle içerisinde, kullanım ve değişim değeriyle ilgili çelişkiyi de hesaba katmak gerekir. Tam da bu noktada David Harvey’in 2014 basımı son eseri, “Seventeen Contradictions and the End of Capitalism” (Onyedi Çelişki ve Kapitalizmin Sonu) önermek isterim; Harvey, işte tam da bu tür içsel çelişkilerden bahsediyor; çelişkilerin soyut/teorik bir anlatımın ötesinde olduğunu, aslen gündelik hayatımızın merkezine yerleştiğini anımsatıyor ve biz meslek insanlarına da yol gösterici önermelere yer veriyor. Dolayısıyla biz mimarların da, 20. Yüzyılın başında meselenin özüne inerek, başka bir mimarlığın olabileceğini gösteren örneklere tekrar bakmamız gerektiğini söylemek istiyorum: örneğin, mülkiyetle ilgili meselemizi neden tekrar masaya yatırmıyoruz? Bu noktada radikal ya da daha az radikal olabilirsiniz; öte yandan örneğin, mülkiyeti tartışmadan Marks’ın betimlediği türden spekülatif bir mimarlığın önüne geçebilmenizin imkânsız olduğunu; mülkiyeti çözmek adına enstrümanlar geliştirmeniz gerektiğini; kullanım değerinden uzaklaşarak değişim değeri üzerinden mekanı ve mimarlığın kendisini takasa soktuğumuzun farkındalığını tartışmakla yükümlüyüz.

Belki ikinci turda, bu minvalde şu sıralarda yeniden okuduğum, 1920’lerde farklı bir “urbanism” ve mimarlık vasıtasıyla yukarıda zikrettiğim sorulara yanıt arayan bir isimle, Ludwig Hilberseimer, tartışmayı somuta indirgemek mümkün olabilir; bununla birlikte, gerçekte dillendirdiğim meselenin altını bir kez daha çizmek isterim: Meselenin özünü unutmadan, şu an içinde olduğumuz toplumsal koşulların bize imkân tanıdığı ölçüde “direnç mimarlığının” ne olabileceği konusunda yeni enstrümanlara sahip olmamız gerekiyor – ancak, direnç mimarlığı, parçacı, birbirinden kopuk, ilintisiz ve bağımsız olmak anlamına da gelmiyor. Burada birleştirici meta-teorinin yukarıda zikrettiğim konuyla ilintili olduğuna inanıyorum; her seferinde temel soruya, spekülasyonla, rantla, kullanım ve değişim değeriyle, mülkiyetle ilgili sorun alanlarına dönerek, örneğin Constant’ın 1960’larda kotardığı devrimci tahayyüllere ulaşabiliriz diye inanmak istiyorum.

Son: Yinelerken…

Tekrara düşeceğimi biliyorum; ancak yine de söylemek isterim. Daha önce tartıştıklarımızı biraz daha sarih hale getirmek amacıyla eklemek istediğim bazı konular var: kapitalizmin kılcal damarlarımıza kadar işlediği ve bir tür mikro-faşist iktidar odakları ürettiği konusundaki tahlile kesinlikle katılıyorum. Murat’ın bu amaçla, ne tür bir mimarlık üzerinden bu sorunun aşılacağına dair dile getirdiği öngörüsünün de çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Bu mikro-faşist iktidar tartışması Deleuze ve Guattari’yi anımsattı: Deleuze ve Guattari’nin “A Thousand Plateaus” başlıklı kitaplarında üstüne basa-basa tartıştıkları bir konu, çünkü iktidar salt meta-dil ve meta-teorileriyle ya da iktidarın baskıcı aygıtlarıyla/yaptırımlarıyla değil, gündelik hayatın içerisine sızmış mikro-iktidar temaslarıyla da egemenliğini tesis ediyor, iktidarını sürdürülebilir hale getiriyor. Dolayısıyla, bizim de aynı nispette ve benzer yöntemlerle, aynı kılcal damarları kullanarak, mikro-faşist odaklara karşı “mikro-karşı-hegemonik” ilişkileri tesis etmemiz gerektiğine inanıyorum. Sözcük olarak biraz uzun oldu; ancak bunun yönteminin bir önceki konuşmamda uzun uzadıya aktardığım ve diğer konuşmacıların da farklı şekillerde örneklediği türden olması gerekiyor – daha fazla yerel/lokal üzerinden hareket eden ve “direnç mimarlığını” işlevsel kılan arayışlar söz konusu olmalı. Bunu gerçekten çok önemsiyorum: öte yandan, Murat Uluğ’dan görece mesafeli olduğum durum, tam da bu noktada ve konuşmamda özellikle bu cepheyi bir şekilde birleştirmeye çalışmıştım. Ne denli becerebildim bilemiyorum, ancak direnç mimarlığıyla ilgili meselemizi yeniden tartışmaya açarken mutlaka meselenin özüne dair sorularımızı da sormamız gerekiyor: Onun için Karl Marks’a referansla konuşmamı tamamladım – örneğin, Benjamin’le ilgili referansımı da bu minvalde düşünmek gerekir. Yinelemek gerekirse, nedir meselenin özü? Şüphesiz ki, mülkiyetle ilgili bir meseledir; özellikle özel mülkiyetle ilgili bir meseledir; metalaşmayla, yabancılaşmayla ilgili meseledir; fetiş nesnesi üretme/tapınmayla ilgili bütün kültürel kodlara yerleşik meselelerdir. Walter Benjamin’in özellikle talep ettiği de bu; mimarlığın, özellikle Modern Mimarlığın bu asal meseleye dair ki sorgu-sualinin (tekinsiz olan üzerinden mimari pratiğin vasıtasıyla) yol gösterici olduğuna inanmamız gerekiyor.

Son olarak, Sinan Omacan’ın Koolhaas mimarlığıyla ilgili eleştirilerine yürekten katılıyorum; bütün bunlara karşın, Venedik Bienali’ne ilişkin söylediklerimin bu meseleden bağımsız olduğunu bilerek yol almalıyız – Koolhaas’ın bir anlamda bizi tekrar o “tekinsiz Modern Mimarlığın asal elemanlarına davet etmesiyle ilgili güdülerinin, bundan ayrı bir tartışma olduğunu belirtmek isterim. Özellikle metropolitan mimarlıkla ilgili tartışmanın sorunlu olduğunun ayırdındayım çünkü içinde ikircikli/çelişkili kapitalist nüveler barındırır – bu yüzden, bir önceki konuşmamda Hilberseimer’i özellikle zikretmiştim. Son kez söylemek gerekirse, asal elemanlara dönelim, tıpkı Marks’ın ısrarla söylediği gibi mülkiyet ilişkilerinin ardında yatan sosyal/tarihsel koşulları anlamaya çalışalım; mülk dediğimiz olgunun ne anlama geldiğine dair tartışmamızı her daim sürdürelim ve mikro-faşist iktidar odaklarına karşı direnen/direnebilen mevziler üretebilelim.

Notlar

*Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi tarafından örgütlenen Mimarlık Semineri 2105 [5-7 Mart, İstanbul], 1969 yılında ilki yapılan ve Türkiye mimarlık kültürüne damgasını vuran toplantıyı anmayı ve taze düşüncelerle güncel meseleleri yeniden gözden geçirebilmeyi amaçlamaktadır. Kapsamlı bir içeriği olan ve 3 gün süren bu toplantıların, “Mimarlık” teması, Bülent Batuman ve tarafımca düzenlenmiş ve içerik, kurgu ve çağrı metni ortaklaşarak elde edilmiştir. İki aşamalı bir toplantı örgütlenmiştir; bu metin, gerek birinci oturumda ve gerekse ikinci oturumda, moderatör ve tartışmacı sıfatıyla yapılan sunumlardan derlenerek elde edilmiştir. Tüm konuşmacıların sunumlarını içeren kitap, İstanbul Büyükkent Şubesi tarafından 2016 yılında basıma hazırlanacaktır.

Mimarlık Semineri 1969 sunumlarına pdf formatında erişmek için:

https://gasmekan.files.wordpress.com/2015/09/1969-mim-semineripdf-2.pdf

 

Mimarlık Semineri 2015 Çağrı Metni [Hazırlayanlar: Bülent Batuman, Güven Arif Sargın]

1969 yılında Mimarlar Odası’nın girişimiyle gerçekleştirilen ve Türkiye mimarlığında ciddi bir kırılmaya işaret ettiği kabul gören Mimarlık Semineri, tarihsel olarak hem meslek örgütümüz hem de mimarlık pratiği için önemli bir dönüm noktasıdır. Toplumsal ve ona bağıl biçimde kentsel dönüşümlerin belirlediği bir uğrakta, bu dönüşümleri kavramaya çalışan ancak etkin siyasete görece mesafesinden ötürü bunu tam anlamıyla gerçekleştiremeyen bir kuşağın örgütlediği etkinlik, kısa bir süre zarfında, beklenilenin ötesinde sonuçlara yol açmış ve ilerici/devrimci saiklerle hareket eden yeni bir kuşağın, “yeni/toplumcu bir mimarlık” kavrayışını ortaya attığı önemli bir olaya dönüşmüştür. Mesleki yeni açılımların yansıra, siyaseten de derin izler bırakacak olan bu yeni kavrayışa göre mimarlık, artık yetenekli bireylerin varlıklı işverenlere sunduğu bir hizmet olmaktan çıkmış ve toplumsallaşmıştır. Bu koşullarda artık mimar, anonim bir kitleye mekân tasarlayan teknik bir özne olarak tanımlanmıştır; bu yeni tanım bağlamında, meslek insanının tasarım kriteri ise, toplumsal faydayı önde tutan politik tercihleri olacaktır.

İçinde bulunduğumuz 2014 yılı itibarıyla, yukarıda özetlediğimiz toplumcu mimar tanımı ve politik bağları olan mimarlık pratiğinde ciddi kopuşlar yaşanmış olduğu açıktır; aradan geçen yaklaşık 45 yıllık süreç mimarı yeniden konumlandırmakla kalmamış, mimarlık pratiği ve toplum arasında da yeni bağlar kurmuştur. Burada ağırlıklı olarak, hem mimarın görevinin hem de mesleki pratiğin egemen ekonomi-politik saiklerle kurgulandığını belirtmek yerinde olacaktır. 1969 Mimarlık Semineri ile, deneyimlemek zorunda bırakıldığımız günümüz koşulları karşılaştırıldığında, mevcut durumun da ciddi toplumsal ve kentsel altüst oluşlara sahne olduğu görülecektir. Kapitalist üretim ve ona bağdaş neo-liberal siyasetin kentleşme pratikleri salt çevresel sorunları değil derin sosyal çöküntüleri de beraberinde getiren hızlı bir yok olma sürecini kesintisiz örgütlemektedir. Tüm bunlara karşın, doğrudan müdahil olduğumuz kentleşme ve mimarlık ortamı içerisinde, 1969 Mimarlık Semineri’nde olduğu gibi eleştirel ve ilerici bir ortamın yeşerdiğini söylemek fazla iyimser bir iddia olacaktır.

Bu koşullarda, 1969 Mimarlık Semineri ile Mart 2015 tarihinde ikincisi planlanan Mimarlık Semineri arasında yapılacak karşılaştırma ve tahliller, bize yeni ipuçları sunabilecek ve mevcut durumun anlaşılmasından öte, ileriye yönelik yeni açılımları da sunabilecek kıymettedir. Bu amaçla, mimarın yeniden tanımlanması, görev alanlarının belirlenmesi kadar, mimarlık pratiğine dair yeni söylem ve yöntemlerin sınanabilmesinin de önü açılabilecektir.

İki döneme ait çarpıcı bir farklılık olduğunun bu noktada kayıt altına alınmasında yarar bulunmaktadır: 1960’ların sonunda özellikle büyük kentleri, altyapı yatırımlarıyla sermaye birikimi araçları haline dönüştüren politikalar karşısında Mimarlık Semineri 1969, kaçınılmaz olarak mimarlığı da belirleyen ekonomi-politik çerçeveden hareket etmiş ve mimarlığa dair sözünü mimarlığın dışından üretmek durumunda kalmıştır. Bugün ise, hem kent mekanını hem de kentsel hizmetleri radikal biçimde dönüştürmüş ve finansallaştırmış bulunan neo-liberal birikim rejiminin, kentsel dönüşüm mekanizması ile mimarlığı araçsallaştırdığı dikkat çekmektedir. Bu durum, 1969’da yapılan tartışmayı tersine çevirmek ve sözü mimarlığın içinden üretmek için bir fırsat sunmaktadır.

Özetle, birinci dönem, mimarlığa dair sözün meslek sınırları dışında kurulmasına tanıklık etmiş, toplumcu mimarlık söylemi ile bu tür bir mimarlığın politik bağlarını üst-ölçekten ve determinist bir yöntemle tartışmaya açmıştır. Belki de 2015 Mimarlık Semineri, mimarlığın temel öğelerine yeniden dönebilmek ve tartışmayı içsel bir bilgi-kuram çerçevesinde kurabilmek adına bize özerk bir alan sunabilecektir. Yukarıda zikredilen çerçevenin retrospektif bir toplantı çağrısı olmadığının farkındalığı ile, 2015 Mimarlık Semineri, mevcut koşulların tahlil edilmesi, günümüzde meslek erbabının görevlerinin yeniden tanımlanması ve mimarlık pratiğinin siyaset ile bağlarının yeniden kurulabilmesini tartışmaya açmayı planlamaktadır. Burada sözü edilen öncelikli soru; 2000’li yılların bağlayıcılığı altında yeni bir mimarlık eyleminin arayışı olacaktır.

  1. Oturum: “Mimarlık ve Devrim” [Moderatör: Güven Arif Sargın] Gürol Gürkan’ın, Mimarlık Semineri 1969’un Düzenleme Komitesi adına yaptığı açılış konuşmasının başlığı “Mimarlık’ta Devrim’e Doğru”dur. Konuşmanın sonu, devrim kavramının altını çizen bir zirvedir: “…bugün mimarlık öyle bir noktaya gelip dayanmıştır ki; ya bir devrim yaparak gelişimi yakalayacak ya da hepten çökecektir… Mimarlıkta devrim topluma yönelişle olacaktır. Bundan böyle ‘Mimarlar Odası toplum hizmetinde’ yerine ‘Mimarlık toplum hizmetinde ‘ denilebilmelidir”. 1969’un koşulları içinde devrim yabana atılamayacak kadar somut ve yakın addedilmiş ve bu kapsamda mimar, yeni bir tür siyasi özne olarak tanımlanarak, mimarlık pratiğine toplumcu bir görev biçilmiştir. Yani devrim ve mimarlık ilişkisi iki boyutludur; hem açıkça mimarlıkta devrim çağrısı yapılmakta, hem de örtük biçimde devrim için mimarlık araştırılmaktadır. Peki ya 2015 koşullarında aynı ilişki için neler söylenebilir? Devrim, modernizmin arkaik kavramlarından biri midir; yoksa modernliğe içkin dönüştürücü özün iyimser bir yorumu olarak hâlâ anlamlı ve geçerli midir?
  2. Oturum: “Yeni Toplumcu Mimar/lık” [Moderatör: Bülent Batuman] Mimarlık Semineri 1969’un toplumcu mimar/lık için yaptığı tanım, yine tarihsel koşulların belirlediği çerçeve içinde, teknokratik bir içerik taşır. Bir anlamda bu çözüm, mimarlığa dair sözün dışarıdan kurulmuş olmasının bir sonucudur. Bugüne döndüğümüzde ise, özellikle son 25 yılın muhasebesi yapıldığında, hem toplumsal doku ve ilişkilerimizin yeniden yapılandırıldığı, hem de “mekan” tartışmasının egemen sermaye birikimi rejimi/fenomeni içerisinde ayrıcalıklı bir yere taşındığı iddia edilebilir. Bu çerçevede, mimarlık pratiğinin de özellikle değişime zorlandığı burada özellikle kayda geçmelidir. Dolayısıyla güncel koşulların ışığı altında, şu tür sorulara yanıt aranmalıdır: mimarlığın, sözü geçen egemen sistem ve iktidar ilişkileri içerisinde yeni bir tanımı, işlevi söz konusu olabilir mi? Mimara bu bağlamda yeni görevler biçilebilir mi? 21. yüzyılın muhalefet tahayyülleri ile etkileşim içinde bir toplumcu mimar/lık söylemi kurmak olası mıdır?
Advertisements

About gasmekan

http://archweb.metu.edu.tr/

Discussion

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

w

Connecting to %s

Monthly Taxonomy

Categories

Advertisements
%d bloggers like this: