//
you're reading...
ankara, deneme, ideology, marxism, public, urban

Ankara-AOÇ: Sorular/Çözümsüzlükler ve Yanıtlar/Umutlar…[1]

manila_urban poverty

Martin Kurt Haglund / Wasteland: Danish Photo Journalism / http://danishphotojournalism.com/series481.html#.VRvU4LoxFPM%5D

[Atatürk] Orman Çiftliği üzerine çöreklenen ve reel-siyasetin kaba öznelerince tertiplenen baskıları ve olası tehditleri bir kez daha tahlil edebilmek umuduyla sıklıkla bir araya geliyor; özellikle toplumsal belleğimizde özellikli bir biçimde yer edinmiş bulunan ve kurumsal anlamda da kültürel bir miras olarak addedilen, Ankara’nın kesintisiz tek büyük yeşil alanının akıbetini öngörmeye çabalıyoruz. Bu noktada kesinleşmiş çözüm önerilerinde bulunabileceğimizi iddia etmek çok anlamlı değil; bunun eşyanın tabiatına uygun düşmediğinin hepimiz ayırdındayız – ve bunun da ötesi, coğrafyamızda süregelen kısır siyaset ve ona takılı akıl tutulmasının içsel çelişkileri bizleri bu tür kesinleşmiş yargılardan uzaklaşmaya iteliyor. Dolayısıyla, benzer kaygılardan hareket ederek, ben de, “öngörüsüz” bir sunum yapmayı tercih ediyorum; amacım “ne yapmalıyız?” dan çok, AOÇ ve Ankara’yı bir üst-ölçekten ve yeni gelişme ve koşulların ışığında soru yağmuruna tutmak olacak – olası yanıtları da kendi içerisinde barındırmak koşuluyla… Bu noktada, panel yöneticimiz Sayın Ruşen Keleş’in de özellikle altını çizdiği, daha doğrusu bizlere özellikle anımsattığı gibi aranızda, iki görevimi de aynı anda ifa etmekle birlikte, konuşmamın içeriğini Mimarlar Odası ikinci Başkanı olarak değil de, bu mesele üzerine uzunca bir süredir sizler gibi kafa yoran bir yurttaş sıfatıyla kurmayı planlıyorum – dolayısıyla, önceki sunumlarda sözü geçen kimi konuların bir kez daha altını çizerek ve öznel yorumlarda bulunarak yol alacağım. Bu yol/yordamla, tartışmaları bir nebze daha derinleştirmek ve sorular yardımıyla çözümsüzlükleri açığa vurmak ve yanıtlar üzerinden de, ‘toplumsal mekân’ın umuduna dair kelâm etmek söz konusu olabilecek, diye düşünüyorum.

Gerçekte, bütün gün süren ve arka arkaya gelen paneller süresince, öncelikle tarihsel açıdan derinlemesine tahliller yapıldı; ve akabinde de, önce planlama boyutuyla daha sonra da mimarî bağlamda süregelen uygulama ve kabulleri masaya yatırarak, mesleki perspektiften eleştirilerimizi ve dolayısıyla taleplerimizi sıraladık. Bütün bu tartışmaların bireysel anlamda değer içerdiğini kabul ediyorum; adı geçen meselelerin benim için de geçerli olduğunu ve aynı minvalde düşündüğümü, özellikle eklemek isterim. Bu noktadan hareketle, sorunun siyaset bilimi açısından ne anlama geldiğinin, derinlemesine ilave sorulara ve tahlillere gereksinim duyduğunu belirtmekle yükümlüyüm; daha da ötesi, toplumbilim perspektifinden daha fazla soru sormak, güncellenmiş verilerle birlikte, özellikle meselenin ekonomi-politiğine dair Ankara ve sonrasında da AOÇ’ye ilişkin söz söylemek iyi olabilir – özetle, yakın dönemde kamuoyuyla paylaşılan ve dolayısıyla gündemimizi işgal eden ve belki de, yaşadığımız kenti bir anlamda anlamlandırmamıza, yeniden tanımamıza yardımcı olabileceğini varsaydığım referanslar aracılığıyla derlediğim bir izleği tercih edeceğim. Bu nispette, arka arkaya sorularımı da paylaşabilmeyi umuyorum.

Yakın dönemde önüme düşen bir derleme bilgi, uluslararası ölçekte toparlanmış bir ‘kentsel istatistik’ ilgimi ziyadesiyle çekti; ve benzer biçimde, sizlerin de çok ilgileneceğini tahmin ediyorum. Bu bilgi biz meslek insanları kadar, bağlantılı yayın ortamlarının ve hatta ulusal haber ‘portal’larının da es geçmediği bir tartışmayı beraberinde getirdi: Journal of Foreign Policy dergisinin son sayısı, 21. Yüzyılda dünyayı iktisaden ve dolayısıyla siyaseten yönetmesi beklenen ilk 75 kenti sıraladı; üstelik çok ilginç, bizleri doğrudan ilgilendiren bir bilgi dağarcığı ile.[2] Derginin sırtını dayadığı ünlü ve o nispette de güvenilir bir kurum söz konusu; ancak doğal olarak, kurumun siyaseten bir meşrebi olduğunu anımsamak bu noktada çok önemli: Washington Üniversitesi bu kurumsal yapılaşmanın akademik yüzünü oluştururken, sosyal ve iktisadî analizleri ile, ABD hükümetlerinin uluslararası siyasî konumlanmalarına bir anlamda yön veren düşünce kuruluşu (Think-Tank) Brookings Institute sözü geçen araştırmayı yürüten asıl kurumsal yapı olarak karşımızda duruyor – üniversitenin bir anlamda küresel kentler üzerine araştırma yürütmesi anlaşılabilir bir durum olmakla birlikte, düşünce kuruluşunun konuya gösterdiği yakın ilginin de, farklı tahlillere mazhar olduğunu özellikle belirtmek isterim. Fazla ayrıntıya girmeden, dergide zikredilen bazı bilgileri paylaşmanın yol gösterici olduğunu düşünüyorum: araştırma değişik coğrafyalarda yaklaşık 2650 kenti kapsıyor ve bu kapsamda, farklı kategorilerde yer alan bir dizi değişkenleri göz önüne alarak, adı geçen kentlerin sıralamasını yapıyor – dergide küresel ölçekte belirli niteliklere haiz ilk 75 kentin arka arkaya sıralandığını görüyoruz. Tam da bu noktada, bizi ilgilendiren bir bilgiyle ilerlemek isterim: Türkiye’nin en büyük, belki de gerçek anlamıyla tek metropol kenti İstanbul, bu sıralamada 14ncü sırada yer alıyor; İmparatorluk başkentinin sözü edilen araştırmada ilk sıralarda yer alması, eminim ki hiç birimizi şaşırtmadı. Öte yandan, aynı listede 69ncu sırada Başkent Ankara’nın da kendisine yer edinmesi, ilginç bir duruma işaret ediyor ve sürpriz etkisinin hemen akabinde, bizi derinlemesine düşünmeye zorluyor – üstelik, bazı değişkenler açısından Ankara’nın belirgin bir katma değer ürettiğine dair ek bilgiler, tahlillerimizin ön-yargılardan kurtarılarak sürdürülmesini de talep ediyor – Brooking Institute tarafından 2014’e kadar sürdürülen benzer çalışmaların da dikkatli bir şekilde takip edilmesi gerektiğini düşünüyorum: 2014 yılı performansı ile Ankara, “gelişmekte olan ekonomiler” (emerging economies) kategorisinde 9ncu sıraya kadar yükselerek , özellikle iktisaden ciddi bir sermaye birikiminin merkezine dönüşüyor. Bunun “mekânsal” izdüşümünün, tam da bu noktada kayda değer bir uyarıda bulunduğunu kabul etmek gerekir.[3]

Hiç şüphesiz ki, araştırmanın arkasında ABD tabanlı bir örgütün varlığı, hepimizde ortak ve haklı şüpheler oluşturuyor; özellikle Brooking Institute’un yukarıda zikrettiğim türden siyasî kimi nitelikleri, bu listenin küresel kapitalist sisteme ve ona bağıl ideolojik güdülere ne denli gebe olduğunu bize, bir alt-metin olarak söylüyor. Buna ilave olarak, araştırmanın metodik bazı hataları da içerdiğini kimi sosyal bilimci meslektaşlarım rahatlıkla iddia edebilir – seçkinin ne tür yöntem ve araçlarla yapıldığı, sürecin nasıl yönetildiğine dair kimi akademik tartışmalar raporlanan araştırmanın ihtiva ettiği diğer sorunlar olabilir. Öte yandan, bütün bu haklı eleştirilere karşın, yukarıda değindiğim türden sorunlar üzerinden değil de, doğrudan dergide özetlenen raporun içeriğine sadık kalarak ilerlemek, daha fazla soru yöneltebilmemizin önünü açabilecek nitelikte. Bu noktada, özellikle şehirler arasında yapılan bazı kıyaslamaların önemli olduğuna inanıyorum: örneğin, sıralanan 75 yerleşkenin yaklaşık 29 adedi, Çin Halk Cumhuriyeti ve yine yaklaşık 13 adeti ABD’de yer alıyor – listenin neredeyse %50’sini yaparak; Avrupa’dan sadece beş kentin bu sıralamada olduğunu görüyoruz ve üstelik, İstanbul ve Ankara, “gelişmekte olan ekonomiler” listesinin iki Avrupa kenti olarak betimlenmiş durumda. Kısaca değişkenlerin neler olduğuna da değinmek isterim: araştırmacılar temel bazı demografik bilgileri de (nüfus, kentli profili, eğitim, kültürel ve benzeri sermaye formları, vb.) dikkatle değerlendirdiklerini belirtmekle birlikte, raporun nihayetinde hangi şehrin iktisaden ne büyüklükte “katma değer” ürettiğini anlamaya yönelik bir problematik çerçevesinde hazırlandığının altını özellikle çiziyorlar; bunun gerçekte, tek bir anlam ihtiva ettiğini biliyoruz – kentlerde cereyan eden “sermaye birikimi” ve “sermayenin ekonomik/sosyal sınıfsal ve mekânsal dağılımı (accumulation of capital and the distribution of capital). Bir kez daha, bizi özellikle ilgilendiren konunun, sermaye birikiminin ötesinde, sermaye birikimin mekânsal karşılığı olduğunu belirtmek ve mesleki açıdan bu minvalde sürdürülen akademik araştırmanın sonuçları görmek olduğunu söylemek isterim.

Yukarıda zikrettiğim üzere, tamamlayıcı sorularla birlikte yol almak ve tartışmayı sonlandırmak uygun düşecektir diye düşünüyorum: Bu minvalde, bir başka veriyi burada paylaşmak yerinde olacak; Devlet İstatistik Enstitüsü, yeni adıyla Türkiye İstatistik Kurumu, ülke içerisinde cereyan eden göçlere ilişkin, 2010’lu yılların güncellenmiş bilgisini kamuoyu ile paylaştı. Bu veriye göre, sanayinin yoğunlaştığı büyük kentlerimiz göç dalgasından malum sebeplerle kendilerini kurtaramıyorlar – ve yine aslan payı İstanbul’un. Ancak bu veride de, Ankara, özellikle Doğu ve İç Anadolu merkezli olmak üzere, göçe maruz kalan ikinci büyük metropol olarak yer alıyor ve bunun yukarıda özetlemeye çalıştığım “gelişmekte olan ekonomiler” tartışmasına denk düştüğü aşikâr – Ankara’nın, sanayi-merkezli bir tür sermaye birikiminin söz konusu edilebileceği kentlerden birisi olduğu rahatlıkla iddia edilebilir. Bütün bunlara karşın bir küçük sapmayı da burada paylaşmak isterim: İstanbul’a en fazla göç veren illerden bir tanesi de Ankara – taşradan bildik sebeplerle göç alan kent, aynı hız ve yoğunlukta olmasa da, Türkiye’nin en büyük metropolüne kesintisiz göç veriyor. Başkent’te kendisini yoğun bir biçimde hissettiren olanca sermaye birikimine karşın, kentin göç vermesi, daha ayrıntıda bir incelemeyi de hak ediyor; özellikle göç eden kitlenin sosyal ve ekonomik profilinin çıkarılması, The Journal of Foreign Policy’nin 2012 itibariyle 69ncu sıraya yerleştirdiği ve “The Most Dynamic Cities of 2015” (2025’in En Dinamik Kentleri) başlığı ile neredeyse kutsadığı kentin, gerçek içsel dinamiklerini doğru okuyabilmek adına bize yol gösterici olacaktır, diye inanıyorum. Özellikle, eğitim ve kültürel sermaye kalemleri başlığıyla incelendiğinde, Ankara’da, sözü edilen ‘parasal sermaye’ birikimine karşın bariz bir dengesizliğin olduğu ve kısaca “sosyal sermaye” olarak adlandırabileceğimiz birikimin, kentsel üretimin/pratiklerin/hayatın belirleyici bir unsuru olarak çalışmadığı/çalıştırılmadığı görülecektir.

Tam da bu noktada, kentsel rant hareketliliğine dair de söz söylemek isterim: salt bu baptan tahlil edildiğinde bile Ankara’nın, İstanbul’dan sonra ikinci büyük rant alanına bilinçli bir şekilde dönüştürüldüğü biliniyor; kent toprağına bağlı sermaye birikimi rejimi, hiç şüphesiz ki, İstanbul kadar olamasa bile Ankara’yı da umarsızca mesken tutmuş görünüyor. Tüm bu hızlı değişime karşın, Foreign Policy dergisinin atladığı aykırılığın da, tam da bu noktada kümelendiğine inanıyorum; dergi, bütünsel bir sermaye birikimi ve dolaşımı üzerinden tahlillerini yaparken, Türkiye’de sermayenin tutunduğu mecranın neredeyse büyük bir oranda kent toprağı olduğunu atlayarak, kolaycılığa kaçan bir sonuca erişiyor – bu konuyu örneklemek gerekirse eğer, 2050 yılına kadar bu hızda, sabit bir büyümenin gerçekleşeceğini varsaysak bile, şu an itibariyle Ankara’da imara açılmış kent topraklarının ziyadesiyle fazla olduğunu biliyoruz; dolayısıyla, imara açılması ya da mevzi imar düzenlemeleri ile pazara sunulması beklenilen kent topraklarının beyhude bir yatırım aracı ve bir o kadar da yanılsamalı sonuçlar üreteceği kolaylıkla görülebilir. Kısacası, burada ters bir orantının oluştuğunu görerek, Ankara’yı iktisadi açıdan ve olumlayarak sınıflandıran araştırmalara, ihtiyatla yaklaşmak gerekir. Son olarak, yukarıda zikrettiğim gelişme biçimlerinin kentin makroformuna ciddi anlamda müdahale ettiğini tespit ederek sözlerimi bağlamak isterim; ancak, bunun salt kentin maddi nitelikleriyle ilgili olmadığını, Ankara’nın sosyal morfolojisinde de aynı hız, yoğunluk ve hareketlilikle değişmeler, hadi adını koyalım, bozulmalar olduğunu kayda geçirmekle yükümlüyüz – bürokratik (beyaz yakalı işgücü) sınıfın yansıra, sermaye birikimi süreci ve sonrası oluşan iç-göçe takılı büyüyen işçi sınıfı (mavi yakalı işgücü) ve enformel ekonominin asli unsuru sınıf-altı yığınlar (underclass formation) sınıfsal bir oluşum/gerilim ve çatışma/mücadele alanını da ihtiva ediyor. Harvey’in 1973’lerden beri üstüne basa-basa gündemde tutarak bizleri uyardığı, “sosyal adalet” sorunsalının bu noktada çok önemli ve dolayısıyla ivedilikle üzerinde durulması gereken bir olgu olduğunun, altını çizmek isterim – hiç şüphesiz ki, Brookings Institute’un yürüttüğü araştırma raporu ve sonrasında da Foreign Policy dergisi, bu minvalde herhangi bir açıklamayı içermemektedir.[4]

Başa sararsak eğer; AOÇ alanı üzerine süregelen siyasî ve iktisadî baskı ve taleplerin, salt bu alanla sınırlı kalmadığını ve özetle doğru tahliller yapabilmek amacıyla, daha büyük bir ölçekten konunun irdelenmesi gerektiğini anlatmak istiyorum; gerçekte uzun-uzadıya tartıştığımız bu önemli meselenin, Türkiye’nin özgül koşulları kadar, uluslararası bir mecradan da bakılarak okunmasının yararına inanıyorum – aksi taktirde, yerel siyasetin kısır döngüsüne takılıp kalan serzeniş ve onu dillendiren söylemlerin bizi baskılamasından endişe ederim. Tam da bu noktada, bize dışarıdan bakıp, Türkiye kentlerini konumlandıran ve buna kurumsal araştırmalar aracılığıyla bir tür meşruiyet kazandıran yayınların içerdiği alt-metinlerin kaçırılmaması ve üstüne gidilerek tahlil edilmesi gerekiyor; bizlerin sermayeyi doğru konumlandırması kadar, sermayenin de İstanbul ya da Ankara’yı nasıl değerlendirdiğinin doğru anlaşılması, hiç şüphesiz ki, akademik ya da mesleki araştırmaların ve belki de olası çözümlerin önünü açacaktır.

Notlar

[1] Bu metin, 08 Aralık 2012 tarihinde Mimarlar Odası Ankara Şubesi’nin öncülüğünde gerçekleştirilen “Atatürk Orman Çiftliği ve Ankara’nın Geleceği Paneli”nde sırasında paylaşılan sunumdan derlenerek elde edilmiştir: Bu kısa sunumda, ayrıntılı bir tarihsel okuma yerine, AOÇ ile ilgili durumun güncel veriler ışığında yeniden gözden geçirilmesi amaçlanmıştır – sorular yöneltmek ve bu soruları kısmen yanıtlamak üzerine tartışmayı derinleştirmek, AOÇ üzerine yakın dönemde oluşan baskıları da doğru tahlil edebilmemizin önünü açacaktır.

[2] The Journal of Foreign Policy; “The Cities Issue: An FP Special Report”, September/October 2012: http://foreignpolicy.com

[3] Ayrıntılı rapor ve grafik anlatımı için: http://www.brookings.edu/research/reports2/2015/01/22-global-metro-monitor

[4] David Harvey, Social Justice and the City, Basil Blackwell: London and New York, 1988.

Advertisements

About gasmekan

http://archweb.metu.edu.tr/

Discussion

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

Monthly Taxonomy

Categories

Advertisements
%d bloggers like this: