//
you're reading...
cr/theory, culture, deneme, ethics, ideology, marxism, praxis

Mesleki Etik ve Toplumsal Ahlâk Ayracında Türkiye Mimarlık Ödülleri ve Sergisi: Devrimci bir Praksis Hâlâ Olası mı?

[Murat Sezer by Reuters; A cradle left by a Kurdish refugee at the border of Turkish-Syrian Border during Kobanê War -- September 2014]

[Murat Sezer by Reuters; Kobanê Savaşı sürecinde Türkiye-Suriye Sınırında Kürt mültecilerce terkedilen bir beşik — Eylül 2014… A cradle left by a Kurdish refugee at the border of Turkish-Syrian Border during Kobanê War — September 2014]

Meslek odamızın öncülüğünde verilen ulusal mimarlık ödülleri ve sonrasında gerçekleştirilen sergi çok önemli ve hiç şüphesiz ki her türlü güzellemeyi hak ediyor – denilebilir ki, seçkide yer alan mimari eserlerin kıymet-i harbîyesi, tüm eleştirilere ve imtina ettiğimiz konulara karşın ziyadesiyle memnuniyet verici.[1] İçeriğin kalitesine dair farklı görüşler ileri sürülebilir; ancak özetlemek gerekirse, öznel bir yorum olduğunu kabul ederek, görüşlerimi iki farklı gerekçede toparlayabilirim: Birincisi, mesleki bir perspektiften bakıldığında bu seçki, mimarlık alanımızı/gönencimizi daha da bir zenginleştiriyor. İkincisi ve bana göre çok daha öncellikli olan; yeni mevziler kazandırması nedeniyle, seçki de yer alan mimarî eserlerin biz mimarların siyaset alanını genişlettiği iddia edilebilir – özellikle bu minvalde sözümü kurmayı planlıyorum. Dolayısıyla, bu noktada sorulması gereken soru, sözü geçen seçkinin gerçekte büyük resmi, Türkiye genelini, yansıtıp yansıtmadığı üzerine olmalı; çünkü hepimizin gayesi/derdi ortak – mimarlığımızın, hadi biraz daha ileri gidelim, şehirciliğimizin hal-i pür melali ise, ne yazık ki ortada…

Öyleyse, doğrudan bu seçki üzerinden değil de, geride kalan/bırakılan, seçkiye giremeyen mimarlık pratiğinin ahvâl-i şerâit’i üzerinden ilerlemek, kısacası mimarlığımızın genel bir tahlilini yapmak daha doğru olacak. Bu tahlilin yöntemsel olarak iki iz üzerinden sürdürülmesi olası: Birincisi, daha olumlayıcı (affirmative) bir dil kullanabilir ve üstat Walter Benjamin’in söylemiyle, mimarlığa devrimci bir önem atfederek ilerleyebiliriz; çünkü, onun sözcükleriyle yinelersek, “20. Yüzyılın ışığında fotoğraf ve sinema gibi mimarlık da, çağımızın en devrimci sanat formlarından birisi olarak kabul görmelidir”. Benjamin’i biz mimarlara sevdiren, 1936 yılı basımı, “mekanik yeniden-üretim süreci/döngüsünde sanat ürünü” başlıklı eseri, 1939 yılında cereyan eden travmatik ölümü öncesinde mimarlık ve devrimci pratikler arasındaki üstü-açık ilişkileri dışa vurması açısından ciddi bir zihinsel kırılmaya işaret eder.[2] Benjamin’in mimarlığa atfettiği bu görev önemli olabilir; ancak mimarlığın bu yöndeki kapasitesi ve özellikle zamanlar/tarihler-üstü konumu her daim sınanmayı da talep etmektedir. Dolayısıyla, daha pejoratif bir dil ve kuramsal çatkı üzerinden Benjamin’in önermesinin doğruluğunu sınamak, farklı yorumlar yapabilmenin aracısı konumunda. Tam da bu noktada, Benjamin’e adeta nazire yaparcasına kaleme alınan ve yukarıda bahsi geçen olumlayıcı söylemi tersine çeviren bir tartışmaya dikkat çekmek isterim: Çağdaşımız Kenneth Frampton’ın 2005 yılında basılan “metalaşma çağında mimarlık ürünü/üretimi” içerikli metni, Benjamin’in aksine, devrimci praksisten gittikçe uzaklaşan ve metalaşmaya sürüklenen bir modern mimarlık pratiğinden dem vuruyor ki, ileri sürdüğü saptama ve savlar dikkatli okunmayı hak ediyor.[3]

Doğrusunu söylemek gerekirse, “devrimci saiklerden uzaklaşan mimarlık” iddiası, genel-geçer mimarlığımızın yekûnunu özetleyebilecek güçte. Öyleyse yapılması gereken, “devrimci praksis”ten kopuşun arka planına ilişkin, derinlemesine olmasa bile ana hatlarıyla tahliller içerecek bir çerçeve çizilmesi: kısacası, bu baptan ilerleyerek ve yeri geldiğinde Frampton’ın mantığını takip eden bir tartışmayı biçimlendirmeye çalışacağım. Savlarımızı sıralayarak işe başlamak iyi olabilir: Öncelikle, uluslararası monopol kapitalizmin ulus-devleti tehdit ederek, modern devletin otoritesini neredeyse yerle-yeksan eylediğini söylemeliyiz – bu sürecin meta üretimini öncelikli kıldığı ve toplumsal örgüt ve ağları da aynı minvalde kurguladığını biliyoruz. Yerel unsurların önemini yitirdiği, “yer”in de meta üretiminin ayrıcalıklı bir nesnesi konumuna indirgendiğini burada ekleyelim; dolayısıyla yerel ve dahi eleştirel-yerel bir mimari pratiğin bile metalaşmaktan kurtulamadığı gerçeğini gözeterek sözümüzü bağlamamız iyi olabilir. Metalaşma sürecinin toplumsal ve sosyo-ekonomik sebep-sonuç ilişkileriyle eleştirel bir yüzleşmeyi de ortadan kaldırdığı, ikinci önemli iddiamız olmalı. Örneğin, “geç-modern dönemde süregelen çevresel çöküntünün” müsebbibini sorgulamaya yönelik tüm girişimlerin ısrarla ve zekice boşa düşürüldüğü; eleştiri geleneğinin neredeyse gündemimizi dahi işgal etmediği bir mimarlık pratiğinden dem vurmak, sanırız çok da yanıltıcı olamayacak. Olası yanıtlarımız ana-akım medya organlarınca kale bile alınmıyor, sermaye sınıfı bu tür üretim biçimlerini parasal açıdan değersiz addediyor ve hatta akademik çevreler bile alternatif üretim pratiklerine, marjinal bir araştırma alanı olarak müfredatlarında yer veriyorlar. Tam da bu noktadan bakıldığında, ‘sözü geçen serginin bir tür yüzleşme ortamı ve bu sergide yer alan seçkinin de eleştirel aklın fırsatları olarak değerlendirilmesi olası mı’ diye sormakla yükümlü olduğumuzu anımsayalım.

Yakın dönemimiz nasıl örgütlenirse örgütlensin, sonuç konusunda hemfikir olduğumuz bir gerçek: depolitize olmuş, marazi bir durumla karşı-karşıyayız. Ancak, yukarıda zikrettiğimiz ana temaya geri dönersek eğer; ulusal sergimizde yer alan seçkinin, ‘sözü geçen hastalıklı durumu ıslah etmeye yönelik bir girişim’ olduğunu söyleyebilir miyiz. Bunun fazlasıyla büyük bir önerme olduğunun ayırdındayım; öte yandan, ahlâkımız bizleri Frampton’ın pejoratif bakma biçiminden uzaklaşmak için ısrarla bahaneler üretmeye de zorluyor. Her halükârda, sözü geçen durumun daha fazla tahlile gereksinim duyduğunu kabullenmekle yükümlüyüz: örneğin, Michael Benedikt’in de belirttiği gibi, metalaşmayla ilgili derdimizi tahlillerimizin tam da merkezine yerleştirmemiz ve, “çevre-yapı” arasında süregelen gerilimin neden yapının lehine her seferinde sonuçlandığına dair öz-eleştiride bulunmamız beklenmelidir. Öz-eleştiri sürecinde, içinde bulunduğumuz koşulların doğru okunmasında da yarar var. Mimari pratiğimiz gerçekte, tüm üretime kıyasla marjinal bir istatistikten öteye geçememiş durumda; yıllık yapılı çevre üretiminin sadece %2’sinin biz mimarlarca gerçekleştirildiğini biliyoruz. Dolayısıyla, meslek alanımıza ilişkin biçtiğimiz görevleri doğru konumlandırmakla yükümlüyüz.[4] Bunun bir başka marazi duruma, belki de bir tür meslekî deformasyona yol açtığının özellikle altını çizmek isterim: ‘elitist bir estetize etme uğraşısı’, sadece sözü geçen %2’lik dilim içinde ve kıymet-î kendinden menkul bir değerle geliyor. Özetle biz mimarların, metalaşma benzeri sorunlarla başa çıkabilmek amacıyla yeni arayışları, yeni, kimlikleri ve yeni rolleri deneylemesi şart. Öte yandan, tam da bu noktada, yanlış anlaşılmaların giderilmesi ve olası bir tehlikenin de önceden bertaraf edilmesi iyi olabilir: Elitist estetiği giderici girişimin, popülist pazar ilişkileri aracılığıyla olamayacağının kabulü, mutlaka ortaklaşılmalıdır. Hepimizin bildiği bir gerçek var; kapitalist pazarın egemen gücü, biz meslek erbabını yeniden konumlandırırken, mimarlığı da Benjamin’in öykündüğü liberal (devrimci) praksisten tamamen kopararak, sadece endüstriyel bir üretime hızla indirgiyor. Dolayısıyla, popüler zevki ve serbest pazarın tüketime yönelik sakil beklentilerini eleştirel akılla yerle yeksan edecek mimari pratiklerin arayışı öncelikle olmalı ve fakat bunu yaparken de, seçkinci bir arzu nesnesini yaratan özneler olmaktan kurtulmalıyız.

Yukarıda zikrettiğim uğraşının zor bir zanaat olduğunun ayırdındayım. Bütün bunlarla birlikte, ödüllerde ve sergide yer alan seçkinin, daha yaygın (evrensel) ve zamansız olan üzerinden ilerlediği dolayısıyla, “ne o ne o” ikileminden sıyrıldığı söylenebilir – bu son iddiamın, Benjamin’i haklı çıkaracak bir muhteviyat içerdiği de, bu noktada kayda geçmelidir. Ancak, Kevin Ervin Kelly’in ısrarla söylediği yanılsamalı durumdan tam anlamıyla kurtulabilmemizin, henüz mümkün olmadığını bilerek, meslek pratiğimize dair yeni tahliller yapmalıyız. Kelly, “satılık mimarlık” kavramına özellikle vurgu yaparak, yapıyı alınıp-satılan bir tasarım nesnesi olarak addeden pazar ilişkilerine dair ilginç saptamalarda bulunur:[5] O’na göre örneğin, Peter Bahrens’in 1908 yılında tasarladığı AEG yapısı, marka+tasarım nesnesi ardıllığını kuran önemli bir eser olarak kabul görebilir; öte yandan, Modern Mimarlığın öncüllerine rahmet okutacak bir marka+tasarım fetişizminin, günümüzde tek geçer akçe olduğunu da kabul etmek gerekir. Kısacası, 20. Yüzyıl başında yer edinen bir tür endüstriyel üretim ve modern mimarlık pratiği yerini, salt pazarın taleplerini ve dolayısıyla tüketici beğenisini ön plana taşıyan, tek-biçimci bir üretime bırakmıştır. Artık geçerli olan, marka değeri ve seri üretim üzerinden yeni arzu nesnelerinin mütemadi kılınması ve tek tip beğeniler (çeşitlilik olduğu yönündeki inancı/sayrılığını eş-zamanlı kotararak) aracılığıyla kitlesel bir tüketimin yaygınlaştırılmasıdır. “Tüketimin [kaçınılmaz] erotik hali” olarak adlandırabileceğimiz bu yeni dönem/fenomen, Kelly’e göre, marka mimarlık pratikleri vasıtasıyla egemen bir dil, söylem ve mimarî üslubu da beraberinde getirmiştir – sergi ve içinde yer alan bu seçki, bu tür bir yanılsamalı durumdan kurtulabilmek için yeteri kadar malzeme ihtiva etmekte midir? Sanırım bu sorunun, tam da bu noktada ısrarla yinelenmesinde yarar var.

Frampton’ın pejoratif söylemine dönersek eğer; mimarî pratik ve metalaşma süreci arasında geç-kapitalizmle birlikte olgunlaşmış bir fenomen söz konusu ve özellikle, marka+tasarım nesnesi (mimari pratik de diyebiliriz) arasındaki bağ her geçen gün daha da bir pekişiyor. Üstelik bu fenomen, salt tasarım nesnesinin ötesinde, tasarımın öznesi konumundaki biz mimarları da metalaşma sürecinde yeniden ve yeniden konumlandırmaya devam ediyor. Michael Sorkin’in de söylemekten sakınmadığı gibi, mimar ve marka aslında aynı ürünü pazarlar durumda; bir diğer deyişle mimar, artık sözü geçen markanın tam da kendisi.[6] Benjamin’in devrimci mimarî praksisi üretecek öznelerinin, bu tür bir markaya dönüşen, ideolojik anlamda metamorfoza uğrayan yeni-siyasî özneler olmadığı aşikâr – dolayısıyla öykünülen devrimci mimar-siyasî öznenin kim olduğu ya da ona geri dönüşün hangi koşullar altında baki olduğuna dair sorularımız daha da bir önem kazanıyor. Metalaşma serüveninin mekanizmaları sabit; öte yandan marka denilen mefhumun sabit bir şey olmadığını, daha ziyade ruh halleri ya da arzular gibi anlık, zamansal ve değişken olduğunu bilmek gerekir. Reklam ve pazarlama ise, bu aşamada anlık/zamansal olanın toplumsal bir rızaya dönüşebilmesi için elzem araçlardan; dolayısıyla, “marka-meta”ya yeni anlam ve değerler biçen pazarlamanın ne denli etkin olduğu gün gibi aşikâr – gündelik hayatımıza adeta bir karabasan gibi çöken, mimar öznelerin isimleriyle mutena konut-alışveriş-ofis, vb. gibi sözde “yatırımları” anımsamak, sanırım bu noktada yeterli olacaktır. Özetle, geç-kapitalizm ve metalaşan mimarî pratikler arasında hastalıklı, yer-yer çelişkisel ancak simbiyotik bir ilişki söz konusu; ve bu ilişkinin göbeğinde ise, kendisi bir marka değerine dönüşen mimar özne oturuyor. Öyleyse, mimarın imzasından başlayarak, önce metalaşmadan ve ardından da markalaşmanın muhteris taleplerinden nasıl kurtulabileceğimize dair kafa yormak zorundayız. Bu minvalden hareketle, mimarın imzasına medyatik bir önem atfeden ve bunu yaparken de, egemene rağmen hala direnerek üreten mimar özneleri değersizleştiren isimlere, markalara, “corporate” statü ve şirketlere, kurumsallaşmış küresel örgütlülüklere karşı, engin taktiklerin olması şart.

Konuşmamın özünü oluşturan Türkiye Mimarlık Ödülleri ve bu ödüller geçidinde yer alan seçkiye geri dönersek eğer; bu mekânda yer alan projelerin (önerilmiş ya da inşa edilmiş), derdimize kısmen derman olduğunu söyleyebiliriz/iddia edebiliriz. Burada, kitlelere “sübliminal” mesajlar ileten ve “corporate” kimlikler ve kurumsallaşmalar üzerinden, tek geçer mimarlık pratiğinin ne olduğu yönünde baskı oluşturan bir seçki söz konusu değil. Ancak bütün bunlara karşın, Walter Benjamin’in kehanetini doğrulayacak ve devrimci bir mimarlığın altyapısını kuracak zengin bir üretim ağı/pratiği nasıl oluşabilir diye sormakla halâ yükümlüyüz. Eğer, karizmatik yıldız mimarlardan, çok-uluslu yapılanmalar ve “corporate” mimarlık söylem ve üsluplarından yeteri kadar sıkıldıysak, ki bu konuda uzlaştığımızı düşünüyorum, her yeri Manhattan olarak gören at-gözlüklerine değil “yer”e ve “bağlam”a da kıymet biçen ve toplumcu saiklerle hareket eden mimari pratikleri aramakla yükümlüyüz. Görsel iletişimin mimarlığın önüne geçtiği – ki zarf-mazruf diyalektiği üzerine yeteri kadar söylendi – metanın nihai ürün sıfatıyla öne çıktığı tek-tipleştirici mimarlığı daha ne kadar taşıyabiliriz? Mimarlığa dair her şeyin temsiliyete ve hatta yanlış/yalan temsiliyetlere indirgendiği iletişim ortamı/ağı ve fırsatlarını, hala ve kayıtsızca sürdürebilir miyiz? Özellikle, günümüz siyasi ortamında meşruiyet kazandırılan bir tür sahteci, seçmeci mimarlık pratiğine karşı sözümüz olmayacak mı?

Bu noktada, anakronistik bir mimarlık tarihi ve söylemiyle, üstelik maddi gerçekliğinden kopmuş bir temsiliyet dünyasında cereyan eden yanılsamalı bir durumla karşı-karşıya olduğumuz tespit ve kabul görmelidir. Dolayısıyla, egemen siyaset tarafından da desteklenen ve hayatımıza de facto yerleşen, tüketim-merkezli ve fakat tasarlanarak bizi baskılayan ve her ortam ve dilde yeşeren arzu nesnelerine, siyasî anlamda sorumlu olduğumuzun bilgisiyle direnmek zorundayız – yükümlüyüz. Modern bir delirme, “delirium” hali söz konusu ve bunun üstesinden gelebilmek amacıyla, öncelikle etik-mesleki kodlarımızı yeniden anımsamamız, olmazsa olmaz gibi duruyor – üstelik mimarlık pratiği kadar, mimarlık eğitimi veren kurumların da bu hezeyanda hatırı sayılır bir payı olduğunu kabul ederek. Öncelikli olarak yapılması gereken ise, özgürleştirici (emancipatory) bir siyasî bilinç ve kamusal vicdanın kabul görmesi ve bilinç ve vicdana dair tüm bildiklerimizin yeniden gözden geçirilmesi.

Bu seçkiyi de, meslek etiğimizle ilgili meseleleri yabana atmadan gezmeyi öneririm; her bir projede yer tutan yerleşik etik kodlar, zaman içerisinde yanılmaya yatkın hafızamızı canlandırmaya vesile olacaktır. Bütün bunlarla birlikte, ahlâkla ilgili sözümüz nerede durmalıdır? Pazarın kendi akışı ya da öz-bilinç ve vicdan ile pazara karşı direnen mimar öznenin ikircikli bir dünya ve yol ayrımında olduğunu görerek, salt meslek etiği ile mimarlığın öykünülen, özgürleştirici, hadi adını koyalım, devrimci bir mimarî praksise evirilebilmesi olası mıdır? Görünen o ki, etikle ilgili tüm bildiklerimizi de gözden geçirme zamanı gelmiş gibi duruyor; ahlâkın normatif olduğu kabulünden bir kez olsun kendimizi alıkoymak ve “saf ahlâk” ile ilgili düşüncelerimizi masaya yatırmakla yükümlü olduğumuza inanıyorum. Ahlâk meselesinin ne denli marazi bir konu olduğu ve modern toplum kavramsallaştırmalarında ne kadar eleştirildiğinin de farkındayım; bütün bunlara karşın hepimizi kapsayan ahlâkî bir “töz”ü aramak, özellikle yukarıda zikrettiğim delirium halini doğru tahlil edebilmek ve belki de aşabilmek için çok önemli.

Notlar

[1] Mimarlar Odası’nca düzenlenen Türkiye Mimarlık Ödülleri ve Sergisi kapsamında oluşturulan seçki ve Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi’nce, 24 Ekim 2014 tarihinde gerçekleştirilen değerlendirme seminerinde yapılan konuşmadan derlenerek kaleme alınmıştır.

[2] Walter Benjamin, “The Work of Art in the Age of Mechanical Reproduction”, Illuminations, Essays and Reflections, (Ed) Hannah Arendt, Schocken Books: New York, pp.217-252.

[3] Kenneth Frampton, “Introduction: The Work of Architecture in the Age of Commodification”, Commodification and Spectacle in Architecture, (Ed) William S. Saunders, University of Minnesota Press: Minneapolis and London, pp. ix-xviii.

[4] Michael Benedikt, “Less for Less Yet on Architecture’s Value(s) in the Marketplace”, Commodification and Spectacle in Architecture, (Ed) William S. Saunders, University of Minnesota Press: Minneapolis and London, pp.08-21.

[5] Kevin Ervin Kelly “Architecture for Sale(s) an Unabashed Apologia, Commodification and Spectacle in Architecture, (Ed) William S. Saunders, University of Minnesota Press: Minneapolis and London, pp.47-59.

[6] Michael Sorkin, “Brand Aid; or The Lexus and the Guggenheim (Further tales of the notorious B.I.G.ness)”, Commodification and Spectacle in Architecture, (Ed) William S. Saunders, University of Minnesota Press: Minneapolis and London, pp. 21-33.

Advertisements

About gasmekan

http://archweb.metu.edu.tr/

Discussion

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

Monthly Taxonomy

Categories

Advertisements
%d bloggers like this: