//
you're reading...
cr/theory, history, marxism

“Tarihte olaylar ilkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak tekerrür eder…”

strakhovMarks’ı sosyal ve politik tarihçi sıfatıyla ünlendiren başyapıtı hepimiz biliriz: 1851-1852 yılları arasında kaleme aldığı “Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’i” (The Eighteenth Brumaire of Louis Bonaparte), 1851 coup d’éta’sına ilişkin çarpıcı bir tahlil içerir; özellikle bu süreç zarfında yer tutan siyasi özneler üzerinden, tarih yazımına ilişkin ilginç saptamalarda bulunur. Sol gelenek içerisinde bir tür milat kabul edilen bu kısa ama özlü eserde, Marks’ın Hegel’e atıfla, hepimizin yakın zamanlarda diline pelesenk olmuş ünlü özdeyişi de yer alır. Şöyle buyurur üstat: “Hegel, bir yerde, şöyle bir gözlemde bulunur: bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş: ilkinde trajedi , ikincisinde komedi olarak.”[1] Bu özlü söz sarkastik bir dil içermekle birlikte, tarihsel materyalizmin olmazsa olmaz koşullarından, diyalektiğin yasalarından dem vurur ve özetle, değişimin/dönüşümün koşulları, kuvvetleri ve aktörleri aracılığıyla Marksist tarih yazımının muhteviyatının ne olduğunu bize özetler.

Burada temel meselelere değinmekte yarar vardır: Birincisi, herkes kendi tarihini yapar; bir diğer deyişle, ister siyasi iktidarın özneleri ve isterse gündelik hayatın içerisinde yer alan sıradan özneler olsun, her birey/toplum kendi hayatını yaşamakla muktedirdir – bunun içerisinde kaderciliğin esamesinin okunmadığının, tam tersine bizleri sarmalayan sosyal fenomenlere ve ona başat özgür iradenin özellikle yer aldığını belirtmek gerekir. Ancak tam da bu noktada ikinci önerme gelir: kendi tarihimizi yapmakla birlikte, kendi keyfimize göre ve kendi betimlediğimiz koşullar içinde tarih yapamayız. Marks’a göre, hem geçmişten bize aktarılan sosyal ve siyasi koşullara bağlı bir tarih-yapımı (yazımı) ve hem de içinde olduğumuz/düşürüldüğümüz verilere icazet veren, altında kalan ya da etkilenen koşullara bağıl bir tarih-yapımı (yazımı) söz konusu olacaktır. Aslında hem geçmişe ve hem de o zaman dilimine denk bir tarih-yapımı, zurnanın tam da zırt dediği deliğe denk düşer ve bu noktada Marks, üçüncü önermesini dikkatle yapar: geçmiş kuşakların geleneği gerçekte büyük bir ağırlığa tekabül eder ve şu anı yaşayan kimi öznelerin üstüne amansızca yapışıp kalır. Bu durum aslında bir tür çelişkiye işaret etmektedir; ne denli yeniliğe ve dönüştürmeye yatkın bir pratiği kendimize şiar edinirsek edelim, tarifsiz bir hiçlik ve ölümlü olduğumuzun farkındalığından beslenen kesintisiz bir korkuyla, geçmişin ağırlığı altında ezilmekten ve dolayısıyla geçmişi ısrarla göreve davet etmekten kendimizi alıkoyamadığımız anlar söz konusu olacaktır. Yeri geldiğinde bir tür soytarılığa varmaktan kaçınmadan, altında ezildiğimiz tarihin külliyatına atıf-üstü-atıflar yaparak, kendimizi emniyette hissettiğimiz isimler, semboller, sloganlar ve temsiliyetler üzerinden, öznel tarihimizi öykündüğümüz tarihler aracılığı ile yeniden ve ısrarla konumlandırmaya çabalarız. İşte bu yaman ikircikli durum, Marks’a göre tarih-yapımı açısından çelişkisel ve bir o kadar da marazi bir duruma, yani şizofrenik bir pratiğe denk düşmektedir. Dolayısıyla, bir tür ruh çağırmayı çağrıştıran öykünmeci tarih-yapımının (yazımının) üstesinden ne tür araçlarla gelebileceğimize dair sorular, çok daha önemli olmakta ve salt tarih-yapımı bağlamında değil, tarih-yazımı kapsamında da biz “organik” aydınlara ek görevler bahşetmektedir.

Bunalım (öznel, siyasi, iktisadi, vb.) çağlarında daha da görünür kılınan bu şizofrenik durumun, bir anlamda, “ölü-seviciliğinden” farklı olmadığının altı, özellikle çizilmelidir – geçmişe duyulan akıl dışı retorik ve geçmişin arketiplerine (mekânsal ya da sosyal) duyulan katıksız ideolojik bağ, tarihin tözünü bir fetiş nesnesine indirgeyecek kadar güçlüdür (tarih bu kapsamda bir arzu nesnesine, tarih yazıcılığı ise erotik bir ritüele dönüşmüştür) . Gerçekte bu öylesine güçlü bir bulanıklığa denk gelir ki, zihni anlamda akıl tutulması ve duygusal alamda depresyona varan süreçlerle kaimdir. Bu noktada Marks, özellikle siyasi iktidarı tekelinde toplayan özne(ler) üzerinden trajedi ve komedinin nasıl zuhur ettiğinin izlerini 19. Yüzyıl Fransız tarihine somut göndermelerle bize aktarmaya ve dolayısıyla önermelerini sağlama almaya çalışır. Bizim için de, bu noktada önemli olan, bahsi geçen amca-yeğen Bonaparte’ların iktidarına ilişkin yorumlardır: Marks’a göre, yeğen Bonaparte öylesine çelişkili bir ruh hali içerisindedir ki, şöyle ya da böyle, kimi kez şu ya da bu sınıfı kazanmaya, kimi kez aşağılamaya çalışan ve en sonunda bütün sınıfları kendisine karşı ayağa kaldıran anlamsız bir iktidar görünümündedir. Pratikteki bu kararsızlık, belirsizlik, hükümet işlerinde eleştiriden kopuk buyurgan ve mutabakata tamamıyla kapalı kesin üslupla ve her şeyden öte, körü körüne tarihi öznelerden (bu bağlamda amca Bonaparte) kopya edilen pratiklerle, yeri geldiğinde patetik addedilebilecek karşıtlıklar meydana getirmektedir.[2] Tüm bu çelişkilerin merkezinde ise, yukarıda zikredilen ve tarih-yapımı sürecinde öznede yansıyan/oluşan vehimler yer almaktadır – ancak aynı suda yıkanılamayacağına dair ki, diyalektiğin yasası es geçilmektedir.

Yeğen Bonaparte’ı hokkabazlığa indirgeyen bu sürecin, Marks’ın gerçekte endüstriyel kapitalizmi tahlil ettiği ve dolayısıyla devlet ve burjuvazi arasındaki gizli ya da açık iktidar ilişkisini açığa vurduğu bir risale ve onun da ötesinde bir tarih-yazımı önermesi olduğunu kabul ederek tartışmamızı sonlandırmak yerinde olacaktır. Bütün bunlara karşın, kendi meslek alanımıza dair söyleyeceklerimizin, kente ve mimarlığa, kısacası mekâna dair önermeler de içermesi gerekir. Öte yandan, bu konuda yazılmış ve dahi söylenmiş külliyata değinmek, bu kısa yazımızın içeriğini zorlayacak niteliktedir – yine de görevimizi yerine getirmek adına, örneğin Walter Benjamin’in arkadlarını, David Harvey’in 19. Yüzyıl Paris güzellemesini ve son olarak da, yakın dönemde yayımlanan, Andy Merrifield’ın “yeni kent muamması” tadında kaleme aldığı kitabını, yukarıda tariflenen iktidar sorunsalı bağlamında okumak yerinde olacaktır.[3] Öyleyse, söylenilenleri yinelemek yerine, tarihle ilgili meselemizin bizi doğrudan konumlandırdığının bilgisiyle hareket ederek, “soytarılıkla” “devrimcilik” arasındaki tercihimizi yapmakla yükümlü olduğumuzu, her daim anımsamakla yetinelim: “ bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir: ilkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak.”

Notlar

Bu metin, Arredamento Mimarlık dergisinin, Aralık 2014 sayında yayımlanan metinden derlenerek elde edilmiştir.

[1] Karl Marx, The Eighteenth Brumaire of Louis Bonaparte, Int. Publications: London, 1994.

[2] Eserin Türkçe meali için: http://www.kurtuluscephesi.com/marks/18brumaire.html

[3] Konuyla ilgili Yirminci Yüzyılın hülasası niteliğinde retrospektif bir okuma yapmak gerekirse, eğer: Walter Benjamin The Arcades Project, Belknap Press: New York and Massachusetts, 2002; David Harvey, Paris, Capital of Modernity, Routledge: New York and London, 2003. Andy Merrifield, The New Urban Question, Pluto Press: London, 2014.

Advertisements

About gasmekan

http://archweb.metu.edu.tr/

Discussion

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

w

Connecting to %s

Monthly Taxonomy

Categories

Advertisements
%d bloggers like this: