//
you're reading...
agency, cr/theory, deneme, marxism

Çokluk, Özgürleşme ve Kolektif Arzu: MOBBİG 39 Üzerine Dokundurmalar[1]

yeni.adamDilbilgisi dağarcığıyla bakıldığında, açılış panelinin temasını yapan “Bağımsızlaştırıcı Birliktelik” gerçekte içsel bir çelişkiye, paradoksa haiz ve üzerine derinlemesine tahlillerin yapılması gerekiyor – dolayısıyla bu noktada görevimin, bu ve benzeri çelişkilere değinmek ve bu çelişkilerin yaratıcı kapasitelerine dair söz söylemek olduğunu belirtmeliyim. Panelin başlığı paradoksal çünkü, tekil ve bireysel anlamda ayrışmış durumların ya da öznelerin birlikte hareket edebilme hallerine, dolayısıyla öznel-kolektif gerilimine işaret ediyor. Bu noktadan bakıldığında MOBBİG 39’un üst-teması “çokluk” kavramının da rastlantısal olmadığını ve dolayısıyla bu minvalde yapılacak tartışmaların da hızlıca yabana atılmaması gerektiğini belirtmek isterim. Öncelikle, “çokluk”, “bağımsızlaştırıcı praksis” ve “kolektif” fenomenlerini bir arada tutacak, üst-perdeden bir okumaya ihtiyacımız olabilir; bu kapsamda Haziran 2014 tarihinde, Mesele dergisinde yer alan bir mülakata özellikle dikkat çekmek isterim. Michael Hardt’la gerçekleştirilen bu mülakatın başlığı “Çokluk Örgütlenmek Zorunda” ve tam da yukarıda zikrettiğim türden içsel bir çelişkiye parmak basarak, “Gezi Parkı” olayları, “İşgal Evleri” ve “Forum”lar üzerinden yakın dönem siyasetimizin hal-i pür melaline ışık tutacak açıklamalarda bulunuyor.[2]

Aslında, Michael Hardt ve Antonio Negri’nin çalışmalarına çoğumuz vakıfız: dilimize de çevrilen triloji ise, burada sözü edilmesi gereken bir içeriğe haiz – bu noktada, MOBBİG’e dair yorumlarımızı, adı geçen üç temel esere göndermeyle ve analojiler yaparak biçimlendirmek iyi bir yöntem gibi duruyor.[3] İkilinin, yoğun bir tezahürata maruz kalan ilk eseri, Türkçeye “İmparatorluk” diye çevrildi ve içerik olarak, yeni tip emperyalist siyasanın niteliklerini uzun uzadıya anlatıyor (Empire, 2001). Hemen akabinde yayımlanan ikinci eserleri “Çokluk” diye çevirebileceğimiz “maltitude” kavramından hareket ederek, bir başka paradoksa dikkatimizi çekiyor: savaş ve demokrasi (Maltitude; War and Democray in the Age of Empire, 2005). Bu üçlemenin son eseri ise, Türkçeye “Ortak Zenginlik” diye aktarılan “Commonwealth” (2011). Dolayısıyla aynı teorik iz üzerinden yol alarak, “MOBBİG’e dair yorumlarımızın muhteviyatını, özellikle “örgütlenme” ve “kurumsallaşma” kavramlarına atfen doldurabilmek olası mı?”, diye sormak ve şansımızı bu minvalde denemek isterim.

Aslında Hardt ve Negri’nin çok daha geniş bir çerçeveden meseleye yaklaştıklarını biliyoruz: özellikle “İmparatorluk” kitabı, günümüz egemen siyaset biçimlerine takılı toplumsal mekanizmaların ne olduğu ve bu mekanizmalar sonucu oluşan sorun yumağının, örneğin “çokluk” kavramı ile nasıl aşılabileceğine dair önermeler içeriyor. “Çokluk” üzerine yoğunlaşmadan önce, bu kavramın altlığını yapan yeni siyasanın röntgeninin çekilmesi elzem: bununla birlikte, kapitalist üretimin temel çelişkileri üzerine uzun-uzadıya yorumlarda bulunmak bu aşamada doğru olmayacaktır. Dolayısıyla sadece, neo-liberalizmin marazi bir biçimde bize yamadığı iki sahte vaatten bahsetmekle tahlilimize başlayalım– eşit ve adaletli ekonomik gelişme ve genişleyen özgürlük alanımız. Biz her iki vaadin de tutmadığına yakinen şahitlik ettik: küresel bir varsıllığın, salt iktisadi anlamda değil, her alanda oluşacağına dair “fantazmagorik” kabullerle hareket eden üretim/birikim rejimi, tam tersine, sermayedar eliti ile geride bırakılanlar arasına bertaraf edilmez bir uçurum üretti. İktisadi gönencimize takılı beyhude beklediğimiz özgürlüğümüz ise, hegemonik ilişkilerle yerle yeksan edildi. Tam da bu noktada geriye dönüp baktığımızda, örneğin YÖK benzeri örgütlenmelerin yukarıda zikrettiğimiz türden daralmanın aracısı konumunda olduğunu tespit ediyoruz; üniversitelerin değil mali ve idari özerklikleri, akademik özerkliğinin bile zabt-u rabt altına alındığını görmezden gelemeyiz – verdiği dersin içeriği/külliyatı nedeniyle disiplin soruşturması geçiren bilim insanlarımızı anımsamamız burada yeterli olacaktır. Yukarıda zikredilen vaatlerin yerine getirilemeyeceğini yeteri kadar müşahede ettik; dolayısıyla, üniversitelerin içine düşürüldüğü durumların ve akademik kurumlara ıslah edilmesi ya da hizaya çekilmesi gereken bir yapılanma olduğu zannıyla yaklaşan siyasetin külliyen ret edilmesi doğru bir başlangıç olabilir. Yukarıda atfettiğimiz mülakatta da Hardt, “neo-liberalizmin fikren öldüğünü” belirtiyor; ancak O’na göre, “fikren ölmüş olması onu daha az tehlikeli kılmıyor, ölüyü gömmek gerekiyor..!” Bu baptan ilerlediğimizde YÖK’ün cisminde tezahür eden bir tür siyaseti ve ona bağıl “homojenize” edici aygıtları nasıl toprağa verebiliriz, henüz bilemiyoruz. Öte yandan, bu saikle hareket edilmediği sürece, küresel ölçekte cereyan eden temel çelişkileri değil bertaraf etmek doğru konumlandıramayacağımızı da bilmemiz gerekir. Üniversitelerde zuhur eden ve özerklik alanlarını hizaya sokan bu siyasetin altlığını yapan çelişkilerin – emek-sermaye çelişkisinden cinsiyet çelişkilerine (homofobik bakma biçimleri, paternal ast-üst ilişkileri, eril dil ve söylemler…) ve hatta ırksal-mezhepsel çelişkilere kadar uzanan geniş bir çeşni olduğunu bilerek ve kabullenerek – doğrudan MOBBİG benzeri mimarlık örgütlerinin tözünü yaptığını söylemek fazla iddialı olabilir; öte yandan, bu çelişkilerin yer tutmadığına dair bir değerlendirme de aynı derecede safdillik olacaktır. Kısacası, MOBBİG ya da mimarlık okulları özelinde, tüm bu çelişkileri görünür kılacak refleksleri geliştirmemiz ve farklı alanlarda mücadele etmemize yarayacak çoğulcu bir siyaset ve dili üretmemiz beklenmelidir.

Hardt, Gezi Parkı değerlendirmesini yaparken, olaylara iştirak eden öznelerin birlikteliğine dair yorumlarda bulunur ve bileşenlerin homojen bir yapı üretip üretemediklerini sorgular. Yanıtın, şu an için ne olduğunu bilememekle birlikte, yöneltilen sorunun doğruluk içerdiğini belirterek işe koyulmamız gerekir. Bu noktada, ne mimarlık okullarının ne de onu tek bir çatı altında görünür kılan MOBBİG’in homojen olmadığı saptamasını, özellikle yapalım; bunun da ötesinde, iletişim grubunun birleşmiş bir yapı ihtiva etmediğinin de altını özenle çizelim– zaten, “şu kadar sayıda okul mevcuttur” türünden istatistikler, bizim birleştiğimizi belgelemiyor. Kısacası bu noktada, MOBBİG ya da benzeri birlikteliklerin bir başka tür “yığın ya da kümelenme” olduğu varsayımı üzerinden, bu toplantının üst-temasını yapan “çokluk” kavramına değinmek, neredeyse bir zorunluluk: Hardt ve Negri’nin “Çokluk” (Maltitude) başlıklı eserinde dile getirdiği gibi, tekil öznelerin özgürlük alanlarını güvence altına alan kolektif bir ortaklaşma ve mutabakatın varlığına inanmak zorundayız; üstelik bunun, afaki, soyut bir arzu nesnesi olmadığına iman ederek. Dolayısıyla, kolektif dünyanın nasıl yaratılabileceğine dair somut önermelerde bulunarak yeni tür örgütlenme biçimlerini denemekle yükümlüyüz – ne de olsa, “çokluk” aynı zamanda örgütlenmek isteyecektir. Uzun erimli ve tekil özneler arasında bağdaşık ilişkiler kuran ve bu ilişkileri düşeyde değil yatayda sürekli kılan örgütlenmelerin, arzu edilen çokluğu yaratacağı iddia edilebilir. Tam da bu noktada, tekillikler arasında zuhur eden çok-yönlü ve çok-katmanlı ilişkilerin, talep edilen “kolektif kanaatlere” ve “mutabakatlara” yol vereceğini de ekleyelim.

Sanırım bu noktada, “kolektif kanaat” ve “mutabakatların” altlığını yapan, kısacası çokluğu zedelenmeden bizleri ortak paydada buluşturan şeyin ne olduğunu anlamakla yükümlüyüz – o zaman soruyu doğru koyalım: Türkiye’de konuşlu mimarlık okullarını bir arada tutacak, düzenleyici ortak normlar ve pratikler neler olmalıdır? Bu soruya rahatlıkla Ortodoks bir yanıt verebiliriz; “yeni bir demokrasi talebi”. Yukarıda zikrettiğimiz her iki eksikliğin, gönencimiz ve özgürlüğümüzün tekrar-tekrar tespit edilmesinde yarar bulunmaktadır: bu eksikliklerin, kurumlarımıza dayatılan bir tür marazi demokrasiden kaynaklandığının idrakiyle, içine hapsolduğumuz siyasetin yetersiz, yozlaşmış ve hastalıklı olduğunu söylemek ve başka bir demokrasiyi her daim arzulamakla yükümlüyüz. Burada arzulanan şeyin, şeffaflığı, paylaşılmış yükümlülük ve sorumlulukları ve demokratik yönetim anlayışını ihtiva ettiğini bilerek yol almalı ve hegemonik yapılanma ve ilişkilerin bize dayattığı yaptırımları, yönetme biçimlerini, kısacası yarı-akademik pratikleri ret ederek sözümüzü söylemeliyiz. Kısacası, “kolektif kanaate” ve “mutabakatlara” erişimin, sözde-temsili demokratik teamüller üzerinden değil, doğrudan katılımı öncelikli gören ve tekillikleri ve tekillerin özerk alanlarını zedelemeyen demokratik yapılanmalar/örgütlülüklerle kaim olacağını kabul etmeliyiz. Bütün bu süreç içerisinde, paradoksal görünmekle birlikte yeni bir tür demokrasi talebimize meşruiyet kazandıracak bir pratikten de söz etmek gerekir: “kurumsallaşma”. Hardt ve Negri’nin “çokluk” tartışması içerisinde özellikle yer verdiği; ancak çoğu zaman yanılsamalı pratiklerle adeta körleştirilen kurumsallaşma kavramına, bu noktada kısaca değinelim. Kurum sözcüğünün, özellikle Türkiye siyasetinde “pejoratif” bir anlam ihtiva ettiğini hepimiz biliyoruz – devletin ceberut yapısının her tür kurumun içinde/üstünde yer alması, kurum ve bürokrasinin birbirinin yerine geçer uygulamalara dönüşmesi, vb. Dolayısıyla, kurumları bürokratik bir yapı olarak değil de; düzenlenmiş siyasal bir biçim olarak görerek işe başlamalıyız. Şüphesiz ki, bu tür bir bakma biçimi, merkezi karar verme yapılarının ilga edildiği, liderlerin alaşağı edildiği, devrimci olmasa bile reformist süreçlere gereksinim duyacaktır – bunun bizi, demokrasi tartışmasına geri götüreceğini kestirmek zor olmasa gerek. YÖK’ün uhdesinde zuhur eden ceberut iktidarın ilga edilmesi, alaşağı edilmesi bugünden yarına mümkün olmayabilir; öte yandan, içinde barındığımız ve bir tür siyasal mikro-kozmos addedilebilecek mimarlık okullarında, yukarıda kısaca değinilen “demokrasi pratiklerini hayata geçirebilmemizin önündeki engeller nasıl aşılabilir?”, mealindeki sorularımızı yinelemekle yükümlüyüz. Kısacası, “tekil öznelerin gönenci ve özgürlüklerini gözeterek, “kolektif kanaatler” ve “mutabakatlara” erişebilmek için uzun erimli bir siyasal güç edinimi olası mı?” diyerek yol almamız gerekecektir.

Mimarlık okullarında mevcut, özgürleştirici bir kapasite olduğunu söyleyebiliriz; ancak bu kapasitenin nasıl toplumsallaştırılması gerektiğine dair sorularımızın da her daim olmasında yarar bulunmaktadır. Özellikle, kendi hücresine hapsolmuş akademik ortamların ve “kıymeti kendinden menkul” akademik söylemlerin toplumun farklı sınıfları ile nasıl irtibata geçeceğine dair öngörülerimizin olması gerekir. Yöntemsel olarak, yerleşik, hiyerarşik yapılanmalardan uzak durulmasına dikkat edilmelidir. Bu noktada, örneğin MOBBİG ve mimarlık/tasarım okulları dekanları örgütü (MİDEKON) arasında süregelen diyaloğun formuna özellikle dikkat çekmek isterim: Son dönemlerde, neredeyse MOBBİG toplantılarında üretilen kolektif kanaatlerin, yukarıda zikredildiği üzere, paternal ilişkileri yeniden–üreten ve hiyerarşik yapılanmalara meşruiyet kazandıran bir dile ve yönteme evirildiği görülmektedir – eğer MİDEKON’u bir amir örgüt olarak addederseniz, kısa sürede rıza göstererek, özgürlük alanınızı kendi ellerinizle daraltmaya başlarsınız. Aynı gerekçeyle, MOBBİG-Mimarlar Odası arasında oluşturulan ittifakın, Oda’ya yerleşik düşey yapılanmayı bertaraf edecek bir minvalde sürdürülmesi beklenmelidir. Kısacası MOBBİG, bir çokluk tipi örgütlenme olarak var olmak istiyorsa, salt kendi içinde değil, diğer örgütlerle olan ilişkisini de yatayda aramakla yükümlüdür. Bunun zor ve gerilimli olduğunu kabul etmekle birlikte, geleneksel örgütlerle kurulacak diyaloğun ilksel beklentisi, bürokratik, hiyerarşik ve paternal ilişkilerden vazgeçilmesi yönünde olmalıdır.[4]

Ortak zenginliğimizi (Commonwealth) nasıl edineceğimize dair soruyla, Hardt ve Negri’ye bir kez daha kulak verelim ve sunumumuzu sonlandıralım. Belki de bu noktada, bir kez daha başa dönmek ve ilksel kabulü anımsamak iyi olabilir: “çokluk demokrasinin temelidir”. Dolayısıyla, demokrasinin bir seçim siyaseti değil, eşit ve özgür katılımı önceleyen, aktif bir siyasetin kendisi olduğunu kabul ederek, kolektif öz-yönetim aracılığı ile bu siyasetin nasıl yürütüleceğine dair yöntemler geliştirilmesinde yarar bulunmaktadır. Ancak bunu yaparken, metnimizin ilk satırlarında zikredilen tekil ve kolektif arasında süregeldiği varsayılan paradoksun sorgulanması ve varsa bu gerilimin giderilmesi iyi olabilir; çünkü bireysel hak ve özgürlüklerle kolektif kanaatler ve mutabakat arasında süregelen bu çatışmalı durumun aşılması, salt bu oturumun doğru yönlendirilmesi bağlamında değil, “çokluk” tartışmasının doğru konumlandırılması kapsamında da önemli durmaktadır. Sanırım, Hardt ve Negri’nin, “özgürlük bireysel değil kolektif bir kavramdır” şiarındaki açıklamasının, tam da bu noktada yol gösterici olduğunu söylemek, fazla abartılı olmayacaktır: “Kolektif bir yetki edinimi ve irade kullanımından bahsettiğimiz her durumda, özgür irade ve vicdan gözetilerek kolektif bir özgürlük alanının geliştirilebileceği iddia edilebilir.” Bu oturumun başlığının “Bağımsızlaştırıcı Birliktelik” olduğunu bir an için bir kez daha anımsayalım ve yerine “kolektif özgürlüğü” koyalım. Sonuç olarak, kolektif özgürlüğü aramak ve tesis etmekle yükümlüyüz; ancak bunu yaparken, düzenleyici pratikleri ve hepsinden önemlisi, demokrasi ve özgürlüğe ilişkin kolektif reflekslerimizi geliştirmekle sorumlu olduğumuzu anımsamamız ve bu görevimizi içselleştirmemiz beklenmektedir. Kolektif kararlar alabilen, kolektif akla haiz bir örgütlenme, özgürlüğümüz için yeterli olacaktır; öte yandan bunu gerçekleştirirken, çokluğun tekillerle, tekil özneyle bir aradalığını gözeten kolektif bir duruştan ve bu duruş için gerekli olan düzenleyici normlardan her daim dem vurmak ve dolayısıyla yola koyulmak önemlidir. Tüm bu söylediklerime ilaveten, tartışmamı iki önemli ve kısa saptamayla bitirmek isterim. Birincisi, düzenleyici normların “ortak ahlak” ile ilintili olmadığının özellikle altının çizilmesi icabet eder: eskilerin belirttiği gibi: “sizin dininiz size benim dinim banadır.” İkinci olarak, Mesele dergisinde yer alan mülakatta Hardt’ın müstehzi bir tavırla belirtiği gibi: artık, “ölüyü gömebiliriz…”

Notlar

[1] MOBBİG toplantıları (Mimarlık Okulları Bölüm Başkanları İletişim Grubu) Mayıs 2014 tarihinde ODTÜ’de gerçekleştirilen MOBBİG 38 birlikteliğinde gerek içerik ve gerekse format olarak önemli bir kırılmaya uğradı – bu bilinçli tercihin arka planında ise, örgütün kendisini yineleyen bir yapıya ve dolayısıyla yeni sözlere görece kapalı bir içeriğe evirilmesi, önemli bir eleştirel güç olarak kayıtlara geçti. İstanbul Bilgi Üniversitesi Mimarlık Bölümü ev-sahipliğinde 06-07 Kasım 2014 tarihlerinde gerçekleştirilen MOBBİG 39 toplantısı, bu bağlamda, bir önceki toplantıya paralel bir biçimde, yeni arayışlara imkan tanıyan bir formatta gerçekleştirildi. Bu metin, “Bağımsızlaştırıcı Birliktelik” temalı açılış panelinde gerçekleştirilen sunumun gözden geçirilmiş halidir.

[2] Michael Hardt, “Çokluk Örgütlenmek Zorunda”, Mesele Dergisi, Haziran 2104. http://meseledergisi.com/2014/06/michael-hardt-cokluk-orgutlenmek-zorunda/

[3] Michael Hardt and Antonio Negri, Empire, Harvard University Press: Massachusetts, 2001; Michael Hardt and Antonio Negri, Maltitude; War and Democracy in the Age Empire, Penguin Books: New York and Landon, 2005; Michael Hardt and Antonio Negri, Commonwealth, Belknap Press: Massachusetts, 2011.

[4] Bu konuya ilişkin öncül tartışmalar için: https://gasmekan.wordpress.com/2014/06/08/basat-mimarlik-egitimleri-olasi-mi-101-mobbig-38in-ardindan-alintilamalar1/

Advertisements

About gasmekan

http://archweb.metu.edu.tr/

Discussion

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

Monthly Taxonomy

Categories

Advertisements
%d bloggers like this: