//
you're reading...
cr/theory, deneme, praxis, urban

Bağlamsalcılık ve Küreselleşme Döngüsünde Eleştirel Bir Okuma: Özgürleştirici Kentsel Praksis[1]

man.woman

[George Hoyningen-Huene, 1900-1968: Divers, 1930]

“Kentsel çalışmalar” başlığı altında faaliyet gösteren akademik ya da mesleki çevrelerin yaygın ve bir o kadar da etkin olduğu bir döneme tanıklık ediyoruz. Şehirlerin, doğal, fiziksel ya da tarihsel kimi niteliklerinin paylaşılmasının ötesinde; kentleşme, kentlilik, kentli hakkı, kentsel siyaset ve benzeri anahtar sözcüklerle ve güncel meseleleri mekâna atfederek tartışmaya açan bu merkezlerin önemi, hepimizin malumu. Bütün bunlara karşın, tüm bu entelektüel ortamlarda süregelen tartışmaların, temelde iki eksen üzerinden yapılandırıldığı iddia edilebilir. Birinci eksende, büyük genellemelerden kaçınmayan teori temelli araştırmalar söz konusudur: özellikle, kentsel mekânın üretimine dair süreç ve yöntemler ile kapitalist üretimin nesnel koşulları arasında yakın akrabalıklar kurularak, küresel ölçekte genel geçer bir söylem ön plana taşınmaktadır. Bu tür araştırmaların önemli olduğu yadsınamaz; öte yandan, evrensel bir kentleşme kabulü ve mekânsallaşma arketipi üzerinden sürdürülen bu bakışın, şehre dair kimi öznel nitelikleri zaman-zaman es geçtiği ve baskılayarak değersizleştirdiği söylenebilir.

Eş zamanlı olmak kaydıyla, ikinci bir eksenin yukarıda zikrettiğimiz araştırma odaklarını işgal ettiği; günümüz kentleşme süreçlerine ilişkin meta-kuram ve meta-dillerin neredeyse dışlanarak, salt odaklanan şehrin öznel koşulları üzerinden ve yeri geldiğinde indirgemeci yöntemlerden imtina edilmeden araştırmaların sürdürüldüğü de görülecektir. Bu noktada, farklı disiplinlerin meşrebine bağlı kalmak kaydıyla, aşırı-bağlamcı okuma yöntemlerinin zuhur ettiği merkezlerden ve yeri geldiğinde de tarihselci kalıpların yerleşik kılındığı akademik çevrelerin egemenliğinden bahsetmek olasıdır. Bütün bunlara rağmen, yukarıda kısaca betimlenen iki eksen vasıtasıyla, birbirinden neredeyse bağımsız yürüyen, “evrenselci” ve “tikelci” (parçacı) yöntemleri yeniden ve yeni bir “mekânbilim” aracılığı ile hemhal edebilen kentsel okumalar, söz konusu olabilir mi? Bu sorunun yanıtının çok kolay olmadığının ayırdındayız; ancak tartışmamız, “diyalektik kentlileşme” argümanını gündeme taşıyarak, kentsel çalışmalar kapsamında örgütlenen araştırma merkezlerinin içeriğine dair eleştirel bir yorum getirmeyi amaçlamaktadır. Kapitalist şehirlerde süregelen sosyal mücadeleye öncelik vermek kaydıyla tartışmamız, gündelik hayat ve küresel dinamikleri eş-zamanlı tahlil eden bir “özgürleştirici kentsel praksis”in ip-uçlarını arayacaktır.

Burada üç anahtar sözcüğün öne çıktığı değerlendirmesi yapılabilir: birincisi mekânbilim, diğeri diyalektik kentlileşme ve sonuncusu ise, özgürleştirici kentsel praksis. Bu kavramlar üzerinden ilerlemek ve her kavramın felsefi ve siyasi arka planını anlamaya çalışmak yerinde olacaktır diye düşünüyorum. Birinci anahtar sözcüğümüze dönersek eğer; mekânbilim sözcüğünün gerçek anlamıyla kentsel tartışmalar literatürüne girmesi, bildik bir isim ve bildik bir eser vasıtasıyla olmuştur. Özgün diliyle 1970’de basılan ve daha sonra İngilizceye çevrilen ve çağına göre devrimci bir nitelik içeren bu yazım, Fransız düşünür Henri Lefebvre’in “Urban Revolution” başlıklı temel kitabıdır.[2] Dilimize de yakın dönemde “Kentsel Devrim” başlığıyla çevrilen bu eser sadece Ortodoks Marksist mekân tartışmalarını revize etmez, büyük bir kırılmanın yaşandığı ve özellikle 1960’lar Kıta Avrupası ve dahi Kuzey Amerika’da süregelen ve neredeyse egemen kılınan kentsel üretim ve akabinde olgunlaşan kentsel başkaldırılara dair de derinlemesine tahliller içerir. Bu tahlilin temelinde şehir olgusundan “kentli/kentsel topluma” doğru uzanan tarihsel bir okuma yer alır. Bununla birlikte Kentsel Devrim’i bizim için daha da anlamlı kılan, hem epistemik (bilgi-kuramsal) ve hem de metodik (yöntem-bilimsel) bir önermede bulunmasıdır. Adı geçen düşünürün önermesi bilgi-kuramsaldır; çünkü, şehir dediğimiz fenomenin neme-nem bir yer olduğu sorusunun ötesinde, kentsel bilginin kaynaklarını sorgular – yeri geldiğinde de ontolojik tartışmalardan imtina etmez. Burada önemli bir noktaya özellikle değinmemiz gerektiğine inanıyorum: Lefebvre’e göre, kente dair tahlillerimizin özünü oluşturacak sorular, yanılsamalı olduğunu iddia ettiği pozitivist ve ampirist epistemik dünyalardan mutlaka kurtarılmalıdır. O’na göre, Aydınlanmanın kalıtsal ve fakat tarihsel anlamda “marazi” iki bakma biçimi; yani her şeyi evrensel geçerliliği olan nesnellikte arayan pozitivist episteme ile beraberinde türeyen, olguları deneysel sabitlere, dolayısıyla sayılara ve istatistiklere indirgeyen ampirist epistemenin, tamamıyla savuşturulmasa bile ıslah edilmesinde yarar bulunmaktadır.[3] Zaten yaklaşık 200 sayfalık bu kısa eserin özünü, bir ıslah etme denemesi olarak yorumlayabilmek de olasıdır – kimi yakın dönem düşünüre göre bu kitap, Lefebvre’in yapısalcı ve post-yapısalcı salınımı olarak da değerlendirilebilir.[4]

Bu noktada Henri Lefebvre’in birincil önermesine yeniden dönelim; “yakın dönemde olgunlaşan geç-kapitalizm (ya da endüstri sonrası kapitalizm, esnek-kapitalizm, vb.) tamamıyla yeni bir toplumsallık inşa etmiştir; bu sürecin sonucunda türeyen yeni durumun adı “kentli/kentsel toplumdur”. Önermenin arka planını uzun uzadıya tartışmak, bana ayrılan süreyi zorlayacaktır; bu nedenle, yukarıda zikrettiğimiz pozitivist ve ampirist epistemelerin, bu yeni fenomeni anlayabilmek için yeterli olmadığının altını çizerek, tartışmamıza devam etmemiz iyi olabilir. Zaten düşünüre göre de bu yeni fenomen, “kara-kutu (black box) ya da kör-nokta (bilind field) ” olarak adlandırdığı bir bilinmezliğe işaret etmekte ve dolayısıyla ıslah edilmiş ya da yeni epistemik duruşları da göreve davet etmektedir. Kara kutu ya da kör noktanın, salt bir imge ya da metafor olarak kullanılmadığının altını burada özellikle çizmek gerekir: kentsel fenomenin öznel ve nesnel koşulları eş zamanlı ihtiva etmesi nedeniyle semantik tartışmalarından kurtulmamız önerilmektedir. O’na göre, bu bilinmezlik durumu salt kör-karanlıklarda kaldığımız ve dolayısıyla yeteri kadar veriye erişmememizden kaynaklanmaz; paradoksal olarak, gördüğümüz şeyin yanılsamalı bir görüntü olduğunun bilincinden koparılma anımız, tam da bu bilinmezlik durumuna denk düşmektedir. Bir başka deyişle, gördüğümüzü sandığımız nesne ile, o nesneyi barındıran bağlam arasındaki kopuş/örtüşmezlik, bizim o şehre dair bilgimizin iktidar tarafından (ki burada iktidarın kapitalist sınıf ve devlet olduğunun ayırdıyla) eğilip-bükülmesi sonucu oluşmaktadır – burada Lefebvre’in Althusser’in ön-ayak olduğu ideoloji, ideolojinin aygıtları ve ideolojinin yeniden-üretimi tartışmalarına göz kırptığının belirtilmesinde yarar bulunmaktadır.[5] Dolayısıyla, bizim için önemli olan; ilk olarak bu yanılsamalı görme halinin farkındalığı ve ikinci olarak da henüz eğilip-bükülmemiş asal bilgiye erişimin olanakları, olmalıdır.

Hiç şüphesiz ki, bizlerin de eleştirmekten geri kalmadığı pozitivist ve ampirist epistemeler yukarıda kısaca zikrettiğim soruları yanıtlayacak enginliğe haiz değildir. Haiz değildir çünkü, neredeyse endüstriyel kapitalist saiklerle eş-zamanlı bir meşruiyet kazanan her iki gelenek, kapitalist üretimin harcı konumundadır; dolayısıyla, zihinsel ve sosyal marazi koşulları giderici yeni tahlil ve yöntemlere gereksinim duyulmalıdır. Özellikle tam da bu noktada, kentsel fenomenin yeniden anlaşılması ve kentsel mekanın soyut ve sadece nesneleri barındıran bir boşluk olduğuna dair ki kabullerin sorgulanması iyi olabilir. Kentsel fenomen mekânın tözünde yer alan tarihi ve sosyal kuvvetlerin, gerilimlerin ve çatışmaların mantığı ve diyalektiğinin doğru konumlandırılmasıyla anlaşılabilecek bir karmaşıklığa, çok-boyutluluk ve çok-katmanlılığa sahiptir. Bu noktada, özellikle 19. Yüzyıldan bu yana meşru birer zemin edinen özelleşmiş bilim alanlarının tek başına, örneğin çevre/ekoloji bilimlerinin ya da demografik çalışmaların, sosyolojinin ya da siyaset sosyolojisinin, kır ya da kent sosyolojisinin ya da iktisat biliminin ne bu karmaşıklığı ne de karmaşıklığın diyalektik yapısını tahlil edebilmesinin olasılığı vardır: tam tersine 20. Yüzyıl, özelleşmiş bilim alanlarını öylesine keskinleştirmiştir ki, bu parçalanmış tahliller, konu edinen bilim alanlarının meşruiyetlerini sürdürülebilir kılan söylemlere indirgenmiştir – bu noktada beşeri bilimlerin hasını yapan tarih ve tarih yazımına ilişkin yöntemlerin de benzer marazi sonuçlardan uzak düşmediği, ağır olmakla birlikte iddia edilebilir.

Özetle “Kentsel Devrim” kavramı, kentsel fenomen sorunsalına ısrarla döner: Bu kapsamda, içinde bulunduğumuz koşullarca yeniden-üretilen kentleşmenin “bütüncül” (total phenomenon) olduğu varsayımından hareketle, mekân kavramını edilgen, bir diğer deyişle “yanılsamalı bir yansıma” olduğunu ret ederek işe başlamalıyız. Kentsel mekân, aktif bir ajan/aktör (agent) sıfatıyla donatılmayı beklemektedir. Daha da ötesi kentsel mekân, tarihsel koşullar ve mevcut sosyal kuvvetlerle farklılıklar ihtiva eden zaman-mekânsal bir alan (differential field) olarak kabul görmelidir. Buraya kadar söylediklerimin kısmen de olsa “soyut” ve “karmaşık” bir anlatım ihtiva ettiğinin farkındayım; ancak sadeleştirmek gerekirse, “kentsel fenomenin bütüncül ele alınması gerekmektedir ve bu bütüncül yapı, tekil, parçalanmış ve aşırı uzmanlaşmış bilim dallarınca kavranamayacak kadar karmaşıktır. Dolayısıyla disiplinler-arası eşgüdümü de aşan, neredeyse disiplinler-üstü bir meta-kuram ve dile gereksinim duyduğumuz gerçeği, gün gibi aşikâr. Bütün bunlara karşın sorumuz hala baki; “Parçalı-parçalanmış bir bilgi kümesinden bütüncül bir idrake nasıl ulaşabiliriz? Ya da bütüncül (totality) olarak adlandırdığımız şeyi nasıl tarif edebiliriz?” Yukarıda kısaca değindiğimiz gibi, parçalanmışlığı doğuran nedenselliğin arka planında kapitalist süreç ve saiklerin olduğunu söylemiş; özellikle bilimin, iş-bölümü (division of labor) neticesinde ortaya çıkan toplumsal dinamiklerle uzmanlaşmayı, dolayısıyla farklı kurumsallaşmaları dikte ettiğini belirtmiştim. Sanırım aynı minvalden hareketle, Lefebvre’in “meta-felsefe” kavramına burada bir kez daha yer vermek gerekir. Ona göre de, bütünü anlamaya ve yeri geldiğinde de radikal eleştiriye meyilli felsefenin, özellikle 16. Yüzyıl sonrası, akademik ya da kültürel formlarda kurumsal bir söyleme takılı kaldığı ve dolayısıyla özgül ağırlığından görece sıyrıldığı iddia edilebilir. Bu bağlamda, “kurumsal gelenek ve formlardan kendisini özgürleştirebilen; dönemsel akım ya da söylemlerin üstünde var olabilen bir meta-felsefe, bütüncül bir tahlil yeteneği kazandırabilir mi?” diye sormak yerinde olabilir – bu noktada, sözü geçen meta-felsefenin Marksist bir nitelik ihtiva ettiğinin, sanırım hepimiz farkındayız.[6]

Bu noktada bir kaç konuya daha dikkat çekmek ve sonrasında da sunumun diğer iki anahtar sözcüğüne kısaca değinmek isterim. Yukarıda zikredilen meta-felsefenin, yöntem-bilimsel olarak “diyalektiğe” dayandığını ve kent fenomeninin de zaman-mekân diyalektiği ile kurulduğunu her daim anımsamamız gerekir. Özellikle indirgemeci bazı yaklaşımların, kenti salt mekânsal saiklerle tahlil etmeye çalıştığını ve bu yaklaşımla zamanı bir kuvvet çarpanı olarak es geçtiğini biliyoruz. Benzer bir biçimde, mekânın edilgen nesneler dünyasıymışçasına betimlendiği ve dolayısıyla kentsel mekânın dönüştürücü kimi nitelik ve dinamiklerinin ıskalandığına da şahidiz –bu noktada, bir ek bilgi girmek adına, iki önemli kent-mimarlık kuramcısı Benevolo ve Tafuri’nin tarih yazımına özellikle dikkat çekmek iyi olabilir.[7] Bir diğer önemli konu, bütüncül bir okumanın mekânı bir üst-yapı sorunsalının ötesine taşıdığı ve özellikle ideoloji tartışması kapsamında daha derinlemesine tahlil imkanları sunduğudur:[8] Örneğin Lefebvre, her ne kadar, gündelik hayat ve ideolojinin yeniden-üretimi sorununa Althuserci bir perspektifle yaklaşsa da, kentsel mekânın üretimi ya da yeniden-üretimi meselelerini ideoloji tartışmasının dar terminolojiyle sürdürmez; O’na göre, ideolojik yanılsamanın ne olduğundan çok, özgürleştirici kentsel praksisin izini sürmek, yukarıda özetlenen meta-felsefenin içini çok daha sarih dolduracaktır. Dolayısıyla bu noktada arzulanan şey, ne kentsel yanılsamalar ne devletin yanıltmaya dönük ve muktedir olmak adına örgütlediği dünyası ne de kapitalizmin ısrarla sürdürmeye çalıştığı ve gündelik hayatın kılcal damarlarına kadar işlemiş olan yanılsamalı pratiklerdir. Tam tersine, ısrarla sorulması gereken soru, “tüm bu yanılsamalı dünyaya başat pratiklerin üretimi sürecinde, öncelikle mekân nerede ve nasıl konumlandırılmalı?” olmalıdır.

Sunumun ikinci ve son bölümüne bir başka soruyla başlayalım: Kentsel tahlillerimizde, yukarıda özetlediğimiz türden ve burjuva sınıfı ve devlet marifetiyle yürütülen ideolojik yanılsamalardan uzak ve teknokrat sınıfın kıymet-i kendinden menkul teknik argümanlarından ve meslek erbabınca meşruiyet kazandırılmış söylem ve jargonlardan soyutlanmış bir araştırma aksı oluşturabilmemiz olası mı? Soruya, hiç şüphesiz ki, yukarıda sözü geçen düşünürlerin olumlu yanıt vereceğini kestirebiliyoruz; bununla birlikte, hem tartışmayı daha somut örnekler üzerinden sürdürebilmek ve hem de eleştirel teorinin izinden gelmekle birlikte, görece çağdaş yorumlar yapması hasebiyle, başka bir isimle yolumuza devam edelim: Özellikle, Andy Merrifield’in “Diyalektik Kentlileşme: Kapitalist Şehirde Sosyal Mücadele” başlıklı kitabına kısaca değinmek isterim.[9] Merrifield’ın da benzer bir tartışmayı derinlemesine tahlillerle sürüklediğini; öte yandan, soyut düzlemde bırakılan kimi hassas noktalara, gerçek örneklerden bahisle teorisini geliştirdiğini belirtmeliyim – dolayısıyla bu eserde, meta-felsefeye sözcüğüne referansla altını çizdiğimiz mekânbilimin görece sağlam donatıldığı da iddia edilebilir.

Tam da bu noktada, çok önemli bir noktaya açıklık getirmemiz iyi olabilir: Merrifield’a göre, kentleşme (urbanization) ve kentlileşme (urbanism) arasındaki farkı gözetmek gerekir. Kentlileşme siyasi bir deneyimdir ve son derece dinamik, ancak ağır ve katmerlenerek ilerleyen bir süreç tarafından bağlanır, biçimlendirilir ve tariflenir. Dolayısıyla siyasi deneyim kentlileşme pratiklerine denk düşerken, sözü geçen süreç kentleşmenin tam da kendisidir. Bu bağlamda, yukarıda yönelttiğim sorunun yanıtı, kentleşme içinde değil, tam tersine kentlileşme içinde aranmalıdır; aranmalıdır çünkü kentleşmenin gerçekliği “karmaşık sermaye ve para ilişkileri, büyük-ölçekli bürokratik ve kurumsallaşmış yönetimsel örgütler, teknolojik dinamikler, devasa ulaşım altyapıları, kitleler ve insan yığınları, ticari kümelenmeler, yaygın ve fakat değişken ticaret ağlar ve işlemler” üzerinden sağlanır – bu nispette de, tarihsel ve sosyal kuvvetlerin mekân-zaman üzerindeki baskısı söz konusu olacaktır.[10] Baskının ana nedeni kapitalizm ve son ürün kapitalist kentleşme pratikleri ise, bu baskıya maruz kalan kentlinin gündelik hayatı ve pratikleri üzerinden içini doldurduğu şey kentlileşmeye karşılık gelir. Birincisi, egemen olanın mekânsal tahayyüllerine, diğeri ise sıradan kentlinin mekânsal direnişine tanıklık eder. Tam da bu noktada Merrifield, diyalektik kentlileşme tartışması ile, direnen kentli öznenin mekânsal pratiklerini uzun uzadıya ve fakat özelleşmiş şehirlerde cereyan eden iktidar ve karşı-iktidar gerilimi aracılığı ile açığa vurur – adeta, yukarıda zikrettiğimiz mekanbilimi örnekleyerek.

Sözümüze devam etmek gerekirse: kapitalist kentleşmenin kentlinin/bireyin temel hak ve özgürlüklerini yerle yeksan eyleyen bir niteliği olduğunu biliyoruz; bütün bunlara karşın, paradoksal olarak aynı sürecin farklı öznelerin hayat bulabilmesinin de önünü açtığı iddia edilebilir – tıpkı, geçen sene cereyan eden Gezi Olayları ve yeniden mikro-ölçekte de olsa vücut bulan İstanbul, “Validebağ Korusu” direnişi gibi. Dolayısıyla, kentleşme ve kentlileşme pratikleri arasında süregelen gerilimin sınırlı ve tek yönlü olmadığı; tam tersine, sürekliliği olan çatışma, yüzleşme ve yarışın iktidar ve ötekiler arasında zuhur ettiğini cesaretle söyleyebiliriz. Çelişkisel bile olsa, kentleşme ve şehir –kentleşme ve kentlileşme— arasında süregelen diyalektik süreç bize, kıymetli ip-uçları sunabilecek güçtedir; ancak bu noktada, Merrifield diyalektiğin kimi vasıfları üzerine özellikle not düşer:

Öncelikle şehirlerin alttan-üste (bottom upward) doğru tahlil edilmesi zorunluluğu vardır; sokaktan, kentsel kamusal mekândan, gündelik hayattan başlayarak, kenti kuşatan üst-ölçekli kentleşme pratiklerini, her şehrin bağlamından dem vurarak, çözmek öncelikli olmalıdır. Ancak bu surette, yerel ve küresel saiklerin hem teorik ve hem de siyasal tahlilleri eş-zamanlı yapılabilecektir.

İkincisi, kentsel mekânın gerçek anlamıyla siyasi bir çatışma zemini olduğunu idrak etmek; ancak bu sürecin her zaman ilerleyici ya da devrimci (progressive) olamayacağını da kabullenmek gerekir. Her daim, haklı olanın kazanamayacağının farkındalığı, bu noktada çok önemlidir; dolayısıyla bize düşen, hak ve hukukumuzu koruyabilmek adına ve fakat özellikle mekânın etkin aracılığı ile, bu çatışmanın tarafı olabilmektir.

Son olarak, şehrin metafizik bir doğası olduğu da iddia edilebilir – her ne kadar içerdiği ontoloji nedeniyle, metafizik sözcüğünün çok tehlikeli olduğunu kabul etmekle birlikte. Günümüz kapitalist kentleşme ve sokakta barınan özgürleştirici kentlileşme pratikleri arasında vücut bulan çatışmanın, Merrifield’ın sözcükleriyle, “diyalektiğin”, belirsiz, kaypak ve birden fazla açıklamayı barındıran çoklu bir yapısı olduğunu kayıt altına almamız iyi olabilir. Bu belirsizliği gözeterek, şehirler üzerinden tahlillerimizi yürütmekle yükümlüyüz.

Son olarak; Merrifield’ın Baltimore, Liverpool, Los Angeles ve New York benzeri şehirler üzerinden sürdürdüğü tahlilleri, kendi sözcükleriyle bir praksis felsefesinin arayışı gibidir: O’na göre, diyalektik kentlileşme “kentsel praksis” sorusuna yanıt arar; üstelik şehrin kanı ve etine bürünmüş bir gerçekliği ihtiva edebilecek kadar, gündelik hayatı ve gerçek insanları bu yanıtın asal öznesi yaparak. Tam da bu noktada, sorumuzu bir kez daha yineleyerek sunumumuza son verelim ve tabiatıyla başa dönelim: “özgürleştirici bir kentsel praksis olabilir mi?

Notlar

[1] Bu metin, KOÇ Üniversitesi ve VEKAM’ın işbirliği ile hazırlanan ve 31 Ekim 2014 tarihinde Ankara Vehbi Koç Bağevi’nde gerçekleştirilen, “Üniversiteler ve Kent Araştırma Merkezleri Sempozyumu” kapsamında yapılan sunumdan derlenmiştir.

[2] Henri Lefebvre, The Urban Revolution, Trans. Robert Bononno, University of Minnesota Press: Minneapolis and London, 2003.

[3] Max Horkheimer and Theodor W. Adorno, Dialectics of Enlightenment, Continuum International Publishing Group: New York, 1976.

[4] Andy Merrifield, “Henri Lefebvre, Urban Revolution,” Metromarxism; A Marxist Tale of the City, Routledge: New York and London, 2002:71-92.

[5] Louis Althusser, On the Reproduction of Capitalism: Ideology and the Ideological State Apparatuses, Trans. G.M. Goshgarian, Verso: London and New York, 2014.

[6] Karl Marx, On Historical Materialism, Lawrence & Wishart Ltd: New York, 2000.

[7] Manfredo Tafuri, Architecture and Utopia; Design and Capitalist Development, Trans. Barbara Luigia La Penta, The MIT Press; Massachusetts and London, 1988; Leonardo Benevolo, History of Modern Architecture, Volume I: The Tradition of Modern Architecture, The MIT Press: Cambridge-Massachusetts, 1977.

[8] Bu noktada amacım ne ajan-yapı ne de alt-yapı ve üst-yapı ikililiği üzerinden sosyoloji ve eleştirel teorinin temel sorunlarına uzun uzadıya değinmek; ancak, Ortodoks Marksist teorinin eleştirisi, özellikle bu ikili yapılanmalarda süregelen diyalektiği yeniden kurmak üzerine yoğunlaşmıştır. Yukarıda sözü geçen düşünürlerin de benzer saiklerle hareket ettiği ve özgün Marx yazımına dönerek bu sorunsalı aşmaya çalıştığı bilinmektedir.

[9] Andy Merrifield, Dialectical Urbanism; Social Struggles in the Capitalist City, Monthly Review Press: New York, 2002.

[10] Andy Merrifield, ibid. p.9.

Advertisements

About gasmekan

http://archweb.metu.edu.tr/

Discussion

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

Monthly Taxonomy

Categories

Advertisements
%d bloggers like this: