//
you're reading...
public, urban, yorum

Mülakat!*

[Kapitalist saiklerle kentler, yıkım ve yeniden-yapım arasında süregelen kısır bir döngüyle heba ediliyor: Bu döngü salt mekânsal değil sosyal sorunları da kalıcı kılıyor.]

[Kapitalist saiklerle kentler, yıkım ve yeniden-yapım arasında süregelen kısır bir döngüyle heba ediliyor: Bu döngü salt mekânsal değil sosyal sorunları da kalıcı kılıyor.]

Başlarken: “Dolayısıyla, inşaata dayalı iktisadi modelin gözden geçirilmesi ve özellikle İstanbul ve Ankara gibi kentlerin bu kısır döngüden kurtarılması gerekiyor. Amacım, tamamıyla karamsar bir tablo çizmek değil; ancak eğer 2023 hedefi ulusal gönencimize yönelik stratejik bir hedef ise, bunun kısa erimli beklentilerle değil, uzun erimli akılcı ve toplumcu modellerle yürütülmesi şart.”

Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölüm Başkanı Prof. Dr. Güven Arif Sargın, yerel yönetimlerin şehirler için geliştirdikleri projelerde sadece finansal rant değil sosyal ve kültürel rantı da gözeterek yol alması gerektiğini söylüyor. Şehir planlarında anlık değişiklikler yapılmasının doğru olmadığına dikkat çeken Sargın, “Üst ölçekli planlarımız yapılmış olsa bile kent yönetimleri mevzi imar değişiklikleri ve anlık kararlarla bu planları delik deşik edebilmekte. Bu yetki yerel yönetimlere verilmiş durumda ve bu tür uygulamalar fütursuzca da destekleniyor. Bakanlıkların, belediyeler ile hemen hemen aynı düşüncede olması, zincirleme bu sorunu devam ettiriyor” diyor.

Kentsel yatırımların toplumsal yarar ve kamusal perspektifle tahlil edilmesi gerektiğini belirten Sargın ile yapılması gerekenler, akademik ve meslek örgütlerinin bu alanda üstlendiği rol üzerine konuştuk.

-Türkiye’de mimari açıdan nasıl bir yerel yönetim kültürü ile karşı karşıyayız?

Bütün dünya 1980 sonrasında önemli bir kırılma geçirdi. Türkiye de bu sürece fazlasıyla entegre olan ülkeler arasında idi; ama şu anda çok daha fazla bu kırılmanın yansımalarını görüyoruz. Bunun en son örneği, geçtiğimiz günlerde İstanbul’da yaşanan asansör kazası.

Kritik bir alanda, İstanbul’un merkezinde ve yerel yönetimlerin de dahlinin olduğu kentleşme pratiklerinde, ne mimarlık ne planlama ne de mühendislik açısından kabul edilebilir bir noktada değiliz. Kazanın mühendislik yönüyle daha önce kontrol edilebilir ve önlenebilir olduğunu görüyoruz: işçilerimizi boşu boşuna kaybettik. Gerekli önleyici sistem zamanında çalışsaydı, uyarılar dikkate alınsaydı ve bunlar uygulansaydı, insanlarımız ölmeyecekti.

Başa dönersek eğer, 1980’li yıllar bütün dünyayı saran iktisadi bir kırılmaya denk düşer. Türkiye’nin de içinde olduğu bu süreç sonrası, kapitalist üretim modeli ve kentleşme pratikleri, küresel ölçekte, bütün dünyada ve özellikle gelişmekte olan coğrafyalarda kendisini çok ağır biçimde hissettirdi.

Son fazında, kapitalizm yönetim ağı ve biçimiyle de “neo-liberal siyaset” altında gündelik hayatımıza iyice yerleşti; ve bütün dünya uluslarını, geri dönülemez biçimde etkisi altına aldı. Hiç şüphesiz Türkiye de, bu yeni ve egemen paradigmanın önemli mevzilerinden birisine dönüştü. Öte yandan, bütün bu gelişmelere karşın Türkiye, ne tam merkeziyetçi ne de yerel unsurlara dayalı adem-i merkeziyetçi bir siyasete işlerlik kazandırılabildi; ve sonuçta bugün deneylediğimiz “melez” durum, kendine özgü bir yönetim şekli olarak ön plana çıktı. Bu süreçte de iki büyük sorun ile karşı karşıya kalındı. Birincisi kamusal fayda merkezli planlama anlayışı terk edildi ve akabinde, merkezi denetim unsurları hemen hemen etkisiz bırakıldı. Öte yandan, yerel unsurlara bırakılan planlama süreçleri ise, özellikle mesleki ve akademik çevrelerden gelen donanımlı aktörlerce tamamlanmadı. Kısacası, her ölçekte olması gereken planlar rafa kalktı, etkisiz bırakıldı ya da tamamıyla ranta terk edildi. Tüm bu değişimin sonucunda, önümüzü görebileceğimiz planlardan vaz geçildi; bunun yerini, yüksek finansal getirileri olan kısa erimli kararlar ve icraatlar aldı. Buna özellikle İstanbul, Ankara gibi büyükşehirlerimizin çok hızlı adapte olduğunu burada belirtmeliyim. Merkezi yönetime talip siyasi kadrolar ve kentlerimizi biçimlendiren siyasi ya da idari özneler bunu tek yönetim anlayışı olarak benimsediler; özetle, orta ve uzun erimli planlama, kentsel tasarım ve mimari kararlardan çok, hızlı finansal döngülerin sağlandığı kısa erimli ve hızlı kentsel rantın elde edilebileceği bir sistem geçerli oldu; bu bir mekânsal icraat ve siyaset alanı olarak benimsendi. Artık, yaşadığınız kentin 25-30 yıl sonrasını öngöremiyorsunuz.

Bugün sıradan bir kentli olarak bir konut alırken ya da bir tüccar sıfatıyla işyerinize yatırım yaparken, ne tür değişimler olacağını bilemiyor; neye dayanarak geleceğinize yatırım yapacağınızı kestiremiyorsunuz. Şimdilerde İstanbul ve Ankara’da neredeyse altı aylık periyotlarda hızlı dönüşümlerin olduğunu görüyoruz; ve üstelik bunlar demokratik süreçler işleyerek yapılmıyor. Demokratik teamüllerin işlediği Batı dünyasında, kentsel ölçekte kararlar demokratik süreçlerde ve konuya müdahil tüm taraflarının görüşleri alınarak ve yeri geldiğinde tartışılarak alınırken; Türkiye’de sadece siyasi aktörlerin ve hatta tek bir adamın, diyelim ki belediye başkanının tasarrufuyla yol alınıyor.

Kısacası, planlama kararları katılımcı bir ortamda alınmıyor, belediye meclisine bile emrivaki yapılarak bu kararlar çok hızlı bir şekilde yürürlüğe giriyor.

Burada bir yurttaş ve kentli olarak, siz karar alma süreçlerinden bilinçli bir şekilde uzaklaştırılıyorsunuz. Meslek örgütleri ve akademik çevrelerin uzaklaştırılması ise, işin bir başka acı yönü. Tek bir karar alıcının ne tür sıkıntılar yaratabileceğini, artık hepimiz yakinen biliyoruz.

İkinci hastalıklı nokta ise, kısa erimde çok yüksek finansal getiri hedefleriyle, siz aslında “kamusal perspektifleri” kaçırıyor ve “toplumsal fayda” sağlayacak bazı açılımları da ikinci ve hatta üçüncü plana itiyorsunuz. Özellikle bu önemli bir kırılma noktasıdır: diyelim ki, bir kentin yönetiminden sorumlu bir aktörsünüz ve karar vermeniz gerekiyor; yatırımınızın kente finansal bir getirisi olması gerektiğine de inanıyorsunuz. Öte yandan, sadece finansal bir rantın değil de, sosyal ve kültürel rantların, getirilerin de olması gerektiğine inanmadığınız sürece, başarılı olabilmeniz mümkün değil. Burada bir irade ortaya koymak gerekiyor; ve bu amaçla yönetsel bir ağ oluşturulması da şart. Sosyal, kültürel, eğitimsel ya da sağlığa yönelik projelerin de bu yönetim anlayışı içinde ağırlıklı olup olmayacağını ortaya koymanız beklenir. “Bütün bu yatırımların sonunda, ne tür toplumsal fayda elde edeceğiz?” Bu soruya mutlaka yanıt bulmalıyız.

Sosyal rant; finansal kaynakları yeniden sosyal donatılara aktarırsanız toplumsal faydayı sağlarsınız — örneğin, kentin çeperine değil de, kent merkezlerinde yeşil alan yaratabilirsiniz. Ankara ölçeğinde baktığımızda, bu tür donatıların eksikliğini, tam tersine finansal beklentilerin ön plana çıktığını görüyoruz.

Diğer taraftan, plan değişiklikleri ve tadilatları bizim çok arzu ettiğimiz bir şey değildir. Üst ölçekli planlarımız yapılmış olsa bile kent yönetimleri, mevzi imar değişiklikleri ve anlık kararlarla bu üst-ölçekli planları delik deşik edebilmektedir. Maalesef, bu yetki yerel yönetimlere verilmiş durumda ve bu tür uygulamalar fütursuzca da destekleniyor. Bakanlıkların, belediyeler ile hemen hemen aynı düşüncede olması, zincirleme bu sorunu devam ettiriyor.

Belediyelere bu kadar yetki verilmesi doğru mu? Bu yetkilerde sınırlama getirilemez mi?

Bu maalesef neo-liberal siyasanın Türkiye’deki yansımalarından. Bugün ne kıta Avrupa’sında ne de ABD’de bu derece ağır kentsel pratikleri görebilmek olası. Mutlaka meslek örgütleri, akademik çevreler ve şehrin gerçek sahiplerinin etkin olması gerekiyor. Yukarıda verdiğim örneğe dönersek eğer; konut alıyorsunuz, yanınızdaki boş alanın park olacağını sanıyorsunuz. Belediyede plan kararlarını görüp, yeşil alanı gören bir daireyi, üstelik fiyat farkını ödeyerek satın alıyorsunuz. Ama bir sabah alanın, bir AVM’ye tahsis edildiğini görebilirsiniz –burada kentliye büyük bir haksızlık yapılıyor. Maalesef ne karar alma sürecinde yer alabiliyoruz ne de süreçten haberdarız.

Akademik görüş demek “Sorun yaratan ve sürüncemede bırakan” olarak ülkemizde algılanıyor. Bunu kırmak gerekmiyor mu?

Çok haklısınız; haberdar edersek, sürece müdahil kılarsak yatırımı sürüncemede bırakırlar mantığıyla yaklaşılıyor; bu nedenle de, özellikle akademiyi “by pass” etmek yaygın bir uygulama. Bu konuyla ilgili güncel bir örnek vereyim: Atatürk Orman Çiftliği’ne birlikte bakalım… Ankapark adıyla, Disneyland benzeri bir eğlence merkezinin AOÇ alanına yapıldığını biliyoruz. Bize göre, neredeyse milyar liralık bu dev yatırımın toplumsal yarar sağlayıp sağlamayacağının, objektif bir biçimde tahlil edilmesi gerekir. Nitekim, benzer biçimde düşünen meslek örgütlerince yürütmeyi durdurma kararları alındı. Yargı kararlarına koşulsuz uymamız beklenirken, yasal organları “by pass” ederek “hülle” uygulamalarla inşaat, olanca hızıyla devam ettirilmeye çalışıldı. Salt finansal getirisi olacağı varsayımıyla neredeyse planlama ve yargı kararları kadük edildi; ve üstelik, bunu yaparken projenin kültürel ve sosyal boyutları tamamen es geçildi.

Meslek örgütleri ile de aynı sorunlar yaşanıyor…

Bu süreçte meslek örgütlerimizin de siyasi kadrolarla ilişkileri mesafeli, maalesef çok zayıf durumda. Bunun güçlendirilmesi gerekiyor. Siz de takdir edersiniz ki, meslek örgütlerinin rant beklentisi yoktur. Mimarlar Odamızın Türkiye genelinde 40 binden fazla seçkin üyesi var ve sevinerek söylemeliyim ki, güçlü bir yapıdır. Ancak bugün yerel yönetimlerle ilişkisini bir başka aracıyla, yani yargı organlarıyla yürütüyor. Denilebilir ki, sosyal ve kültürel projeler ve getiriler öncelikli konular olabilseydi ve daha da ötesi, meslek örgütleri karar almada etkin kılınsaydı daha sağlıklı yol alınabilecekti. Belki de hem finansal açıdan yatırımlar devam edebilecek ve hem de sosyal ve kültürel “rant” kente kazandırılabilecek, daha da önemlisi, yerel yöneticilerin sürekli söyledikleri biçimiyle, projeler yıllarca “sürüncemede” kalmayacaktı. Böylece toplumsal sorumluluklarımızı da yerine getirebilir ve kamu adına denetleyici olabilirdik. Kısacası, projeler atıl kalmayacak, süreçler doğru çalışacak ve kent adına daha sağlıklı yol alınılabilecekti.

Bu konuda daha da ileri gidebilirim: bırakın karar alma süreçlerinde söz hakkınızı, bilgiye erişebilirliğiniz olası değil. Akademik anlamda, yüksek lisans ya da doktora seviyesinde araştırma yapan arkadaşlarımızı ilgili kurumlara yönlendirdiğimizde bile, yerel yönetimlerden bazen gerekli kolaylığı göremiyoruz; ve hatta kaynak vermekten kaçındıkları dönemler bile söz konusu olabiliyor. Denilebilir ki, kente ilişkin bilgi ve kaynaklar adeta kapalı bir kutunun içinde, şahıslara özel. Bu Türkiye’de yerleşik, bize özel neo-liberal siyaset yürütme mantığının trajik bir sonucu.

-Kentsel dönüşüm projelerinde uygulanan yöntemi nasıl değerlendiriyorsunuz? Yerel yönetim anlamında nerelerde tıkanıyoruz? Bu projeler bir çözüm olabilir mi?

Kentsel dönüşüme tamamıyla karşı durulması doğru değil. Burada dikkat etmemiz gereken konu, kentsel dönüşüm ile ilgili kararların nesnel boyutunu doğru tartıp, sosyal ve kültürel rant açısından faydalarını ortaya koymak olmalıdır. Zorunluluklar varsa, kentsel dönüşüm projeleri de tartışılabilir.

Çağdaş yerleşkelerde olması gerektiği kadar hizmet alamayan ya da altyapısal sorunları barındıran kentsel mekanlar söz konusu olabilir; özellikle yoksul ve yoksun kent nüfusunun yoğunlaştığı bölgelere yatırım götürülmesi ve mekânsal olarak ihya edilmesi gerekebilir. Eğer bu alanların dönüşmesi zorunluluk ise, bu dönüşümün nasıl olacağı, hangi süreç ve yöntemlerle gerçekleştirileceğinin doğru tahlil edilmesi, kararların yerel halkla müşterek alınması, meslek örgütleri ile akademik kapasitenin kullanılmasında yarar bulunmaktadır. Bunlar yapılırken, örneğin, çöküntü alanlarında yığınlaşan kent fakirini, çepere, kilometrelerce uzağa süremez; insanların yaşam kalitesini düşürerek kentsel dönüşümü gerçekleştiremezsiniz. Bildik uygulamalar yerine, yerinde-dönüşüm projeleriyle, kentsel dönüşüme alternatifler de getirebilmeniz olası.

Türkiye’deki mimarlık ortamı gerekli yetkinliğe ve bilgi birikimine haizdir ve bu alanda nitelikli insan gücü de Türkiye’de mevcut. Dolayısıyla, kentsel dönüşümlerin gidişatı yönünde, zikrettiğim kapasitenin, insan gücünün doğru kullanılması yeterli olacaktır. İşbirliği ile, kentli nüfusun yaşam kalitesini artırabilmek ve mevcut mağduriyetleri giderebilmek olası. Demokratik ülkeler bu anlayış ve kabullerle yol alıyor; kentsel ölçekli yatırımları, pratikleri sosyal ve kültürel program ve projelerle de mutlaka destekliyorlar. Bunu artık içimize sindirmemiz gerekir: sadece kapalı konut çevreleriyle, rezidanslarla, AVM ve ofis kuleleriyle kenti, kent hayatını biçimlendiremez, kentsel dönüşümün içini dolduramazsınız. Sanırım burada yol gösterici aktörler Türkiye’de mevcut; birikimli meslek erbabına, meslek örgütlerine ve akademik çevrelere güvenmemiz gerekiyor.

Tabii bu noktada, kente dair tahayyüllerimizi nasıl gerçekleştireceğimize dair kendi özgün koşullarımızı gözeterek, yerel gücümüzü, mesleki kapasitemizi ve özellikle işbirliğini harekete geçirerek yol alabiliriz. Yinelemek gerekirse, kentlerimiz artık demokratik süreçlerle yönetilmelidir: Kent iktisadi, siyasi, sosyal ve kültürel karmaşıklığı olan müthiş bir yapıdır; dolayısıyla kentlerin doğru tahlil edilmesi ve bu karmaşıklığı gören, bilen, mesleki ve akademik aktörlerle uzlaşılması zorunluluktur.

-2023 yılında nasıl bir kent mimarisi göreceğiz?

Üzülerek paylaşmak zorundayım ki, eğer bu yönetme biçiminde değişiklik olmaz ise, merkezi ve yerel ölçekte iki büyük tehlike ile karşı karşıya kalacağız. Türkiye çok uzun zamandır kent toprağına dayalı bir büyümeye odaklandı. İktisadi ve kentleşme pratiklerini kentsel rant üzerinden yürütmeye çalıştı. Ancak, Batı merkezli modellere baktığımızda bunun sürdürülebilir olmadığını çok iyi biliyoruz çünkü elinizdeki kapasite bir süre sonra tükenecektir – bunu en iyi iktisat bilimi bilir. Süregelen tek taraflı iktisadi modelin çökeceğini, İspanya örneğinde deneyimledik ve maalesef Türkiye de bu sona hızla koşuyor. İspanya örneğinde atıl konutlar, ticaret merkezleri, ve hatta kullanılmayan havalimanları söz konusu; dolayısıyla, Türkiye’nin de hesabını doğru yapmak zorunda olduğunu söylemekle yükümlüyüz: Türkiye bu tür tehdide kayıtsız kalmamalıdır.

İkincisi ise, bizi doğrudan ilgilendiren doğal ve fiziki tahribat; yeşil alanlarda süregelen tahribat çok şiddetli ve geri dönülemez bir eşiğe doğru hızla ilerliyor – sanırım, deneylediğimiz bu kuraklık rastlantısal değil. Yarattığımız azman yapılı çevre ise, orta ve uzun vadede bir başka sorun yaratacak gibi duruyor – iskan edemediğiniz ve işletemediğiniz her yapı stoku, “hayalet şehirler” olarak size geri dönecek. Bugün Türkiye’de 1 milyon üzerinde boş konutun olduğunu iddia eden araştırmalar var – şüphesiz ki, aslan payı İstanbul ve Ankara’da… Dolayısıyla, inşaata dayalı iktisadi modelin gözden geçirilmesi ve özellikle İstanbul ve Ankara gibi kentlerin bu kısır döngüden kurtarılması gerekiyor. Amacım, tamamıyla karamsar bir tablo çizmek değil; ancak eğer 2023 hedefi ulusal gönencimize yönelik stratejik bir hedef ise, bunun kısa erimli beklentilerle değil, uzun erimli akılcı ve toplumcu modellerle yürütülmesi şart.

Notlar

*Bu metin “Yarın Dergisi” adına Seda Gök’le yapılan mülakattan alıntılanmıştır.

Advertisements

About gasmekan

http://archweb.metu.edu.tr/

Discussion

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

w

Connecting to %s

Monthly Taxonomy

Categories

Advertisements
%d bloggers like this: