//
you're reading...
deneme, discourse, text

“Paper Architecture”; Kurgu ve Metnin Söylencesel Bilgisi*

[Devrim Tahayyülünün Gerçek Özneleri, İşçi Sınıfına İthafen]

[Devrim Tahayyülünün Gerçek Özneleri, İşçi Sınıfına İthafen]

“Kubilay Han, imparatorluk aracının ipek dokumalı üst-örtüsünün altından, elini, kanalların üstünde uzanan köprülere, mermer merdivenleri suya uzanan görkemli saraylara, uzun küreklerle çekilerek, çaprazlamasına ilerleyen aceleci hafif-taşıtlara, pazar meydanlarına sepetler dolusu sebze indiren teknelere, balkonlara, plâtformlara, kubbelere, çan kulelerine ve külrengi gölün içinde, açgözlü bir biçimde büyüyen bahçe-adalara uzatarak, “buna benzeyen bir kenti daha önce hiç gördün mü” diye, Marco Polo’ya sorar. Hayır efendim”, diyerek yanıtlar Marco; “böyle bir kentin olabileceğini, asla düşleyemezdim”.[1]

Belgelerdeki bilgilerin gerçeği yansıttığı konusunda, çeşitli çekincelerin bulunmasına karşın, ünlü gezgin Marco Polo’nun, Venedik’ten başlayarak Asya’yı baştan başa kat ettiği ve yaklaşık 25 yıl süren gizemli yolculuğunun, 1271 yılına denk düştüğü savlanır. Marco Polo’nun 1275 yılında Kaşgar’a ulaştığı ve Kubilay Han’ın önünde “biat” ederek, Batılı bir gözün Doğu’lu bir imparatorluğa ilişkin ilk gözlemlerini kayda geçirmeye başladığı da, tarih tezlerinde yer alır. Yaklaşık 12.000 km. yol katederek ve 3.5 yıllık zorlu bir uğraşı sonucu ulaşılan yer, Batı’nın belki de erişebildiği en “uç” noktadır ve çoğu gezginin imrendiği, sırlarla dolu bu serüven, daha sonraları Marco Polo’nun, Dünya’nın Hikâyesi adlı kitabında yer alacaktır. Marco Polo’yu ve kitabını Batı’da ünlendiren şey, salt yolculuğun yorucu izi değildir; anlatılan öyküler ve kayda geçen bazı betimlemeler, önceleri duyulmamış, deneyimlenilmemiştir ve üstelik, öykülerin kurgusal tutarlığı/tutarsızlığı da, tarihçileri kuşkulu bir mecraya itelemektedir.[2] 1298’de yazılan kitap hakkında çeşitli söylenceler dönüp dolaşır: Venedik’li tacirlerin o zamana değin bilmediği şeyler metinleştirilmiştir; metnin gerçek mi yoksa düzmece mi olduğu da cevaplanılamayacak kadar çetin bir sorudur. Kimi tarihçilere göre, betimlemelerin, abartılı da olsa, “doğru” olduğu düşünülebilir; öte yandan, kimilerine göre de, Marco Polo, gerçekte, İstanbul ve Karadeniz’den öteye geçmeye cesaret edememiş; dolayısıyla, kitabında yer alan betimlemeler de, Arap Yarımadası’ndan Anadolu’ya ulaşan yerli halktan “ödünç” alınmıştır. Avrupalı yazarlarca öykülenen Doğu’ya ilişkin bazı ayrıntıların, Polo tarafından, ustalıklı bir biçimde yeni bir kurgusal çatkıyla işlendiği de, çeşitlenen savlar arasındadır.[3]

Bunun yanısıra, özgün metnin, 14. Yüzyıldan bu yana keşişler ve basımevleri tarafından değiştirilerek yaklaşık 150 farklı biçimde yeniden kaydedildiği de bilinmektedir. Edwards’ın doğruladığı gibi, bugün Bibliotheque Nationale’de saklanan özgün metinden, hem içerik hem de kurgusal anlamda başkalıklar gösteren 100’ün üzerindeki öykünün, geçerliliğini sınamak olası görünmemektedir ve belki de, benzer bir gezinin yapılabilmesi için, Fransa’da, Ulusal Kütüphane’de saklı tutulan, 1298 yılı basımı kitabın izlediği “yol”un ipuçlarını kovalamak, daha gerçekçi bir yöntemdir. Bütün bunlara karşın, bizim için, Marco Polo’nun kaleme aldığı öykünün, özgün ve değiştirilmiş kopyalarınca “fark”lı şeyler imlediğini söylemek yanıltıcı olur: ne özgün yazım ne de onun sayısız yorumu/uyarlaması anlatının gücünde her hangi bir azalmaya neden olmaz. Marco Polo’nun “gerçeği mi yoksa düzmece bir öyküyü mü çatkıladığı” sorusu da, eğer tarihçi bir “meraka” tutkuyla bağlanmadıysanız, çok da önemli değildir.[4] Öykünün gücü, yazarın imgelem dünyasında saklıdır ve kurgulanan metin, salt Batı/Doğu aykırılıklarının çatkılanması/içselleştirilmesi anlamında değil, her iki yakaya ilişkin mekânsal imgelemin dışa vurulması açısından önemli açılımları resmetmektedir. Batı’nın Doğu’yu nasıl algıladığı, buna karşılık Doğu’nun “karşı-ötekini” nasıl kurduğu üzerine söylenebilecek çok söz olabilir;[5] ancak burada, bizim için daha da önemli olan, metne dönüştürülmüş mekâna dair bilginin kurgulanma biçimi ve yöntemidir ve kurgusal bilginin hem kaynakları hem de bunun temsiliyetindeki vasıtalar, sorgulanmayı beklemektedir. Eninde sonunda, bilinmedik mekânlara ilişkin bir bilginin, yazar tarafından üretilmesi ve/veya derlenmesi söz konusudur ve bu bilginin, bir tür “narration”a dönüşmesi aşamasında kullanılan kurgu, gerçekte, hem yazarın dağarcığının hem de yazarın içinde bulunduğu bağlamın bileşenidir. Bu son-ürün, politik bir tercih (political choice), “öteki”ni tariflemeye çalışan bir tür toplumsal dayanışma (societal solidarîty) veya kültürel ayrışma (cultural segregation) sonucu oluşabilir; bununla birlikte, bilginin dayandığı kaynak(lar), her daim ilgi çekicidir ve metne dönüşmeye başlayan mekâna dair bilgi, bu bağlamda dikkatimizi çekmelidir.

Marco Polo’nun yaratıcı bir süreçle metinleştirdiği, 1298 yılı basımlı öyküsü, kendi bilgi kaynaklarını sınırsızca tüketmeye yatkın bir esermişcesine karşımızda durmaktadır; ancak bu metnin günümüzde gücünü yitirdiğini savlamak yanıltıcı olacaktır. İtalyan yazar Italo Calvino’yu, yaklaşık 650 yıl sonra benzer bir deneysel yazıya (kurgu/fiction) yönelten de, Marco Polo’nun imgelem dünyasının zenginliği ve bunun aktarımının büyüleyici kurgusudur.[6] Özgün basımı İtalyanca,Le Città Invisibili olan ve İngilizceye, 1974 yılında, Invisible Cities (Görünmez Kentler)[7] olarak çevrilen bu eserle, Marco Polo’nun, gerçeklikle düzmece arasında gidip gelen Dünya’nın Hikayesi arasında pek de bir fark yoktur: doğrusunu söylemek gerekirse, Invisible Cities, bizleri, hem Marco Polo hem de Kubilay Han’ın imgelem dünyasına bir kez daha götürür; üstelik aralarında geçen bir dizi çatışma ve uzlaşma üzerinden. Invisible Cities’in nesnesi mekândır; kent ise bu tür bir mekânsal kurgunun çıkış noktası. Doğunun gizemli kentlerine yapılan “ziyaret”ler sonucu, gezginci bir bakışın yansımasıdır elimizdeki; Italo Calvino ise, Marco Polo’nun gözüyle, kenti yeniden okumaya çalışan, ancak bunu yaparken de, Marco Polo gibi, söylencesel veya değil, bildiği tüm bilgi kaynaklarını kullanmaktan kaçınmayan çağdaş bir gezgin. Italo Calvino’nun eserinin başarısı, hiç şüphesiz ki, Polo’nunkine benzer bir bilgiyi kullanabilmesindeki beceri, kurgu-romandaki “tematik” sağlamlık ve “düş”le “mevcut olasılık” arasında gidip-gelen, kutuplaşmadan çok, birbirinin içerisinde kaybolan, akışkan öykü nedeniyledir. Dolayısıyla çoğu eleştirmen için, Invisible Cities, yaratıcı bir imgelem dünyasının metne dönüşümünü simgeler. Bizim de, benzer bir biçimde kitaba yaklaştığımızı belirtmeliyiz; öte yandan, yukarıda belirttiğimiz gibi, metnin kurgusunu besleyen bilginin kaynakları üzerine yapılacak derinlemesine bir sorgulamanın gerekliliğini de yinelememiz gerekir. Kitabı güncel kılan bilginin, “ne olduğu” ve bu bilginin “nasıl kurgulandığı” sorusu, mimarlık kültüründe benzer bir biçimde kendisine yer edinen ve kayıtsız bir biçimde benimsenen diğer metinler için de geçerliliği olan bir sorudur.

Öte yandan, bu tür bir sorgulamadan önce, Invisible Cities’e bir kez daha dönmek ve içeriğiyle ilintili bazı ayrıntıları yinelemek doğru olacaktır. Dokuz alt bölümle kurgulandırılmış kitabın, 55 farklı tema üzerinden kentleri betimlediği görülecektir. Bu temalar arasında öncelikli olan “bellek”tir: Marco Polo gibi Italo Calvino’da, kent ve bellek arasındaki ilişkiler aracılığıyla “umulanları” kurar. O’na göre, sıradan bir birey veya ayrımsız her toplum gibi, kentlerin de bellekleri vardır ve belleği oluşturan unsurlar, işaret ve simge sistemleri, mekâna yapışmış bir biçimde kendilerini dışa vururlar. Kent, bellek ve işaret/simge sistemleri arasındaki ilişki yüzleri, Italo Calvino’nun kitabında kendisini sınırsızca türetmekten geri kalmaz; ancak, geçicilik/kalıcılık, görünürlük/saklanmışlık, durağanlık/devingenlik, esenlik/ölüm, yerleşmişlik/göçebelik, süreklilik/sabitlenme benzeri ikililikler, zamansal/mekânsal bir anlatıyla yeniden kurulur. Marco Polo’nun her gündüz-düşü, Marco Polo’yla Kubilay Han arasındaki kentlere ilişkin her söyleşi, bu ikililikleri anlatmaya yönelik bir arayışın kendisidir; her anlatı ise, hem zamanı hem de mekânı imleyen bir bilgiye dönüşmektedir. Sonuçta elde edilen, mimarlığa ve kente ilişkin bir bilginin biteviye bir biçimde yeniden kurulması olarak değerlendirilebilir. Bilgiyi kurmak çetin bir uğraşıdır; üstelik bilginin kaynağının ne olduğu/olması gerektiği sorusu, bu “meşakkatli” işi daha da çetrefilli bir mecraya iteler. Marco Polo ve daha sonra da Italo Calvino’nun kullanma becerisi gösterdiği bilginin ise söylencesel bir nitelik gösterdiğini düşünmek çok da aceleci bir tutum olmaz. Söylenceler üzerine kurulu bir bilgi, hem yukarıda açmaya çalıştığımız ikililikleri işleyen, hem de mekâna ilişkin kimi temel nitelikleri açığa vuran bir anlatıyı sunmaktadır. Daha da ötesi, Invisible Cities, “uzaktaki iyi yerin” (ütopya/utopia), mevcudun dışındakilerin arayışına yönelen bir öyküyü içselleştirmesi nedeniyle de, ayrıcalıklı bir kurguyu içerir; ne de olsa mekânın yaratıcılığı, bilindiklerin dışında kaldığı sürece güçlüdür.

Bununla birlikte, söylencesel bilginin ne olduğu ve söylencenin nasıl işlevsel kılındığı önemlidir. Genel bir tanımlamayla, söylenceler kültürel kurgulardır ve “Modern Zamanlar”da, bir üst kurguya gereksinim duyan politik ortamlar aracılığıyla temsil edilir. Politik tercihlerin eylemselliği, söylencesel bilgiyi kullanmaktan geri kalmaz: egemen kültürün söylencesel bilgi aracılığıyla, toplumsal uzlaşılara yol verdiği, dolayısıyla, “mevcut” değerlerin gerek “meşru” kılınması gerekse sürdürülebilirliğinin sağlanması evrelerinde, egemen ve söylence arasında, bir tür birlikteliğin sağlandığı savı, çok da yeni değildir.[8] Öte yandan, söylence ve bilgi arasındaki örtüşüklük, gündelik hayata ilişkin “şeylerin temsiliyetinde” kendisini açığa vurur. Söylenceler kitlelerce paylaşılan toplumsal kimliklerin ipuçlarını barındıran öykülerdir ve her an seçkinci bir niteliği edinmiş olmaları gerekmez. Söylence sosyal aktörler arasında ayrışmalara da neden olabilir; bazı toplumsal katmanların deneylerini kapsarken, bir başkasını dışlayabilir; bir diğer deyişle, söylencesel bilginin metinleşmiş durumları özellikli bir grup için üretilebilir.[9] Denilebilir ki, söylence, özellikli gruba bağıl tutarlı bir kültürel kurgu oluşturarak, “yapay” ve “doğal” olana ilişkin “şey”leri anlamlandırır. Zamana, yere ve mekâna dair tüm bu açılımlar, aslında sosyal-toplumsal yapının sürekliliği açısından da gerekli bir süreci tanımlar. Sonuçta söylenceler, toplumsal pratiklerin anlamlı sürdürülebilirliği için gerekli kültürel vasıtalardır.[10] Gerçekte, bu tür bir söylence, ikili/eş zamanlı bir çatışma (binary opposition) etrafında yoğunlaşır: örneklemek gerekirse, mekâna ilişkin kutsal/seküler, kamusal/özel, politik/apolitik veya haricî/dahilî benzeri gruplamalar, mekânı tasarlama, üretme ve/veya tüketme ve temsil etme süreçlerinin çoğu zaman sorgulamadan başvurduğu çatışma biçimleridir. Söylence, bilimsel bilgi, söylencesel söylem arasında kesin bir ayrım savlamaktadır: söylence, aldatıcı bir bilgiyi içerebilir; bilimsel bilgi ise, sınanabilirlik üzerinden geçerliliğini kurar. Bilimsel-bilgi ve bilimsel-olmayan-bilgi çatışmasını güçlendiren bu tutum, ikinci tür bilgiyi, daha çok, doğruluğu ispatlanmamış bir tür kültürel anlatım biçimi olarak algılayacaktır. Söylencesel bilgi, çoğunlukla, “geçerliliği” ve “meşruiyeti”, “icat edilmiş” gelenekler aracılığıyla oluşturulmuş bir bilgi kaynağıdır ve bilimsel olduğu savlanan bilgiyle, içsel bir çatışma içerisindedir. Bu durum, gerek Marco Polo gerekse Italo Calvino’nun kurguladığı kentsel-mekânsal bilgiyi, “doğruluğu kendinden menkul” ve “müphem” bir çerçeveye hapsedecektir; gerçekte de, ne Polo ne de Calvino’nun bu tür bir savın ardısıra koşuşturduğuna dair bir belgeye tanıklık edebiliriz. Ancak burada, bilimsel ve bilimsel olmayan bilgi arasındaki ayracın önemli olduğunu bir kez daha yinelememiz gerekir. Mekâna ilişkin her türlü tutum, bize göre, hem bilimsel hem de bilimsel olmayan bilgi kaynaklarını kullanmak ister. Modern Mimarlık’ın bile bu tür bir kaypaklık içerisinde olduğunu ve bilgisel gönencini, “naif” bir biçimde de olsa, her iki bilgi üzerinden metne dönüştürmeye çalıştığını anımsamak gerekir.[11]

Söylencenin metne dönüştürülme sürecinin, burada önemli olduğunu belirtmeliyiz; öte yandan, söylencesel bilginin iki biçimde aktarıldığını savlamak, sanırız yanıltıcı bir değerlendirme olmayacaktır. Birinci biçimiyle, doyma, barınma ve üremeye dair dürtülerin giderilmesi aşamasında ortaya çıkan, yazılı hale dönüştürülememiş; ancak, sözel anlatımla sürekliliği sağlanan, doğal ve/veya toplumsal ilişkilerin tümü ve ilişkilere dair bilgi, söylencenin kapsamı içerisindedir. Bunun yanısıra, yukarıda de değinildiği üzere, söylence, toplumların duygusal, mistik dünyası veya politik tercihlerini bir şekilde resmeden, metne dönüştürülmüş örüntü modelleridir de. Gerçekte söylence, salt sözel olanın bir temsiliyeti değil, fiziki ve sosyal mekânların, metne dönüştürülmüş bilinçli bir öyküsü, “evreni” anlatmaya çalışan zihinsel bir sürecin kendisi de olabilir.[12] Ancak, anımsanması gereken nokta, söylencenin, imgesel bir gönenci ve henüz sistemli olamayan bir sorgulamayı kendisinde sakladığıdır. Doğaya dair olan “şeylerin” sonuçlarını anlamaya ve açıklamaya çalışan bütüncül bir öykü, özellikli olduğu kabullenilen olayları, sosyal ve kültürel imgelere bağlayarak, “öznel,” ancak bir o kadar da toplumsal bir bilgiyi örgütleyecektir. Öznelliği olan söylence, bu anlamda, olayla doğrudan ilgisiz “şeylerin” yapısını ve bunlar arasındaki “ilişkileri” eş zamanlı açıklamaya çalışmaz. Sistemli olmayan bir bilgi-ağı oluşturur ve kendi kurgulandırdığı çerçeve içerisinde, “tutarlı” bir anlatım sunmaya özen gösterir. Sonuç olarak, söylence, doğa ve doğal olanla mücadeleye öncelik vermez; daha çok onunla birlikte, onun içinde yaşamayı ve bu süreci içselleştirmeyi kabullenen bir alanı meşru kılar. Bir diğer tanımlamayla söylence, dünyanın algılanmasını sınıflandırır ve doğal olanı daha anlaşılır kılan (yarı)bilinçli bir araca dönüşür.

Daha önce ayrıntılı bir biçimde tartışmaya açtığımız gibi, tüm bu süreç içerisinde söylence, dört önemli işlev görür:[13] Her şeyden öte, doğayı ve doğal olayları anlamaya çalışır. İkincil olarak, bu tür olaylara karşı tutum alır ve fizikî çevre ve sosyal aktör arasında barışık bir denge kurmaya çalışır. Söylencenin üçüncü ve en önemli görevlerinden birisi de, doğal olaylar ve bu olaylara ilişkin stratejiler arasında benzetişimler (analogies) kurarak, toplumsal değeri olan anlamlar üretmektir. Yukarıda sayılan tüm bu gelişmeler süresince, sosyal aktör ve toplum arasında düzen-koyucu ilişkileri anlamlandırmak da, söylencenin görevleri arasındadır. Marco Polo’nun metinleştirdiği Dünya’nın Hikâyesi ve Italo Calvino’non İnvisible Cities’i, bir tür mekânsal örgütlülüğün metinleştirilmiş araçlarıdır. Anlatılabilir kılınan kentin düzeni, kaos’un karşıtıdır ve aydınlanmakla eş anlamlıdır. Kubilay Han’ın, biraz da kibirli bir biçimde, Marco Polo’ya yönelttiği soru, anlamlandırılmış bir çevre üzerinden düzensizliğe, kaos’a takınan bir tutumu imlemektedir. Bu bağlamda, doğal çevreyle, ona müdahaleyi betimleyen öykü arasında, düzeni kurabilmeye ilişkin söylencesel bir anlamlandırma vardır. Ancak, burada dikkat edilmesi gereken, Kubilay Han ve Marco Polo’nun düşlediği kentlerin imgesel çatkısının, simge sistemleri üzerinden kurulduğudur. Dolayısıyla, kentsel söylence ve simge arasında bir tür örtüşüklük vardır ve söylencesel bilgi, aslında, kendisinden öte bir anlamı, özellikle simgeler aracılığıyla örgütleyecektir. Çoğu zaman, söylence gerçekte, simge-sistemlerinden başka bir şey değildir ve her toplum için ayrıcalıklıdır. Bilme süreci ise, simgelerle başlar ve her simge sistemi, kültürel bir haritayı, önümüze koyar. Gösterge (işaret), durağan, soyut açıklamalar olarak kalırken, simge, kendi içeriğinin dışında ikincil bir anlamı üstlenmiştir.[14]

Bu noktada, mekân, temsiliyet ve kültürel haritalar arasındaki ilişki yüzlerini, politik bir bağlamda bir kez daha sorgulamamız gerekebilir.[15] Söylence, çoğu zaman, sosyal bir boyut edinebilir ve politik bir süreçle “tarihsel olanı doğal olana dönüştürebilir:” bu süreç, söylencelerin, egemen ilişkileri meşru kılacak “yapay bilinçleri” kurgulandıran bir araca çevrilebilmesini göstermesi anlamında önemlidir.[16] Söylence, aslında söylemle taşınan bir bilgi-ağıdır ve kültürel algılar kadar, toplumsal olayları, davranışları, inanç ve değer sistemlerini, kural ve kavramları kendinde barındırabilir. Dolayısıyla söylenceler, bir tür politik temsiliyetler olarak da değerlendirilmelidir: örneğin Short’a göre, “söylence, gerçeklikle karşılaştırılabilecek bir yanlışı imgelemez. Bir çevresel söylence, gerçekle kurgusal olanı aynı anda içerebilir.”[17] Mekânın söylencesel bilgisi, buna bağlı olarak, yarı gerçek, yarı kurgusal anlatımlara gereksinim duyar. Politik göndermelerle desteklenmiş mimarî mekâna bağıl söylence, örneğin, kamusal imgeler üreterek, kimi yerde “gelecekçi”liği öne sürecek; kimi yerde ise, gelenekçi mekânları ön-yüzeye çıkararak, sosyal aktörlerle bağıntılı, değişken öykülere yer verecektir. Bir diğer açılımla, mekâna takılı söylencesel bilgi, kültürel ve/veya politik gücü üretecek özelleşmiş “imge” ve ona ilişkin içselleştirilmiş “öyküyü” içerecektir. Bu çerçevede, Italo Calvino’nun Invisible Cities’i, kültürel bir gücün ötesinde, politik bir duruşu da barındıran, gerçeküstücü (surrealist) bir metin olarak algılanmalıdır.

Söyleşi üzerinden kurgulanan öykü, Polo’nun ziyaret ettiği varsayılan kentlere/mekânlara göndermeyle kurulmakta, hem kültürel hem de sosyal bir haritayı önümüze ustalıkla koymaktadır. Ellibeş tematik bölünmeye sığdırılan kurmaca betimlemelerle, mekânda ve zamanda kaybolmuş bir dizi kentin, hem geçmişe dair söylencesel bilgiden hem de, geleceği kurmaya yönelik toplumsal bir beklentiden üretildiği, bize göre, gerçekçi bir saptamadır. Metin, ne olduğuna ilişkin bir bilgiyle birlikte, düş gücüyle sınırlı, olası “ütopya”ların bilgisini de okuyucuya sunmaktadır. Üstelik bir önceki söyleşiyi takip eden bir kurguyla, okuyucu/tasarımcı, söylencesel bir kurmanın bütüne ilişkin serüvenini yakalayabilmekte, erişilmesi zor da olsa, “ötedeki-iyi-yer”i, ütopyayı, mimarî bir düzenek üzerinden algılayabilmektedir. Marco Polo’nun, Dünya’nın Hikâyesi’ndeki anlatılar denk bir biçimde, Calvino’nun her kenti birbirine başat ütopyalar olarak karşımızda durmaktadır; daha da ötesi, kentlerin gerçek ve gerçeküstücü nitelikleri birbirine öylesine yakındır ki, okuyucuyu, sürekli ikircikli bir durumda bırakan, bir öyküleme söz konusudur. Italo Calvino’nun, daha sonraları terk etmeyi yeğlediği politik duruşunun kalıntıları, neredeyse kentlerin öykülerine kazınmıştır: öykünülen mekânların bilgisi, politik bir tercihin söyleminde ve ütopyaların gönencinde saklıdır.[18]

Sonuç olarak, her iki metinde betimlendiği biçimde, mekânı yapmaya/kullanmaya, kavramsal önermeye veya algısal deneylemeye dair, söylencesel bilgiyle oluşturulan öyküler, mimarlığın biçim ve içeriğine ilişkin kaypak, karmaşık bir kurma’nın aracılığıyla meşruluğunu edinmektedir. Böylesi bir süreçte, “temsiliyet”in “söylence”yle kurduğu ilişki biçimlerini deşifre edecek anlatılara gereksinim duyabiliriz; ancak, bütün bu tartışmaların ışığında, mimarlığın, gerçek veya düzmece bilgisi üzerine yürütülecek her türlü anlatının çerçevesini bir kez daha vurgulamak doğru olacaktır. Yukarıda ileri sürdüğümüz gibi, mimarlığın metinlerinin, söylencesel bilgiyle kurduğu/kurabildiği bileşen önemlidir; mimarlık yeri geldiğinde, söylencenin anlatısı’dır ve öyküleme becerisi, tasarlama erkinin en önemli araçlarından bir tanesidir.

Notlar

*2003 yılında Arredamento Mimarlık dergisinde yayımlanmıştır. 2013-2014 Akademik Yılı sürecinde, ODTÜ Mimarlık Bölümü’nde verilen, “Arch101-102 Basic Design” ve “Introduction to Architectural Design” stüdyoları kapsamında, benimle engin tahayyüllerini paylaşan genç meslekdaşlarıma ithafen yeniden yayımlamayı uygun gördüm.

[1] “Did you ever happen to see a city resembling this one?” Kubai asked Marco Polo, extending his beringed hand from beneath the silken canopy of the imperial bargei to point to the bridges arching over the canals, the princely palaces whose marble, doorsteps were immersed in the water, the bustle of light craft zigzagging, driven by long oars, the boats unloading baskets of vegetables at the market squares, the balconies, platforms, domes, campaniles, island gardens growing gree in the lagoon’s greyness… “No sire,” Marco answered, “I should never have imagined a city like this could exist.”

Calvino, I. Invisible Cities, Trans. Weaver, W., Pan Books, London, 1974, s. 68.

[2] Polo, M. The Travels of Marco Polo, Ed. Latham, R., Viking Press, London and New York..

[3] Marco Polo’nun öyküleri üzerine yapılan benzer bir yorum için, bkz: Edwards, M. Marco Polo’nun Serüvenleri”, National Geographic-Türkiye, Doğuş İletişim, İstanbul, s. 48-76;

[4] Metnin, “gerçeği mi yoksa düzmece bir kurguyu mu betimlediği” bizim için öncelikli bir soru olmayabilir; ancak, “gerçek”liğin önemine dikkat çeken yazarlar da vardır ve ağırlıklı olarak, bilginin “belge”sel niteliği söylemlerinin temelini oluşturmaktadır:“gerçek”liği olan ve belgelenmiş bir bilginin, mîmari tarih, tasarım ve eleştiri bağlamında gerekli olduğu savlanmaktadır. Belge, bilgi ve metin arasındaki ilişkilere, temsiliyet üzerinden bakan bir araştırma için, bkz: Savaş, A. “Mnemosine: Kurtuluş Savaşını Hatırlamanın Sanatı”, Birinci Meclis, Der. Koçak, C., Sabancı Üniversitesi Basımevi, İstanbul, 1998, s. 217-25.

[5] “Öteki/The Other, Orientalism” ve “Occidentalism” üzerine sayısız araştırma söz konusudur; ancak, bu konudaki en öncül çalışma için, bkz. Said, E. Orientalism, Vintage Books, New York, 1979.

[6] Calvino, I. Invisible Cities, Trans. Weaver, W., Pan Books, London, 1974.

[7] Türkçe baskısı için, bkz: Calvino, I. Görünmez Kentler, Çev. Saatçıoğlu, I., Yapı Kredi Yayınları, 2002.

[8] Gramsci’nin, “sağduyu” üzerinden iletmeye çalıştığı da, “söylence” ve “politik” duruş arasındaki ilişkileri dışa vurmaya yöneliktir. Gramsci, A. The Modern Prince and Other Writings, International Publishers, New York, 1983; Gramsci, A. Selections from Political Writings: 1910-1920, Ed. Hoare, Q., University of Minnesota Press, Minneapolis, 1977.

[9] R. J. Short, Imagined Country, Society Culture and Environment, Routledge, London, 1991.

[10] C. Lévi-Strauss, Myth and Meaning, Schocken Books, New York, 1979.

[11] Modern Mimarlık’ın erken dönemi, söylemimizi doğrulayacak niteliktedir. Örneğin, Faşist mimarlık arayışının, “ulusal kült”lerin bilgisiyle kurduğu biçimsel yoğunluğa dikkat etmek gerekir: “Fütürist’ler, İtalyan ulusculuğunu tasarlarken, eski İtalyan söylencelerine, Büyük Roma’ya öykünür; geleceğe ilişkin kurgusunu ise, “makina estetiği” ve “hızın gücüne” gönderme yaparak oluşturur. Nazi Mimarîsi ise, “geleneksel” ve “modern” arasında gidip gelerek; “Büyük Germen Ulusu” mithos’unu, geleneksel, kırsal mimarînin söylencesel değerlerinde ya da “Modern”liğin, ulusal imgelerinde aramıştır. Türk Mimarlığı da, benzeri karşıtlıkları/karışıklıkları kendisinde barındırır: örneğin, ulus-devlet olma çabasıyla, yapay bir Ulusal Mimarlık arayışları, bu anlamda farklı değildir. Sargın, G. A. “Mimarlık ve Temsiliyetin Politik İmgelemi; söylencesel ve ideolojik bilgi”, Arredamento Mimarlık, Boyut Yayınları, İstanbul, No: 4, 2002, s. 81-7.

[12] C. Lévi-Strauss, a.g.e.

[13] Sargın, G. A. a.g.m.

[14] Ş. Mardin, İdeoloji, Turhan Kitabevi, Ankara, 1982, s.114.

[15] C. Lévi-Strauss, Structural Anthropology, The Natural History Press, New York (1963) Ve, C. Otten, Anthropology and Art, The Natural History Press, New York, 1971.

[16] R. Barthes, Mythologies, The Noonday Press, New York, 1993.

[17] R. J. Short, age., s. xvi

[18] Italo Calvino’nun İtalyan Marksist geleneğin önemli bir üyesi olduğunu, ancak daha sonraları bu gelenekten sıyrıldığını, anımsamamız gerekir.

Advertisements

About gasmekan

http://archweb.metu.edu.tr/

Discussion

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

w

Connecting to %s

Monthly Taxonomy

Categories

Advertisements
%d bloggers like this: