//
you're reading...
agency, cr/theory, deneme

Başat Mimarlık Eğitimleri Olası mı? [101+ | MOBBİG 38’in Ardından Alıntılamalar[1]]

[ODTÜ Mimarlık Fakültesi, 1960'lar]

[ODTÜ Mimarlık Fakültesi, 1960’lar]

1. Neden 101+[2]

“Türkiye’nin yükseköğrenim siyasası ve stratejilerine bağlı olarak mimarlık eğitimi veren kurumlarında nitel ve nicel dönüşümlerin olduğu bir döneme tanıklık ediyoruz. Bu oluşum, hiç şüphesiz, sayısal anlamdaki dramatik değişime rağmen niteliksel dönüşümlerin eş-zamanlı edinilip edinilemediği endişesini de beraberinde getiriyor.

İşte tam da bu noktada, mimarlık eğitimi veren kurumlar arasındaki iletişimi, dolayısıyla, bir anlamda eşgüdümü sağlamak; mimarlık eğitimi ve ona bağıl biçimde mesleki ortamlardaki mimarlık pratiği ile egemen mimarlık kültürüne dair bir sözü olması amacıyla, toplam 11 okulun katılımıyla, 1996 yılında hayata geçirilen; ancak, 2014 yılı sonrası, 101+ okuldan oluşması beklenen ve neredeyse denetimsiz, niyetsiz ve beklentisiz bir biçimde büyüyerek amorf bir kitleye erişen MOBBİG’e, bu tarihsel süreçte kendisini nerede ve hangi araçlarla konumlandırdığı sorusunun yöneltilmesi gerekiyor.

Bu kapsamda, ODTÜ Mimarlık Bölümü’nde 08-09 Mayıs tarihlerinde gerçekleştirdiğimiz toplantının, bu tarihsel süreç ve şu an içinde bulunduğumuz koşulları, bir anlamda soluklanarak yeniden okuyabilmek, pragmatik/palyatif çözümlerden çok farklı araç ve yöntemlerle bize dayatılan siyasayı doğru tahlil edebilmek adına, eleştirel bir yüzleşme/hesaplaşma ortamına dönüştürülmesi gerekiyordu.[3] MOBBİG 38, yukarıda zikredilen temel sorunun nitel-nicel çatışması ekseninde yoğunlaştığının kabulü ile, toplantının ana temasını 101+ olarak belirlemiş, toplamda ulaşılan bu rakamın, mimarlık eğitimi, meslek pratiği ve mimarlık kültürüne yansımalarını tartışmayı amaçlamıştır.[4] Ancak bu noktada, salt nicel büyümeye göndermeyle pejoratif/olumsuzlayıcı söylemlerden kaçınılması da zorunluluktur; tam tersine, büyümeyle ortaya çıkan bu karmaşık durumun olası potansiyellerini doğru konumlandırmak ve bu çoğulcu yapının, mimarlık eğitiminin çeşitliliği adına işlerlik kazanabilmesini sağlamak da bizlere düşmektedir.[5]

Yukarıda zikredilen amaçlara ek olarak bu toplantı, MOBBİG’in kuruluş felsefesini yeniden anımsamayı ve gerekirse örgütün, değişen koşullara bağlı olarak güncel stratejilerin belirlenmesine arka-plan oluşturacak düşünsel altyapıyı oluşturmayı hedeflemelidir. Mimarlık eğitimi veren kurumların sayısındaki radikal artışın özellikle, son 10 yıl içerisinde niteliğe ilişkin farklılıkları da beraberinde getirdiğini biliyoruz. Okul sayısındaki bu değişkenlik, Türkiye yükseköğrenim siyasasının içsel çelişkileriyle kaim olmakla birlikte; benzer çelişkiler, üniversitelerin kurumsal hedeflerinde, Mimarlar Odası’nın siyaset belgesinde ya da kent toprağına dayalı sermaye birikimi modelinde de mevcuttur. Bu çelişkilerin doğru konumlandırılması hepimizin kabulü̈ olmakla birlikte, örgütsel yapımızın bu çelişkileri doğru okuyacak siyasaları üretip üretemediği ve mevcut taleplerin farklı ortamlarda hayata geçirilip geçirilemediğinin de sorulması gerekmektedir. Özellikle MOBBİG’in kurumsal yapısından kaynaklı gücü̈ ve zafiyetlerinin yukarıda sözü̈ edilen duruma nasıl yansıdığının tartışılmasında yarar bulunmaktadır. Burada amaçlananın, retrospektif bir tarih yazımının ötesinde, eleştirel bir okumayla, MOBBİG’in yeniden ancak doğru konumlandırılmasına icazet verecek bir ortamın oluşturulması olduğunun bilinmesi gerekir. Bu kapsamda; MOBBİG kendisini nasıl değerlendirmektedir? Örgütsel yapısı günümüz koşullarına başat bir niteliğe haiz midir? Örgütün geleceğe ilişkin tahayyülleri nelerdir?”

2. Sunumlar | Tartışmalar[6]

Yukarıda zikredildiği üzere, ODTÜ Mimarlık Bölümü tarafından önerilen tema ve planlanan program kapsamında; “MOBBİG 38 toplantısının ilk günü, “Eğitim Siyasası” teması ile, İlhan Tekeli’nin “Türkiye’de Yükseköğrenim Siyasası ve Stratejisi Bağlamında Mimarlık Eğitimi” başlıklı konuşması ile başlamıştır. İlhan Tekeli’nin sunumu, Üniversite ve akademi olgusunun, sosyal tarihini ele alarak, özellikle “demokrasi”, “özgürlük” ve “özerklik” kavramları üzerinden yükseköğrenimin içsel ve dışsal kuvvetlerle nasıl biçimlendiğini sorgulamıştır.[7] Türkiye bağlamında ise, üniversitelerin genel bir eleştirisi söz konusu olmuş, iç ve dış tarih yazımının gerekliliği ve epistemik komünitelerin neden yaşamsal olduğuna dair değerlendirme yapılmıştır – bu bağlamda mimarlık eğitimi özelinde de, yaratıcı öğrenci kadar, başka yetkinlikleri olan öğrenciler için de görece zengin müfredatların önemi, özellikle belirtilmiştir.

İkinci oturumun başlığı “Örgütsel Atalet” olarak seçilmiştir[8]: Konuşmacı olarak Selahattin Önür, genel anlamıyla MOBBİG tarihi üzerinden, mimarlık okullarını bir araya getiren örgütün kimi başarı ve zafiyetlerini nesnel bir çerçevede tartışmaya açarak, örgütün sorumluluk alanı ve kimliği üzerine derinlemesine bir tahlil ve sunum gerçekleştirmiştir.[9] Panelde tartışmacı sıfatıyla yer alan Zuhal Ulusoy, son dönem toplumsal ve akademik gelişmelerin ışığında, yeniden yapılanması zorunlu hale gelen üniversite ve mimarlık/tasarım okullarının ne tür yeni sorumluluklarla hareket etmesi ve dolayısıyla müfredat geliştirmesi gerektiğine ilişkin kapsamlı bir değerlendirme yapmıştır.”

2.1. Atalet | Mikrosiyaset | Gündelik Yaşam[10]

Son olarak evsahibi kurum adına tarafımca bu panelde söz alınmış, MOBBİG ve benzeri kurumsal örgütlülüklerin ulusal ya da uluslararası kimi reel koşulları gözardı etmeden, üst ve alt ölçekte cereyan eden baskı ve dayatmalara karşı, ne tür özgürlükçü refleksler geliştirmesi gerektiği tartışmaya açılmıştır. Özellikle mikro-siyaset kavramı ile, özgürlük ve özerklik olgularının gündelik hayatımızdaki kimi olumsuz yansımalarına da vurgu yapılmıştır. Bu noktada; evsahibi sıfatıyla hem örgütü yeniden konumlandırmak ve hem de mikro-siyaset kavramı ışığında Türkiye’de konuşlu yükseköğrenim siyasetini içsel ve dışsal dinamikleriyle tartışmak gerektiğine inanıyorum. Bu nedenle, bu metnin temel dokusunu da oluşturan, atalet, mikro-siyaset ve gündelik yaşam üzerine biraz daha derinlemesine tahlillerde bulunmak isterim. Burada kanımca sorulması gereken öncelikli soru, bu panelin de başlığını yapan soruya yönelik olmalıdır: “örgütsel atalet” nedir, nasıl hasıl olur; ve daha da ötesi atalet genel, sistemik bir hatanın parçası olabilir mi? Uluslararası ölçekte vuku bulan ve yeni bir tür akademiyi de ustalıkla kuran ekonomi-politiğin burada uzun uzadıya masaya yatırılması yerinde olmayacaktır. Hakeza, bu yeni akademik yapılanmanın Türkiye coğrafyasında, yerel unsurlar ve “Alaturka” siyaset yapma biçimleri ile nakkaş gibi nasıl işlendiğine dair, hamasi bir konuşmanın da yeri olmayabilir. Dolayısıyla daha çok yakın dönem gelişmelere göndermeyle somut örnekler üzerinden kendimizi, kurumumuzu ve kurumlar arası ortaklığa heveslenen örgütsel yapıları konumlandırmak; ve kısacası bu örnekler üzerinden atalete dair meselemizi derinlemesine tahlil etmek, en azından bizlere sorumluluklarımızı bir kez daha anımsatacaktır: Örneğin, son 15 gündür Mardin Artuklu Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi’nde akademik bir faaliyete ilişkin, önce şehirde cereyan eden ve daha sonra toplumsal bir infiale dönüşerek, neredeyse bir masum bir bedenin sokak ortasında linç edilmesini çağrıştıran bir biçimde, akademik özerkliğin ve daha da ötesi genel anlamda özgürlüğün yerle yeksan edildiğini, aranızda anımsayanınız var mıdır? Bu utanç vesikası gelişme karşısında, bizlerin nutkunun tutulması nasıl açıklanacaktır – bu genç bilim insanına karşı işlenen isterik şiddetin salt yerel koşullara işaret etmediğini; gerçekte akademinin olmazsa olmazı özerklik ve özgürlüğün kaybolduğunu, dile dahi getiremeyen hangi akademik özne, hangi akademik yapı ve bu yapıları sözde bir araya getiren hangi örgüt, kendisine saygın bir konum edinebilecektir. Akademik özerklik ve toplumsal anlamda özgürlüğün zedelendiği; buna rağmen örgütlü/onurlu bir yanıtın/muhalefetin olgunlaşamadığı bir ortamda, atalet söz konusu mudur? Bence evet!

Bir başka örnek daha vermek gerekebilir. 18 Aralık 2012 günü ve gecesini ve hemen akabinde cereyan eden günleri anımsayanınız var mı? Bu tarih, genel anlamda özgürlüğümüze ve özerk akademiye girişilen sistemli bir saldırının ne ilki ne de sonuncusunun belgelenmesine denk düşer. Ancak, hepimizin bildiği bir dizi toplumsal kalkışmanın yakın dönem ilksel örneğini içermesi açısından bu ibretlik saldırıyı da anımsamak gerekir. ODTÜ Yerleşkesi’nde vuku bulan bu şiddet, kurumun kuruluş felsefesi ve yaklaşık 60 yıllık geçmişine denk düşen, bir başka tarihsel kırılmayı içermektedir – rastlantısal olarak devletin haber ajanslarına dahi düşen şiddet görüntülerinin, önlenemez bir karşı-iktidar ittifakına ve kitlesel bir tepkiye yol açtığını savlamak yanıltıcı olmayacaktır. İktidar sahiplerinin, devletin aygıtlarını da arkalarına alarak, mekan üzerinden bir tür görünürlük sevdasıyla yerleşke içerisindeki çatışma zeminini nasıl kurguladıklarına dair, bugüne değin sayısız akademik ya da popüler nitelikli tahlil yapıldı; dolayısıyla bu kısa değinmede amacım, neyin nasıl vuku bulduğunun nostaljik bir yinelemesi değildir. Baskılanmış muhalefetin kendi sesini bu tür bir ibret-i vaka üzerinden duyurmasını hoş görmekle birlikte, yerleşkede cereyan eden şiddete dair tahlilin, kalıplaşmış okuma biçimleri ve söylemlerin ötesine taşınması büyük bir zarurettir. 18 Aralık 2012’den bu yana tüm yurtta artarak süregelen şiddet sarmalında, akademik özerklik ve toplumsal anlamda özgürlüğün zedelendiği; ve buna rağmen örgütlü/onurlu bir yanıtın/muhalefetin olgunlaşamadığı biliniyor/görülüyorsa, burada ataletten bahsetmek yerinde midir? Bence evet!

Müsaade ederseniz, iktidarla olan muhabbetimizi genel geçer faşist/gerici/totaliter devlet klişelerinden kurtarmak ve iktidarın aslında gündelik yaşama kadar uzan incelikli ancak marazi bir hastalığa denk düştüğünü, özellikle bu noktada sizlerle paylaşmak isterim – bunun bize, akademik öznelere ayrı bir sorumluluk verdiğinin ve özneler arasındaki ilişkilerin de bu kalemde incelenmesi gerektiğinin altını çizerek. Bu nedenle, biz öznelerin yer tuttuğu ve ilişki setlerimizi kurup sürdürdüğümüz gündelik hayatımıza dair sözümüzün olması gerekir: İkinci Dünya Savaşı öncesi siyasası üzerine derinlemesine bir incelemede bulunan ve üstelik bunu ilişkisel bir ontolojik bakışla başarıyla yerine getiren Deleuze ve Guattari, muktedir, gündelik hayat ve şiddetin sıradanlığı arasında gizil ya da değil ardışık bir bağ olduğundan dem vururlar.[11] Onlara göre şiddetin kılcal damarlar vasıtasıyla gündelik hayatımızı tahakküm altına almaya çalışan ideolojik vasıtaları, meta-siyasetin görünür, baskıcı ve disipline edici ideolojik vasıtalarından kimi zaman çok daha sinsi ve dolayısıyla etkindir ve bu durum, mikrosiyaset olarak adlandırılabilecek yeni bir kavramsallaştırmaya gereksinim duyar. Mikrosiyaset, gündelik hayatın biteviye örüntüsüne öylesine nüfus etmiştir ki, kanıksanmış davranış kalıplarının ötesinde, genel geçer ve vasat bir algı inşası ile, kitlesel bir tutumun da aracısı konumundadır. Sosyolojik açıdan, kitlenin nasıl davranması gerektiğine ilişkin emredici, gerektiğinde onu hizaya çeken toplumsal kodlar üzerine yaygın araştırmaların var olduğunu biliyoruz; ancak Deleuze ve Guattari’nin kavramsallaştırmaya çalıştıkları yeni siyaset biçimi, sosyolojik olanın yansıra, öznenin tek-tipleştirilmesine ilişkin süreçte maruz bırakıldığı çoklu-yanılsamalı-algı dünyasına dikkat çeker. Ancak burada bizim için daha da önemli olan, mikrosiyasetin coğrafi uzamda yer tutması; bir diğer değişle, O’nun maddi bir dünyası olması ve sosyal ya da fiziki bir mekânsal örüntü ile gündelik hayatı birbirine başarıyla eklemlemesidir.

1933’ün bir tür milat kabul edildiği çalışmalarının ana eksenini de, muktedirin kendisini ‘mikrosiyaset’lerle gündelik hayat üzerinden kurma çabası oluşturur. Mikrosiyaset gündelik hayatın ayrılmaz bir parçasıdır; gündelik eyleme, dile, bedene, yapmaya ve şüphesiz ki algı inşalarına doğrudan katılır ve bir süre sonra özne, vasatlık üzerine kurulu bir dünyayı meşru olduğu varsayılan bir zeminde yeniden-üretmeye koyulur. Bu tür bir siyasetin içine dikkatle yerleştirilmiş bir ideolojik atfın sürdürülebilirliği, maddi dünyada her an karşılığı olan gündelik hayatın pratikleri olacaktır. Kanıksama ve yeniden yapma fiili, Deleuze ve Guattari için, mikrosiyasetin başarısı anlamına gelir; bizler sorgusuz sualsiz pratiklerimizi (akademik pratiklerimizi de buna dahil edebiliriz) sürdürdüğümüz nispette, tahakküm yaygınlaşacak ve muktedir kendi nedenselliğini meşrulaştırabilecektir. Pratiklerin sorgulanarak kanıksanmış olanın reddi ise, muktedir tarafından arzu edilmeyecektir; çünkü bu, iktidara başat yeni pratiklerin ve farklı algı inşasının olasılığı anlamına gelecektir. İş bu sebeple, gündelik hayat sıkı sıkıya mikrosiyasetin kılcal ideolojik vasıtalarıyla denetlenmeli, pratiklerden kopma belirtisi gösteren aykırı özneler hizaya çekilmeli ve yeri geldiğinde de, bir baba şefkatiyle terbiye edilmelidir – tabii, ödüllendirme kadar, yerinde, zamanında ve nispetinde cezalandırma da, iktidar sahiplerince ahlaki geçerliliği olan bir sorumluluk olarak addedilecektir.

Burada bir kez daha, muktedir olma hali, gündelik hayat ve toplumsal ya da örgütsel atalet arasındaki kimi bağlara bakalım: İlk olarak, iktidar soyut düzlemde cereyan eden bir olgu değildir; tam tersine maddi dünya ile kurduğu örtüşük ilişkiler nispetinde var olur – maddi dünyamızın, içeriği ne olursa olsun, gündelik hayatımızın bir yekûnu olduğunu burada kabul etmek gerekir. Ters bir açıdan bakıldığında da benzer bir izi yakalayabilmek olasıdır: gündelik hayat, somut dünyanın çok-katmanlı/çok-boyutlu tezahürüdür; ve üstelik, gündelik hayatımızın pratikleri, bu somut dünyayı kuran, sürdüren ya da dönüştüren, bireysel ya da toplumsal araçlar olarak addedilmelidir. Üçüncü ve son olarak, yukarıda kısaca zikrettiğim bu durum/koşullar, her tür atalete ustalıkla yol verecek bir niteliğe haizdir; üstelik bu atalet, siyaset bilimi ile sosyolojinin inceliklerini harmanlayan çoklu bir yapıya/niteliğe sahiptir.

Mardin Artuklu Üniversitesi’nde cereyan eden şiddete kayıtsız kalan, eril dil ve cinsiyetçi söylemin, ataerkil teamüllerin ve homofobik kodların, hangi tür gündelik hayat pratikleri sürecinde meşru bir zemin ve uygulama alanı edindiğine dair sorularımız söz konusu olmalıdır. Öte yandan, tüm bu gündelik hayatın bir tür ataletle perçinlendiğinin farkındalığı ile sorularımızın yapılandırılması yerinde olacaktır. Benzer biçimde, 18 Aralık 2012 tarihinde başlayan ve günümüze değin süregelen devlet şiddetine örgütlü bir muhalif olamayan birlikteliklerin, hangi tür akademik ya da değil, gündelik hayat pratikleri aracılığı ile meşru bir ortam edindiğine dair de sorularımızın olması gerekir – örneğin Alman felsefeci Hannah Arendt, faşizmin toplumsal bir isteriye dönüşmesini sorguladığı eserlerinde, gündelik hayatın içinde sıradanlaşan şiddetin kaynağını ve araçlarını anlamaya çalışır; O’na göre de, bireyi kayıtsız bir özneye dönüştüren şey, toplumsal ataletin kendisidir.[12]

Yukarıda sıraladığım tüm bu düşün insanlarının ortak noktası, gündelik hayatın pratiklerine sirayet eden totaliter ve özgürlüklerimizi yerle yeksan eden mikrosiyaset üzerinedir; daha da ötesi tüm bu yazarlar, gündelik hayatın sıradanlığı ve atalete düşen özne arasında da kuvvetli bir bağ kurarlar. Bütün bu olumsuzlayıcı tartışmalara rağmen; yanıtın yine bu düşünürlerden geldiğini belirterek sözlerime son vermek isterim: Ataleti tersine çevirecek şey ise, “eleştirel gelenek” ve “analitik yorum/bakma biçimleri” olacaktır. İşte tam da bu noktada, muktedirin gündelik hayat üzerinden izlerini açığa çıkaran biz akademik öznelerin, eleştirel geleneğin göreve çağırdığı ahlaki kabullerden de hareket etmesi doğal görülmelidir. Örneğin, böylesi bir mantıksal varsayım çerçevesinde, şiddet, gündelik hayat ve atalet arasında ayrışmaz bir etkileşim olduğu ve aynı zamanda bunun sorgulanması gereken ahlaki bir boyut içerdiği, kesinlikle ve yüksek sesle ve gerekirse “direnerek” dillendirilmelidir.

Uzun uzadıya bir “atalet” tartışması, bu kısa değerlendirme sunumunun kapsamı dışında bırakılmalıdır; bununla birlikte, burada özetleyerek altını çizmemiz gereken konu, özellikle biz akademide farklı sıfatlarla yer tutan öznelerin bu tür bir konumlandırma içindeki ayrıcalıklı yerini doğru tanımlamak olmalıdır. Bu noktada denilebilir ki, mikrosiyasetin kılcal damarlarının inşası sürecinde akademik ataletin, Deleuze ve Guattari’nin sözcükleriyle, bir tür “savaş makinası”na dönüşmesi ve iktidar sorunsalına önemli bir unsur olarak katkı vermesi kaçınılmazdır. Akademinin de, iktidarın ekmeğine yağ süren ve yeri geldiğinde bir tür “savaş makinası” olarak yapılandığı örnekler tarihte mevcuttur, ve özellikle Türkiye’de konuşlu akademinin yakın dönemde nerede yer tuttuğuna dair derinlemesine tahlillere, belki de öz-eleştirilere gereksinim vardır.

3. Sunumlar | Tartışmalar

Bu noktada, 101+ MOBBİG 38 Toplantısına geri dönelim ve diğer panellerde yer alan kim tahlil ve öz-eleştiri mahiyetindeki sunumlara yer verelim: “Birinci gün, öğleden sonra yapılan üçüncü panelin başlığı, “Epistemik Yanılsamalar”[13] olarak belirlenmiş ve Uğur Tanyeli’nin konuşması ile başlamıştır. Sn. Tanyeli, genel bir bilgi kuramı tartışmasının yansıra, mimarlık eğitiminin müfredat yapılanmasına başat, içsel ve dışsal özgürlük alanlarının önemine vurgu yapmıştır. Özelikle, akademik özneler arasındaki ilişkinin bir özgürlük sorunsalı olduğunu belirtmiştir.[14] Tartışmacı sıfatıyla yer alan Ayşen Savaş, özellikle “otonomi/özerklik” kavramı üzerinden hareket ederek, mimarlığın nesnel ve özerk süreç ve yöntemlerine referansla, bilgi üretimi sorunsalını yakın dönem tarihsel örneklerle tartışmıştır. Tarih ve kuram arasındaki ayrışmanın önemine özellikle dikkat çekilerek, müfredat yapılanmasındaki bu tür sınıflandırmaların sorunları üzerine değerlendirmede bulunulmuştur. Benzer biçimde, tartışmacı sıfatıyla panelde yer alan Ali Cengizkan da, öznel deneyimlerinden hareketle, mimarlık eğitimi veren ortamların özgür ve yaratıcı olması gerektiği üzerine paylaşımda bulunmuş; özellikle mimarlık ve bilgi üretimi ara-yüzünün “dil” ve bunu ortadan kaldıran olgunun da “dil sorunu” olduğunu belirtmiştir.[15]

Birinci günün son paneli olarak tasarlanan oturumun başlığı “Homojen Genler” olarak belirlenmiştir.[16] Tartışmacı sıfatıyla oturum, Aydan Balamir’in konuşması ile açılmıştır; Sn. Balamir özelikle neo-liberal dönemde birbirine türdeş yapılanmaların küresel boyuttaki sonuçlarına vurgu yaparak, kurumların bu tür homojen yapılanmalardan kendilerini kurtarmalarının gereğini belirtmiştir – Sn. Balamir bu noktada öz-eleştirinin önemini de belirtmiştir. Tartışmacı sıfatıyla Bülent Tanju, özelde mimarlık kurumlarının yüzleşmek zorunda kaldığı son dönem gelişmelere vurgu yaparak, özgür ve yaratıcı bir niteliğe ve örgütlülük yapısına sahip olunması gerektiğini paylaşmıştır – kurumsal araçların akılcı yürütme yapılanmaları olmadan özgürlükçü olamayacağına dair saptaması konuşmasının özünü oluşturmuştur.[17] Benzer biçimde Şebnem Yalınay’ın değerlendirmeleri de, her kurumun kendi öznel koşulları nispetinde, özgün ve yaratıcı kapasitelerin oluşacağı yönündedir; kurumların kendi öz-değerlendirmeleri ile bu tür homojen kalıpların aşılabileceğini, dışsal baskılarla oluşan aynılaştırma siyasetlerin etkisiz kalacağını, özellikle bağlı bulunduğu kurumun öznel nitelikleri üzerinden belirtmiştir.[18]

38. MOBBİG toplantısında planlanan ikinci günün ilk tartışması, “Azlık/Çokluk ‘Beşeri Sermaye’”[19] başlıklı panelle başlamış ve bu oturumda, Ferhan Yürekli konuşmacı sıfatıyla yer almıştır. Sn. Yürekli akademinin en önemli sorunlarından bir tanesinin insan kaynakları olduğunu belirterek, kurum içi aşırı bürokratik ve hiyerarşik yapılanmaların yaratıcı ve özgür bireyleri nasıl baskıladığını belirtmiştir. Atama ve terfi ile ilgili kararların da, akademik bireyin üretkenliği bazında sorgulanmasına özellikle dikkat çekmiştir. Panelde tartışmacı olarak yer alan Timuçin Harputlugil, bilhassa akademik yapıların esnek olmayan, hiyerarşik ve kurumlar-arası ilişki ve geçişe kapalı katı kimi niteliklerini eleştirmiştir – üniversite ve benzeri akademik kurumlarla ilgili değerlendirmelerin de bu kapsamda ele alınmasının önemine vurgu yapılmıştır. Bu panelde tartışmacı sıfatıyla yer alan Aslıhan Günhan akademik ortamlarda süregelen, genelde aşırı hiyerarşik yapılanmaların eleştirisinden hareketle, üniversite ve YÖK benzeri kurumların beşeri sermaye konusundaki kimi zafiyetlerine vurgu yapmıştır; Sn. Günhan, ÖYP ve 50d kadrolarının, iş güvenliği olmadan salt işgücü olarak addedilmesine dair de önemli saptamalarda bulunmuştur.[20]

“Kamusal Fayda, ‘Sosyal Sermaye’”[21] başlığı ile tanımlanan altıncı panel, Bülend Tuna’nın açılış konuşması ile başlamıştır. Mimarlık eğitimi ve pratiği sürecinin önemli bir bileşeni olan Mimarlar Odası’nın sosyal sorumlulukları kapsamında genel bir değerlendirilmeye gidilmiş; özellikle AB norm ve standartlarına referansla, Türkiye merkezli mimarlık eğitimi ve sonrasına dair çarpıcı görüşler paylaşılmıştır. Benzer biçimde, Füsun Alioğlu mimarlık eğitimin içsel dinamikleri ile dışsal kuvvetleri arasında gittikçe daha fazla önem kazanan kimi mesleki ve benzeri özerk örgütlenmelerin önemine dikkat çekmiş, MİAK, MİMEKK benzeri kalite güvencesi sağlayan özerk kurumlara dair ayrıntılı bir sunum yapmıştır. Sn. Alioğlu, mimarlıkta kalite güvencesinin salt okullarla ilgili değil, tüm sürece yayılması gereken çok-boyutlu bir olgu olduğunun altını özellikle çizmiştir. Bu panelde son tartışmacı sıfatıyla yer alan Gülsüm Baydar, kurumsal örgütlülüğe başat, eğitim ortamı ve akademinin içsel dinamikleri üzerinden, mimarlık müfredatı ve sosyal sorumluluk projelerinin nasıl ve hangi öngörülerle ele alınması gerektiğine dair, örnekler üzerinden somut önerilerde bulunmuştur. Sn. Baydar, “yaratıcı-mimar ve sosyal-mimar” arasındaki ayrıma da yorum getirmiş, bunun düşünsel olarak nasıl aşılabileceğine dair sorular yöneltmiştir.[22]

Yedinci ve 101+ Temalı etkinliğin son oturum olan “Forum ‘Fıtratlar ve Tahayyüller,’” Semra Aydınlı, Yiğit Acar ve Seda Tuğutlu’nun eş-yöneticiliğinde, tüm katılımcıların soru-yanıtlarıyla birlikte gerçekleştirilmiştir. Açılış konuşmasında Sn. Aydınlı, iki günlük etkinliğin kabul edilen tema, programda yer alan başlık ve alt-başlık/kavramlarından hareketle genel bir değerlendirmesini yaparak, belirli aralıklarla benzer toplantılar aracılığı ile mimarlık eğitiminin gözden geçirilmesinin yararlı olacağını paylaşmıştır. Eş-yönetici sıfatıyla Yiğit Acar da, etkinliğin içeriğini yeniden-okuyarak, tüm panellerde sunulan ve tartışılan konuları, tematik bir bütünlük içerisinde gözden geçirmiştir – bütüncül bir okuma imkanı veren bu öz-sunum, iki günlük etkinlik sürecinde ortaya çıkan farklı görüş ve yaklaşımları ortak bir tema etrafında yeniden anlamlandırmayı amaçlamıştır. Son olarak, eş-yönetici olan Seda Tuğutlu, öznel deneyimlerden hareketle, mimarlık eğitimi veren kurumların yapılanmasına dair genel eleştirilerde bulunmuş ve alternatif müfredat yapılanmalarının, farklı mimarlık okulları içerisinde olası olduğunun altını çizmiştir – bu süreçte tüm bileşenlerin katkısına da vurgu yapılmıştır.[23] Daha sonra katılımcıların genel değerlendirme, eleştiri, soru ve yanıtlarının yer aldığı “Forum” kısmına geçilmiş, 101+ | MOBBİG 38’de yer alan kimi konu ve başlıklar, katılımcılarca yorumlanmıştır.”[24]

5. Sonuç

Tam da bu noktada, daha önce kaleme aldığım bir metinden doğrudan alıntılama yaparak tartışmamı sonlandırmak istiyorum – hala güncel ve yerinde olduğuna iman ederek: “Küresel iktisat ve siyaseti, yüksek öğrenim kurumlarını güdüleyen yaptırımları ve daha da önemlisi eğitim politikası, pedagojisi ve kültürü ile gelmekte, bu tür bir siyasaya kayıtsız kalmayı reddeden kurum ve akademik özneleri ustalıkla değersizleştirmekte ya da sistemin dışına iteleyebilmektedir. Türkiye’deki kimi saygın kurumun dahi, sorgusuz sualsiz, bu tür bir sürece müdahil olması ve yeniden-yapılanma adına “herkes” gibi olmaya çalışması, manidar bir durum olarak algılanmalıdır. Benzer bir biçimde, Türkiye’de sayıları her geçen gün artan mimarlık okullarının, niteliksel yapılanmaya, mevcut okulların da sürdürülebilirliği güvence altına alınmış bir tür güncellemeye/iyileştirmeye gereksinim duyduğu bilinmektedir; ancak burada özellikle dikkat edilmesi gereken şey, “özdeşlik” ve “vasat” arasındaki örtülü örtüşüklük olmalıdır. Herkes gibi olabilmeye yönelik masum irade, toplumsal ölçekte “vasat” olanı genel geçer bir uygulamaya dönüştürebilmektedir – vasat, üniversite, vasat, öğretim kadrosu, vasat öğrenci ve vasat mimarlık eğitimi. Hiç şüphesiz ki Türkiye’deki mimarlık okulları bu tür bir tehlikenin ayırdındadır; ancak tehlikenin farkındalığı yeterli değildir ve ortak kaygıyla hareket eden kurum ve bireylerin örgütlediği kolektif bir söyleme ve yapılanmaya, kısacası dirence gereksinim duymaktadır. Vasatlığı doğuran saikler küresel ölçekli ya da ulusal bazlı olabilirler: örneğin, Avrupa birliğinin talep ettiği, malların, hizmetlerin ve bilginin serbest dolaşımına yönelik bağlayıcı unsurlar, akılcı bir yöntemle tahlil edilerek, eğitim ortamında işlevsel kılınmalıdır. Ulusal tabanlı vasatlığın kaynakları ve araçları, hepimizin ortak bilgisi dahilindedir ve şu an için çok daha öncelikli durmaktadır; hiç şüphesiz ki bu durum, mimarlık okulları ile ilgili kurumları uyanık olmaya zorlamaktadır. Vasatlığı aşabilmenin belki de en etkin yolu, kurumlar arası kolektif bir algıyı inşa edebilmek ve gerektiğinde ortak erekle hareket edebilmek olmalıdır; ancak bu tür bir kolektif aklın ancak eleştirel bir tutumla olası olduğunun da altı çizilmelidir. Buna ek olarak, eleştirel tutum aracılığı ile, kurumların öznel niteliklerini kurabileceğine “iman” edilmelidir – kurumların, o ya da bu yasa, yönetmelik, yönerge ile tehdit edilmeden, “niteliksel eşdeğerliliğe” yönlendirilmesi, esnek ve özerk bir yapılanmanın da, bu sürecin olmazsa olmazı olduğunun ayırdına varılması gerekmektedir. Bugün gelinen son kertede, mimarlık okullarının müfredatları, beşeri, mali ve fiziki olanakları/kaynakları, ne yazık ki “vasat” olana denk düşmektedir. Özerk yapılanmanın bu tür bir tehdidi, en azından güçsüzleştireceği savlanabilir; öte yandan, özerkliğin salt yukarıdan-aşağıya değil, aşağıdan-yukarıya doğru yeni bir tür örgütlenmeyi göreve çağırdığının iradesi ve bilinci de akademilerde oluşmalıdır.”[25]

Yukarıda zikredilen tartışmalara bağlı olarak, özetle denilebilir ki; ODTÜ Mimarlık Bölümünün himayesinde gerçekleştirilen, MOBBİG Toplantısı’nın, bu tür bir irade ve bilincin oluşmasına bir başka vesile olduğunu umuyoruz.

Notlar

[1]Bu yazıda, 101+ | MOBBİG 38 Toplantısı’na dair genel bir değerlendirmede bulunmam, meslek örgütümüzün dergisi tarafından talep edildi. Ancak bunu yaparken, toplantı öncesi ve sürecinde farklı gerekçelerle hazırladığım metinlerden alıntılamalar yapacağım; dolayısıyla mevcut çağrı, sunum ve metinlerin, anlamlı bir bütün içerisinde, “Mimarlık” aracılığıyla ve ortak bir erekle, kayıt altına alınması söz konusu olabilecek.

[2]Giriş bölümü, 101+ MOBBİG 38 Çağrı metninden alıntılanmıştır: http://archweb.metu.edu.tr/events/p2_articleid/648

[3] Neden bu tür bir arayışa girmemiz gerektiğine dair daha kapsamlı bir yazı için: Güven Arif Sargın, “Yaratıcı Biteviyeliğin Küresel Kurumları”, https://gasmekan.wordpress.com/2013/11/21/yaratici-biteviyeligin-kuresel-kurumlari-mimarlik-okullari/

[4]Bu noktada, ODTÜ Mimarlık Bölümü Öğretim elemanlarınca verilen akademik ve idari desteği ve yapıcı eleştirileri özellikle zikretmek gerekir: Selahattin Önür, Ali Cengizkan, Aydan Balamir, Ayşen Savaş, Aslıhan Günhan, Deniz Özden, Egemen Berker Kızılcan, Emine Çiğdem Asrav, Emrah Yergin, Ezgi Balkanay, Gökçe Önal, Gülşah Çelik, Hayri Dörtdivanlıoğlu, İlkay Dinç̧ Uyaroğlu Leyla Etyemez, Neris Parlak, Özgün Özçakır, Yasemin Fillik, Yiğit Acar, Zuhal Acar’ı saygıyla anıyorum.

[5]101+ teması ve bu temayı her seferinde farklı veçheleriyle tartışmaya açan başlıklar seçilmiş; konuşmacı ve tartışmacılar tema ve başlıkları yorumlamaları amacıyla toplantıya doğrudan davet edilmiştir. Gerek çağrı metni ve gerekse, panellerin içeriğini kuran alt-metinlerde özellikle ironik bir dil yakalanmaya çalışıldığını itiraf etmeliyim; mevcut durumun eleştirisinin içsel bir ironiye gereksinim duyduğuna inanarak, birbirini tamamlayan/çelişen ikili-karşıtlıklar (binary opposition) aracılığı ile, görünmez olanı görünür kılmaya yönelik bir kavramsallaştırmaya gidilmiştir. Üstelik tüm bu seçkinin, dışarlıklı bir söylemin elamanlarıyla yapılması, talep edilen ironik dili de daha da güçlendirmiştir – örneğin, örgütsel atalet, epistemik yanılsamalar, homojen genler, beşeri sermaye, sosyal sermaye, fıtratlar ve tahayyüller, vb.

[6]2. ve 3. bölümler, kaleme aldığım 101+ MOBBİG 38 Sonuç Tutanağı’ndan derlenerek alıntılanmıştır – toplantı tutanaklarının geniş bir kesim tarafından okunmadığı/okunamadığı gerekçesiyle, tutanağın metin içerisinde, parçacı da olsa yer alması, özellikle istenmiştir.

[7] Kapsamlı bir okuma için aynı dosyada yer alan metni şiddetle öneririz: İlhan Tekeli, “Türkiye Yüksek Öğretim Stratejisi Bağlamında Mimarlık Eğitimi Üzerine Düşünceler”.

[8] Panelin çağrı metninden alıntılanmıştır: “Mimarlık eğitimi veren kurumların sayısındaki radikal artışın özellikle, son 10 yıl içerisinde niteliğe ilişkin farklılıkları da beraberinde getirdiğini biliyoruz. Okul sayısındaki bu değişkenlik, Türkiye yükseköğrenim siyasasının içsel çelişkileriyle kaim olmakla birlikte; benzer çelişkiler, üniversitelerin kurumsal hedeflerinde, Mimarlar Odası’nın siyaset belgesinde ya da kent toprağına dayalı sermaye birikimi modelinde de mevcuttur. Bu çelişkilerin doğru konumlandırılması hepimizin kabulü olmakla birlikte, örgütsel yapımızın bu çelişkileri doğru okuyacak siyasaları üretip üretemediği ve mevcut taleplerin farklı ortamlarda hayata geçirilip geçirilemediğinin de sorulması gerekmektedir. Özellikle MOBBİG’in kurumsal yapısından kaynaklı gücü ve zafiyetlerinin yukarıda sözü edilen duruma nasıl yansıdığının tartışılmasında yarar bulunmaktadır. Burada amaçlananın, retrospektif bir tarih yazımının ötesinde, eleştirel bir okumayla, MOBBİG’in yeniden ancak doğru konumlandırılmasına icazet verecek bir ortamın oluşturulması olduğunun bilinmesi gerekir. Bu kapsamda; MOBBİG kendisini nasıl değerlendirmektedir? Örgütsel yapısı günümüz koşullarına başat bir niteliğe haiz midir? Örgütün geleceğe ilişkin tahayyülleri nelerdir?”

[9]Selahattin Önür’ün bu panelde özel bir görev üstlendiğini söylemeliyim: kendisi MOBBİG tarihini kaleme alan en uzun soluklu akademisyenlerdendir ve objektif bir okumayla, MOBBİG’i hem olumlayarak tarihsel açıdan konumlandırmış ve hem de zafiyet ve sorunlu alanlarını da eleştirmekten geri kalmamıştır.

[10] Burada altı çizilen kimi noktaların, daha önce yayımlanan bir metinden derlendiğini özellikle belirtmem gerekir: Bununla birlikte, özellikle toplantının özüne uygun biçimde, güncel sorun, yorum ve eleştirilerin de bu kısımda yer aldığını söylemeliyim – özellikle mikrosiyaset ve akademik gündelik hayat içerisinde yer tutan kimi baskıcı siyasete ilişkin yorumlarımın, son zamanlarda yaşadığımız/yaşatıldığımız karşı-demokratik, baskıcı gelişmeleri/kararları örneklemek amacıyla yapıldığını söylemek isterim. Bunu yaparken, meta-kuramların gündelik hayata dair örneklerle desteklenmesine çalıştım. Akademik engin kuramsal tartışmaların, biz akademik özneleri fütursuzca sarmalayan gündelik yaşamı anlaşılır kılmak amacıyla işlevsek kılınması gerekiyor; her daim güncel ve samimi tartışmalara, kısacası, öz-eleştiriye gereksinim duymalıyız. https://gasmekan.wordpress.com/2013/11/27/mikrosiyaset-2/

[11] Gilles Deleuze and Felix Guattari, “1933: Micropolitics and Segmentarity,” A Thousand Plateaus, Capitalism and Schizophrenia, University of Minnesota Press: Minneapolis and London, 2011: 208-231.

[12] Hannah Arendt, The Origins of Totalitarianism, Harvest Book – Harcourt Inc.: New York, 1976; Hannah Arendt, Eichmann in Jerusalem; A Report on the Banality of Evil, Penguin Books: New York, 2006.

[13] Panelin çağrı metninden alıntılanmıştır: “Niceliksel büyümeye karşın, yükseköğrenimde görülen niteliksel kimi zafiyetlerin, küresel bir olgunun sonucu olduğunun ayırdındayız; bu noktada, küresel sermayenin talep ettiği ve özellikle uygulamalı bilimlere yönelik yeni siyasanın, yaygın ancak bir o kadar da biteviye bir yükseköğrenim modeline işlerlik kazandırdığı iddia edilebilir. Tüm bu yeni koşullar altında dahi, mimarlığın bilgi üretim süreç ve yöntemlerine ilişkin kalıcı bir davamızın olması gerekir. Mimarlığın kadim usullerle kendi bilgisini ürettiğini biliyoruz; ancak, diğer disiplin ve alanların kuşatmasıyla sürekli çatışarak, meşru bir zemin edinebilme uğraşısının varlığı da, yadsınamaz. Burada sözü edilenin, disipliner / disiplinlerarası / disiplinlerüstü bilimsel bilgi üretimi söyleminin çok daha ötesinde, karmaşık ve çok-bileşenli olduğunu ileri sürebiliriz. Öte yandan, bilgi üretimi ve bunun farklı ortamlardaki yansımalarında görülen kimi sorunları da görmezden gelemeyiz; nitekim, kendi içine dönük —kıymeti kendinden menkul— bilindik olanı yineleyen ve türdeş olanı denklik adına kutsayan yanılsamalı bir durumun mevcudiyeti aşikâr. O halde, bu noktada somutlaşan sorular şunlar olacaktır: mimarlıkta türdeş olandan çok, özgün bilgi üretimi nasıl yapılmalıdır? Mimarlık bilgisinin “özerk” olduğu iddia edilebilir mi? Mimarlıkta araştırmanın çeşitliliği, özellikle tasarım odaklı nasıl sağlanabilir?”

[14]Bu noktada, Uğur Tanyeli’nin Türkiye’deki kimi somut sorun alanları üzerinden mikrosiyaset tartışmasına yer vermesi ve özellikle, gündelik/akademik yaşantımız içerisinde zuhur eden ve özneler arasındaki iktidar meselesini her daim dışa vuran örneklere yer vermesi, bizim yukarıda zikrettiğimiz tartışmayı adeta teyit eder görünümünde olmuştur.

[15]Gerek Ayşen Savaş ve gerekse Ali Cengizkan, farklı veçhelerden ve akademik bir okumayla, mimarlık eğitimin beslendiği epistemik kaynaklara ilişkin öznel değerlendirmelerde bulunmuşlardır – aynı kurum içerisinde olmakla birlikte farklı görüşlerin dile getirilmesi, içsel dinamiklerin yalın bir biçimde resmedilmesi açısından önemlidir.

[16] Panelin çağrı metninden alıntılanmıştır: “Mimarlık eğitimi neredeyse türdeş, birbirini yineleyen müfredatlar aracılığıyla verilmekte, Yüksek Öğrenim Kurumu bu türdeşliği yasal bir zorunluluk olarak görmekte ve dahası, “denklik” bu noktada türdeş olanın eş-anlamlısı olarak kabul edilmektedir. Günümüz itibariyle ulaşılan 101+ sayısı, bu anlamda ciddi uyarılar vermektedir: özellikle yeni açılan okulların lisans eğitim müfredatı, isimler, kodlar ve krediler de dahil olmak üzere, birbirini tekrarlamakta, kurumun, bölgenin, akademik kadronun özgün nitelikleri yok sayılarak, nicel değerlendirmeler üzerinden süreç kopyalanarak tasarlanmaktadır. Ülkenin görece yerleşik ve kadim mimarlık okulları ile yeni açılan kurumlar arasında kurulmaya çalışılan bağ, toplam ders sayısı ve kredinin ötesine geçerek, her kurumun özgün koşulları nispetinde araştırılarak oluşturulmalıdır. Bu noktada sorulması gereken, akademik özerkliğin özgün koşullarla birlikte nasıl ele alınacağı olmalıdır. Özgünlük ve denklik nedir, nasıl oluşturulmalıdır? Türdeş müfredat ve türdeş mimar profilinin toplumsal maliyetleri nedir ve nasıl giderilmelidir? Merkez-çeper sorunsalı bağlamında, kurumlar arasındaki özerk alanlar nasıl oluşturulmalı ve korunmalıdır?”

[17]Bülent Tanju’nun konuşması özellikle, Deleuze ve Guattari’nin “Organsız Bedenler” (Body Without Organs) tartışmasını izlemesi nedeniyle ilginç açılımlar içermiştir. Ancak son kertede, Türkiye’de ortaya çıkan amorf yapının, “Bedensiz Organlar”a (Organs Without Body) benzediğine dair saptama ise, son derece ilginç bir tartışmayı da beraberinde getirmiştir.

[18]Bir sonraki toplantıya evsahipliği yapacak olan Bilgi Üniversitesi’ni temsilen panelde yer alan Şebnem Yalınay’ın mimarlık eğitimine dair fenomonolojik yorumlarının önemli olduğunu düşünüyorum – burada, kurumların ne tür müfredat yapılanmalarına gidebileceğine ve bunun düşünsel altyapısının nasıl oluşturulabileceğine dair bir örneklemeden bahsetmek olası.

[19] Panelin çağrı metninden alıntılanmıştır: “Nicel büyümenin sorunları arasında, nitelikli lisans programlarının yetersizliği, lisansüstü araştırma alanlarının tekdüze yapısı ve tek-merkezde toplanması, nitelikli altyapı eksikliği ve benzeri konular olarak sıralanabilecektir. Ancak, artan öğrenci sayısı ve aynı nispette istihdam edilemeyen nitelikli eğitmen/öğretmen sayısının çok daha öncelikli bir konu olduğunun bilinmesi gerekir –burada, alanın güncellenmesi için gerekli öğretim elemanı ve aynı derecede kuruma kazandırılan öğrencinin toplamda mimarlık okullarının beşeri sermayesini oluşturduğu iddia edilebilir. Özellikle yeni akademik kadrolar oluşturmaktan, ileri sürülen kimi yönetimsel ve mali sorunlar nedeniyle imtina edilmesi, üzerinde durulması gereken bir sorun olarak değerlendirilmelidir. Kadim ya da yeni kurulmuş mimarlık okulları gözetilmeden sürdürülen bu siyasanın, toplumsal maliyetlerinin ne denli büyük olduğu herkesçe bilinmektedir. Dolayısıyla burada, üniversitelerin istihdam politikalarına ilişkin önermelerin yapılmasında yarar vardır: Genç araştırmacıların sürdürülebilir bir ortamda mimarlık eğitimine hazırlanması nasıl gerçekleşmelidir? Mevcut akademik kadrolar ile tabandan gelen taleplerin dengelenmesi hangi yöntemlerle olasıdır?”

[20]101+ | MOBBİG 38 Toplantısı’nın ikinci günü planlanan toplantılar, ilk gün gerçekleştirilen tartışmalardan görece bir sapma gösterir; bu kez çok daha reel sorunlar üzerinden hareket eden ve güncel çıkmazlara dair tespitleri masaya yatıran bir içerik söz konusu olmuştur. Bu bağlamda, Ferhan Yürekli, Timuçin Harputlugil ve Aslıhan Günhan, içsel ve dışsal dinamiklere göndermeyle, akademik yapılanmamızın en temel unsuru olan insan/emek gücüne dair çarpıcı açıklamalarda bulunmuşlardır.

[21] Panelin çağrı metninden alıntılanmıştır: “Mimarlık eğitimi sürecinde, beceri, bilgi ve yetkinliğin kazanımı, tasarım odaklı dersler aracılığı ile sürdürülmekte, özellikle öğrencinin yaratıcı özne olarak bireysel gelişiminin öncelikli olduğu vurgulanabilmektedir. Öte yandan, mimari praksis eş-zamanlı olarak toplumsal bir niteliği haizdir ve bu kapsamda üretimin sosyal bir sermaye olarak sınıflandırılması beklenilebilir –buna ilişkin bilgi ve yetkinliğin müfredat içerisinde nasıl verileceğinin ise, önemli bir tartışma alanı olduğunu belirtmek gerekir. Yaratıcı özne-toplumcu özne arasında süregelen bu çelişkili durumun, mimarlık eğitiminin asal ilgi alanlarından birisi olduğu kabul görebilir; bu özellikle, “nasıl bir mimarlık eğitimi istiyoruz sorusu, nasıl bir toplum tahayyül ediyoruz sorununu da beraberinde getirir”, önermesiyle de açıklanacaktır. Buna ek olarak, sözü edilen sorun, eğitim sürecini aşan; doğrudan mesleki uygulama alanı ve onu düzenleyen örgütlenmeleri de bağlayan bir duruma işaret etmektedir. Mimarlar Odası, MİAK, MİMEKK ve benzeri örgütlülüklerin yukarıda zikredilen karmaşık duruma müdahil olduklarının bilinciyle, eğitim süreci ve mesleki pratik arasında süregelen etkileşim nasıl tanımlanmalıdır? Müfredat, kamusal faydaya yönelik bir içeriği nasıl sağlamalıdır? Meslek örgütlerinin tüm bu süreç içerisindeki konumu ve dahli ne olmalıdır?”

[22]Bülend Tuna ve Füsun Alioğlu Meslek örgütleri ve mimarlık eğitimi arasındaki mevcut örtüşüklüğü incelikle dışa vurmuşlardır. Gülsüm Baydar ise, panelin altlığını yapan metin üzerinden hareketle, mimarlık okullarının ne tür sosyal sorumluluk ihtiva etmesi gerektiği üzerine epistemik bir okuma/değerlendirme yapmayı yeğlemiştir. Ancak her iki okuma türünün de, mimarlık eğitimi/müfredatı ve sosyal bağlamı/projesi kapsamında önemli ipuçları sunduğunu, burada özellikle belirtmem gerekir.

[23]Panele adını veren “fıtratlar ve tahayyüller “in de ironik bir ikililik oluşturduğunu söylemek gerekir; özellikle “işin doğası” söylemlerine atıfla, meselenin doğa/doğal/doğallık üzerinden değil de, “tarihsellik” üzerinden ele alınmasına işaret eden bu sözcük grubunun, SOMA’da cereyan eden gelişmeler sırasında sıklıkla dile getirilmesi, bizleri haklı çıkaracak niteliktedir. Son olarak, bu panelde arzulananın salt bir forum olmadığının bilinmesinde yarar vardır: Semra Aydınlı, Yiğit Acar ve Seda Tuğutlu’dan istenen 101+ | MOBBİG 38’in nihai belgesini, betimlemecilikten uzak ve ancak manifestif bir şekilde yapılmasıdır – bu metnin yakın zamanda üretileceğine olan inancım tamdır.

[24]101+ | MOBBİG 38 Toplantısı’nın sekizinci ve son oturumu, “Raporlar ve MOBBİG 38 Sonuç Belgesi”ne ayrılmış, Rengin Ünver, Neslihan Dostoğlu ve Demet Irklı Eryıldız tarafından yönetilmiştir. MOBBİG Koordinasyon Kurulu Üyelerince genel bir değerlendirme yapılarak, MOBBİG 38’in kapsamı ve sürece ilişkin hassasiyetler dile getirilmiştir. Sürecin örgütlenmesi ve program içeriğinin hazırlanması aşamalarına ilişkin eleştiriler ile Koordinasyon Kurulu ve toplantıya evsahipliği yapan ODTÜ Mimarlık Bölümü Başkanlığı arasında süregelen, MOBBİG’in kurumsal niteliği ve etkinliğin içeriğine ilişkin fikir ayrılıkları, panel yürütücüleri tarafından dile getirilmiştir.

[25]“Yaratıcı Biteviyeliğin Küresel Kurumları”, https://gasmekan.wordpress.com/2013/11/21/yaratici-biteviyeligin-kuresel-kurumlari-mimarlik-okullari/

 

Advertisements

About gasmekan

http://archweb.metu.edu.tr/

Discussion

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

Monthly Taxonomy

Categories

Advertisements
%d bloggers like this: