//
you're reading...
agency, deneme, resistance, urban

Mekan/Siyasete Dair Serzenişler… [ya da; “Biberine gazına/Copuna sopasına/Tekmelerin hasına/Eyvallah Eyvallah”[1]]

[ODTÜ Direniyor: “Biberine gazına/Copuna sopasına/Tekmelerin hasına/Eyvallah Eyvallah”]

[ODTÜ Direniyor: “Biberine gazına/Copuna sopasına/Tekmelerin hasına/Eyvallah Eyvallah”]

Eylül 2013’den bu yana süregelen ve şiddetini yoğunlaştıran, kimilerine göre devlet ya da siyasi ve kimilerine göre ise bir rejim krizi yaşıyor Türkiye. Aslında, yaşadıklarımıza başka bir veçheden de bakabilmek olası: 18 aralık 2012 günü ODTÜ direnişi ile sınanan ve Haziran Gezi Olayları ile toplumsal bir muhalefete dönüşen kitlesel bir kalkışmanın özneleri ile, meşruiyetini her geçen gün yitiren mevcut iktidar arasındaki tarihsel bir çatışmaya düşe kalka tanıklık ediyor ve yeri geldiğinde de ironi dolu yöntemlerle sürece müdahil oluyor/sertçe müdahale ediliyoruz – “biberine gazına, copuna sopasına, tekmelerin hasına rağmen”. Müdahaleye maruz bırakılmanın yöntemleri hepimizin kanıksadığı kadar bildik; müdahil olmanın yolu yordamı, yöntemi ise değişken: İş bu kısa metnin içeriği, bu noktada, Ekim 2013 tarihinden bu yana farklı ortamlarda edilen sözleri, uyarıları, yorumları, akademik dil ve üslubun normlarını hercai bir uğraş adına zorlamadan derleyen, dolayısıyla müdahil olmanın sokağa yandaş lakin ona başat ortamlarda da sürdürülebileceğinin kişisel bir belgesi niteliğinde.

Meslek sosyolojisinin kuru tanımlamalarına ya da mimarlığın öznel hazzına kapılmadan örgütümüzün hakkını vermek gerekir; Haziran kalkışmasına sahte bir dil ve söylemle ve yancı sıfatıyla yer tutan kimi öznelerden ayrıksı bir kimliği, duruşu, efelenişi var Mimarlar Odası’nın. Kamu yararı gözetmekten sarf-ı nazar etmeyen ve dönemsel söylemlerin arzu nesnesine indirgendiği sahne oyunlarından ırak, toplumcu, devrimci ve fakat kurumsal tutumu 1950’lerden bu yana sürüyor. Buna ek olarak Haziran olayları süresince üstlendiği sorumluluk, kendisini iktidarın gözünde bir tür “vatan hainliğine” indirgese de, salt sokakta meşruiyet kazanan kitlesel tavrının ötesinde, yürüttüğü ya da zımnen değil açıkça destek verdiği kimi etkinliklerle de kamusal diğer vasıflarını sürdürmekten de kendisini alıkoymuyor. Tam da bu noktada, son üç ay içerisinde cereyan eden kimi etkinliklere dair sözümü, zihin akışı benzeri bir yöntemle kısmen de olsa kayda geçirmek isterim.

Bir…

14 Ekim 2013 tarihinde Diyarbakır’da yapılan, “Değişim Sürecinde Kentler; Diyarbakır Mimarlık ve Kent Sempozyumu”, sözümü üst-üste koyarak naçizane olgunlaştırdığım bahsi geçen etkinliklerden ilki. “Kapitalizm ve Kentler” oturumunda payıma düşen, kentin ekonomi-politiğine dair bir altlık oluşturmak ve sorularımı panelde yer tutan konuşmacılara tevcih etmek oldu. Kapitalizm ve kent sözcükleri gerçekte oldukça geniş ve külliyatı oluşmuş; ancak çelişik, bakir bir alana işaret ediyor – bakir çünkü var olan engin birikime karşın, koşulların belirsizliği ve ona bağıl olarak yerlerin/mekanların farklı kapasitelerle hem sömürünün ve hem de direnişin “öznesi” konumuna itelenmesi ya da yüceltilmesi, sürekli tartışmayı, yeni tahlilleri, çıkarsamaları, kısacası hüznü ve umudu barındıran zihinsel haritaları ve eylemsellikleri göreve davet ediyor.[2]

Belki de bu noktada yöneltilmesi gereken soru; ‘kapitalist örgütlenme ve kapitalist iktidar biçimlerinin etkin hegemonyası ağırlıklı olsa da, “umudun mekanları” dolayısıyla “umudun kentleri” söz konusu mudur?’ şekliyle özetlenebilir.[3] İkinci sormamız gereken soru ise, içinde yaşadığımız kentleri (Diyarbakır, Girne, Eskişehir ya da Ankara[4]) nasıl konumlandırmamız gerektiği üzerine yoğunlaşmalıdır. Tartışmanın belki de, kapitalizmin yaman çelişkilerine dönerek bir tür izlek oluşturması ve sırasıyla, emek-sermaye çelişkisi, değer ve son olarak iktidar sorunsalları üzerine ardı ardına sorular sıralamasında yarar bulunmaktadır. Her bir sorunsala sırasıyla değinmek yerinde olabilir; ancak bizim için öncelikli konunun, “emek-sermaye çelişkisinin nasıl aşılabileceği” olduğu hepimizin malumu – özellikle bu çelişkinin sermayedar lehine 1980 sonrası yeniden yapılandırıldığı ve bu dışarlıklı yapılanmanın da, 2000’li yıllar süresince hükumet eden iktidarlar vasıtasıyla vites büyüten neo-liberal siyasalarla pekiştirildiğini biliyoruz. Öte yandan, neo-liberalizmin salt iktisat politikaları bağlamında değil sosyal politikalar kapsamında da tartışmaya açılması ve yukarıda zikredilen çelişkinin yıkıcı etkilerinin hangi yöntemlerle en aza indirilebileceğinin irdelenmesinde sayısız yarar var. Eğer mevcut koşullar altında kapitalizm ilga edilemeyecekse, fiziki çevreyi ve sosyal hayatımızı neredeyse yerle yeksan eyleyen kapitalist örüntü ve dolayısıyla kent topraklarına dayalı sermaye birikimi modeli nasıl ehlileştirilebilecektir – planlama ve mimarlığın sosyal bir kondensör/aracı olarak ne tür görevler üstlenebileceğine dair öngörülerin bu noktada gündemimize alınması gerekir. Kısacası, sosyal sermayeyi üretebilmek adına emek-sermaye çelişkisine ilişkin mesleki davamız ne olmalıdır?

Eğer, nesnemiz kent toprağı ve fiziki çevre ve öznelerimiz de plancı ve mimar ise, Marks’ın “değer” üzerinden başlattığı tahlillere, mekanı aracı yaparak katkı sağlayabilmemiz olası mıdır?; eğer öyle ise, ikinci sorunsalımız yeniden ve ısrarla gündeme taşınmalı, kapitalist ekonomi-politiğin talep ettiği kullanım-değerinden değişim-değerine geçişin hastalıklı yapısı masaya özellikle yatırılmalıdır. Sosyalist düşünür Lefebvre’in de ustalıkla belirttiği gibi, endüstri-sonrası kapitalist örgütlenme kapsamında kent mekanının, üretimin önemli bir enstrümanı olması, onu hem kapitalist üretim sürecinin vazgeçilmez bir aracısı kılmış ve hem de, denetim, iktidar ve egemenlik tartışmaları bağlamında özel bir konuma hapsetmiştir.[5] Bizim için önemli olan da, kullanım-değeri ve değişim-değeri arasındaki üstü-örtük ancak aynı nispette metalaşma ve yabancılaşmaya da işlerlik kazandıran olgusal durumdur. İşte tam da bu noktada üstat, kapitalist mekansallaşmanın temelinde kullanım değerinin terk-i diyarının olduğunu savlayarak, kullanım-değerine yeniden dönüşün olasılığını gündelik hayatta, yani yaşanan, deneylenen mekanın cismani dünyası ve ona takılı görece devrimci sosyal pratiklerinde arar.[6]

Değişim değerinden artı-değere uzanan serüvene – Marks’a göre sermayenin ikinci döngüsüne konu olan – kent toprağının metalaşarak doğrudan kapitalist üretimin asal nüvesine dönüşümüne burada yer vermek, işi daha da çetrefilli hale getirecektir; öte yandan, savaş sonrası yeni bir niteliğe bürünen kapitalizmin, özellikle yeni kentleşme pratikleriyle hem birincil ve hem de ikincil döngüye ziyadesiyle işlerlik kazandırdığının burada bir kez daha teyit edilmesinde yarar var. Tartışmayı bu biçimiyle sonlandırmak adına, Baudriallard’a göndermeyle “işaret-değerinin” de ne menem bir şey olduğunu biraz anımsayalım: Fransız düşünürün 1970’lerde tartışmaya açtığı ve ‘işaretin ekonomi-politiği’ olarak tanımladığı, imgenin önlenemez yükselişine dair söylemlerinde özellikle biz mimarlara yeni malzemeler sunulduğu aşikar – kentsel mekânsal pratiklerde yoğunlaşan işaret değerinin kapitalizmin ekmeğine yağ sürdüğünün özellikle altının çizilmesi gerekiyor.[7] Kısacası, imgeye atfedilen bu büyük önemle birlikte, kapitalist üretimin günümüz tüketim pratikleriyle eş-zamanlı ele alınması bir zorunluluk; öyleyse, imge tartışması tüm bu sorular yumağında nasıl yer tutmalı? Bu noktada, üstat Lefebvre’e geri dönerek, “salt değişim değeri değil, artı ve sonrasında da işaret-değeri üzerinden, eleştirel bir tavır takınmak olası mı ve dolayısıyla kullanım değerine dönüş hala geçerliliği olan siyasi bir angajman mı?” diye sorabiliriz. Soruları yanıtsız bırakarak, yolumuza devam edelim.

Emek-sermaye çelişkisi ve kullanım değeri ile değişim değeri arasındaki marazi çatışmaya son ekleyeceğimiz halkanın, iktidar sorunsalı olduğunu belirtelim. Yukarıda zikrettiğimiz her iki başlık, aslında, sermayedar sınıfın iktidarına ilişkin ipuçlarını bize sunuyor; zaten hükumet etme yolu yordamı, azman kapitalist sermayedar ve onun paydaşı siyasi iktidarın “yürüttükleriyle” kaim. Dolayısıyla burada tevcih edilmesi gereken soru, ‘böylesi bir iktidara başat yeni iktidar biçimleri olası mı?’ şeklinde olmalı. Aslında, Gezi Olayları bize, ilerici (muhalif) unsurların iktidar etme/yürütme yöntemlerine ilişkin olası açılımları verdi ve hala deneysel gelişmelerin parçalı ve dağınık da olsa geçerliliği olduğunu söylüyor. Buradan hareketle, iktidar sorunsalını yeniden ele alıp, demokratik, temsili değil doğrudan katılımcı ve yerinden yönetimin yansımalarını, sokağa yakın dönemde yeniden atfedilen önem nispetinde tartışmaya açmak, boynumuzun borcu olmalı.

İki…

Meslek örgütümüzün müdahil olduğu bir diğer etkinlik ise, Ekim 2013 tarihinde gerçekleşen MOBBİG (Mimarlık Okulları Bölüm Başkanları İletişim Grubu) toplantısıydı.[8] Bu toplantıda naçizane iki görevim olduğunu belirterek sözlerimi kayda geçirmem iyi olacak – Mimarlar Odası ve bir eğitim kurumunun yöneticisi sıfatıyla. Bu ikili, yeri geldiğinde şizofren durumun birbiriyle çatışan nitelikleri barındırdığı savlansa da, negatif diyalektiğin erdemine inanan bir özne sıfatıyla, çelişkinin dolayısıyla gerilimin üretken olduğu konusundaki görüşümü de özellikle paylaşmak isterim – çatışma kaçınılmazdır ve affirmative/olumlayıcı bir niteliğe haiz olması hasebiyle de iyidir/candır!

Açılış konuşmasına dair sözlerimi, değiştirmeden sıralamak iyi olacak: “…Yaklaşık altı ay önceki toplantımızı İstanbul Maltepe Üniversitesi’nin ev sahipliğinde gerçekleştirdik; ve o toplantının açılış konuşmasında benzer görüşlerimi sizinle paylaşırken, Türkiye’nin içinden geçtiği öznel koşullara dikkat çekmiş, özellikle akademik yapılanmanın karşılaştığı kimi güçlükler ile, meslek örgütümüze karşı yürütülen sistemli saldırılardan dem vurmuştum. Bir önceki konuşmamda, akademiye karşı sürdürülen saldırılara ilişkin olarak, mensubu olduğum ODTÜ’ye 18 Aralık 2012 tarihinde uygulanan polis şiddetini örnek göstermiştim. Meslek odamıza ilişkin olarak da, torba yasa ile örgütün nasıl etkisizleştirilmeye çalışıldığına dair belge ve bilgilerimi sizlerle paylaşmıştım. Bu süre zarfında, naif bir iyimserlik içerisinde kalmamız gerektiğini belirtmekle birlikte, baskının katmerlenerek meslek insanlarını daha da zorlayabileceğini ve bizleri kötücül bir mecraya iteleyerek, özgürlüklerimizi hapsedebileceğini sözlerime eklemiştim. Keşke bu öngörümde haksız çıksaydım; ancak “akıl tutulmasının” ne anlama geldiğini bilen bizler, beklentilerimizin, umuda dair taleplerimizin bu şartlar altında, kısa erimde gerçekleşmeyeceğini zaten biliyorduk. Tarih bizleri bir kez daha haklı çıkardı! Son altı ay içerisinde yakın dönem cumhuriyet tarihimizin en sıkıntılı günlerini yaşamak zorunda bırakıldık; 30 Haziran günü, siyasi iradenin haklı/meşru talepleri yok sayarak giriştiği ve ancak faşist devlet yapılanmalarında görülecek türden uygulanan şiddet, içişleri bakanlığının kayıtlarına göre, 5 milyondan fazla insanı kitlesel bir tepkiselliğe sürükledi. Ancak, yedi canımızı da kaybettik[9]; 10 yurttaşımız uzuvlarını yitirdi ve Türk Tabipler Birliği’nin kayıtlarına göre, 10.000 insanımız yaralandı – kitlesel gözaltına alınmalar, gözaltı süresince insanlık-dışı muameleler ve benzeri şiddet uygulamaları ise, bu sürecin bizde açtığı derin travmalar oldu. Gezi olaylarının artçı-şokları/dalgaları ise, devam ediyor: Meslek örgütümüz, cadı-avına dönüşen hukuksuz uygulamalarla itibarsızlaştırılarak, adeta bir suç örgütüymüşçesine iktidarın hedef tahtasına dönüştürüldü. Üstelik, hemen akabinde yürürlüğe giren ve anayasal haklarımızın gasp edilerek, yetki ve sorumlulukların merkezi otoriteye devrini yasallaştıran süreç ve kimi uygulamalar, meslek odamıza doğrudan yöneltilen tehdidi belgeler nitelikli diğer gelişmeler oldu. Maalesef süreç devam ediyor: beş Eylül’de başlayan ve yine mensubu olduğum kurumu itibarsızlaştırmaya yönelik sürdürülen linç girişimi hemen akabinde, ODTÜ yerleşkesinden geçirilmesi planlanan otoyola, anayasal haklarını kullanarak karşı duran gençlere/öğrencilere uygulanan tahammül sınırlarını fersah fersah aşan polis şiddetiyle devam etti. Altı ve yedi Eylül gece boyu süren kesintisiz saldırı, 18 Aralık 2012 tarihinden başlayan karşı-akademi söylemi ve uygulamalarının devamı niteliğindeydi. Zikrettiğim tarihlerde hükumet yanlısı basın-yayın organları, “ODTÜ’de köpekler başıboş dolaşıyor” diye fütursuzca yazarak, gericiliğe karşı ittifak oluşturan akademik, idari personel ile öğrencilere ağır hakaretler içeren seviyesiz neşriyattan kaçınmadılar. Gelinen son noktada gerek akademinin ve gerekse meslek örgütümüzün derin bir kuşatma altında olduğunun bilinmesinde yarar vardır. Bütün bunlara karşın, bütün bu süreç içerisinde, üniversitelerimizin de, doğrusunu söylemek gerekirse, iyi bir sınav verdiğini iddia etmek safdillik olacaktır. Tam tersine, adeta “iktidar seviciliğine” varan bir idari tercihin neredeyse genel bir tutum halini aldığını müşahede ediyoruz; üniversitelerimizin ve özelde mimarlık okullarımızın kendilerini bu töhmetten kurtaracak bir öz-eleştiriye gereksinimleri olduğunu özellikle belirtmek isterim. Eleştiriden yoksun bir yüksek öğrenim kurumunun, daha önceki konuşmalarımda yinelediğim “akıl tutulmasına” bir anlamda meşruiyet kazandıracağını öncelikle kabul etmemiz ve bu kapsamda, iktidarla olan kimi muhabbetlerimizi akademik bir dil, söylem ve akılcılığa taşımamız bir zorunluluk. Bu bağlamda iletişim grubumuz MOBBİG’in önemli bir görev üstlendiğini düşünüyorum. Biraz önce zikrettiğim eleştiri (ve dolayısıyla öz-eleştiri) geleneği mimarlık eğitimi ve pratiğinin olmazsa olmazıdır ve kendisini yinelemekten kaçınan içerik ve söylemlerle, MOBBİG’in de her tür iktidarla eleştirel bir mesafe oluşturmasına özenle çalışılmalıdır. Akılcı bir yeni siyasa ile, salt mimarlık eğitiminin iyileştirilmesi yönünde içsel dinamikleri çalıştırmaktan öte, bu noktada örgütün, yüksek öğrenim kurumlarını mimarlık okulları merkezli uyaran ve gerektiğinde yol gösteren bir kimliğe bürünmesi beklenilebilir. MOBBİG’in yeni objektifler tanımlayarak tarihini dolayısıyla kuruluş amaç ve hedeflerini gözden geçirmesi, gerekiyorsa farklı yol haritaları ile örgütün bir kez daha yapılandırılması gerekebilir. Son olarak, altı ay önceki kısa açılış konuşmamda; 18 Aralık 2012 ODTÜ Olaylarına göndermeyle, “zalimin meclisinde oturan bizden değildir” diyerek sözlerimi sonlandırmıştım. Bugün de benzer biçimde, popüler bir söylemden türetilmiş, ancak şu an için yeni anlamlar kazanmış bir başka sloganla sözlerimi noktalamak istiyorum; Haziran’dan bu yana tam yedi canımızı yitirdik, “unutmayın, unutturmayın – eğer unutursanız, kalbiniz kurusun…”

İki-buçuk…  

Devam edelim: “…Son oturum öncesi gerçekleştireceğimiz ve benim yöneticiliğini üstelendiğim bu forum, altı ay önce Maltepe Üniversitesi’nde aldığımız bir karara ilişkin olarak, bu dönemki toplantımızda yer alıyor. Mayıs 2104 tarihinde büyük bir olasılıkla ODTÜ’de gerçekleştireceğimiz MOBBİG toplantısına bir anlamda ön-hazırlık mahiyetinde bir birliktelik ve tartışma ortamı olarak devam edecek. Aslında bu forum genel anlamıyla, bir değerlendirme toplantısı ve MOBBİG’in bir biçimiyle gözden geçirilmesine vesile olabilecek bir birliktelik gibi düşünülmeli – dolayısıyla, farklı ölçek ve içerikte sorun ve konuların serbest bir biçimde, gerekirse zihin-akışı yöntemini de kullanarak ele alınmasını amaçlıyor. Ancak yine de amaçlananın temelde iki noktada yoğunlaşacağını söylemek yanıltıcı olmayacak. Birincisi daha pragmatik ve bir sonraki toplantının içeriğini kurmaya yönelik: Farklı çalışma gruplarının faaliyetlerini geçici de olsa askıya alacak ve dolayısıyla bizlerin soluklanarak yeniden özgün sorunlara dönebilmesine olanak sağlayacak bir toplantı içeriği oluşturabilir miyiz? Dolayısıyla, hangi tema etrafında yoğunlaşarak emek ve insan sermayemizi kullanmamız gerektiğine odaklanmış bir arama toplantısı kapsamında bugünkü forumu yapılandırmak yerinde olacak. Kısaca bu noktada sormayı tercih ettiğim soru, bir sonraki toplantının teması üzerine olacaktır.

İkinci amacımız, biraz daha geniş kapsamda düşünmemizi gerektirecektir – hepimizin son dönemlerde sıklıkla dile getirdiği ve paylaştığı bir durum söz konusu: MOBBİG son toplantılarında kendisini yineleyen bir içeriğe ve formata ulaştı – eleştirel mesafesini yitirmeden ve akademik vasfından ödün vermeden içeriğini, formatını ve yapısal kimi niteliklerini güncelleyebilmek olası mı? Bunun önemli bir soru olarak ele alınmasında yarar bulunmaktadır. MOBBİG neredeyse, yeni kurulan okulların/programların hızının gerisine düşerek, mevcut duruma doğrudan müdahil olamayan, sözünü süreci etkileyebilecek biçimde üretemeyen ve işlevsel kılamayan bir örgütsel niteliğe büründü – örneklemek gerekirse, 2007 yılında Bölüm Başkanlığını devraldığım dönemde 36 okulluk bir sayı söz konusuyken, bugün 80 küsur okuldan bahseder hale geldik! MOBBİG neredeyse bu hızın ve hareketin meşru zeminine dönüştü; dolayısıyla bu noktada sorulması gereken soru, MOBBİG’in bu vahşi gidişin neresinde konumlandığı üzerine yoğunlaşmalı.

Tüm bu gelişmelere karşın MOBBİG’in aktif katılımcı sayısındaki belirgin azalma ve delege yöntemiyle kurumların/bölüm başkanlarının temsiliyeti, bir başka soruna işaret ediyor olabilir mi? MOBBİG temsili gücünü yitiren dolayısıyla, meşru zeminini kaybeden bir sürece doğru mu sürükleniyor? [10] Bu ve benzeri soruların sorulmasında ve ortak akıl ve paydada sorun olarak addettiğimiz konulara açıklık getirilmesinde yarar bulunmaktadır; işte tam da bu noktada, bu forumun bir öz-eleştiri aracı olarak kabul görmesi, hepimizin hayrına olacaktır.

Bu noktada, tartışmanın genel çerçevesini biraz olsun çizebilmek adına bazı özellikli konuları, öznel değerlendirmelerim de olsa sizlere aktarmak isterim – tam da bu noktadan başlayarak, kendi pozisyonumu sizlerle paylaşmak istiyorum: Öncelikli sorun, “nasıl bir mimarlık eğitimi istiyoruz”dan çok, “nasıl bir toplumsal yapı” istiyoruz sorusuyla yeniden formüle edilmelidir. [11] Çünkü ilki tek başına ele alındığında, bizleri ya teknokratik ya da indirgemeci bir yapıya hapsedecek kadar kör ve tekdüze olabilir – aslında bu tür bir mimarlık eğitimine dair taleplerimiz/beklentilerimiz önemli olmakla birlikte, sorunu giderecek kadar yeterli olmayacaktır. Özetle iddia edilebilir ki, mesleğimize ilişkin, akademik ya da profesyonel mecradan bakarak, tahayyüllerimiz topluma ilişkin tahayyüllerimizle doğrudan ilintilidir ve bu es geçilemeyecek kadar önemli bir alana işaret etmektedir. Bizler bu noktada, toplumsallığımıza ilişkin beklenti ve taleplerimizi ön-plana taşıyarak, akıl yürütmek ve örgütlenmekle yükümlüyüz – kısaca bu noktada öncelikli temel soru, nasıl bir toplum olmak istiyoruz kapsamında yeniden sorulmalıdır. Ancak bu bağlamda, katı ve tek referanslı bir toplum-mühendisliğine soyunmadan ve tek yönlü ideolojik saiklerle hareket etmeden, mesleğe ilişkin kaygılarımızı toplumsal kaygılarla örtüştürmeye çalışmamız gerekecektir: “Nasıl bir toplum” sorusunu, “kimin toplumuna” indirgemeden, farklı toplumsal tahayyüllerin ortak paydasını, vasatlığın bir tehdit olabileceğinin farkındalığıyla aramakla sorumluyuz.

Bu sorumluluk bizi, demokratik, çoğulcu ve hukukun üstünlüğüne dayalı, mesleki etik ve toplumsal normlar bağlamında sorunlardan arındırılmış bir mecraya taşıyabilecek niteliktedir. Dayatmacılıktan, şiddet be baskıdan, tahakkümden, her türlü hegemonik ilişki ve iktidar oyunlarından uzak bir toplumsal uzlaşma ve diyalog, “nasıl bir mimarlık eğitimi istiyoruz” sorusuna engin yanıtlar üretebilecek güçtedir. Bütün bunlara karşın, dün sabah belirttiğim gibi, geldiğimiz nokta maalesef büyük bir hayal kırıklığı, baskıcı bir siyaset ve gerici bir ideolojik yapılanma, üst-yapı kurumlarının tahribi ve buna bağlı olarak, bireysel ve kitlesel travmalar içeren bir tür teslimiyettir. Sosyal ve siyasal anlamda vuku bulan bu gelişimin, mimarlığı hem akademik ve hem de profesyonel anlamda teslim aldığının kabul edilmesi artık zorunluluktur – bu noktadan sonra, hiç birimizin herhangi bir şey olmuyormuş gibi, davranma ve kurumumuzu/örgütümüzü bu yönde sorgulamama lüksü bulunmamaktadır.

Son olarak; dilimizi, söylemimizi ve yapma/üretme biçimimizi/yöntemlerimizi bir anlamda esir alan bir başka konuyla, tartışmayı sizlere devretmeyi uygun buluyorum: pazar ekonomisine bağıl cereyan eden üniversiteleşme yolu-yordamı ve akademik faaliyetlerimizi, kapitalist iktisadın sömürüye dayalı kötücül sistematiğinden kurtarmamız gerekiyor. İş, işveren, müşteri, ücret, serbest dolaşım, vb. gibi kavramsallaştırmaların bizleri daha da esir aldığının farkındalığı ile, dilimiz ve söylemimize toplumcu, kamusal bir hüviyet kazandırmamız büyük bir zorunluluk. Dil ve söylem, salt görünür baskının değil, aynı zamanda kitlesel rızaya da icazet veren, hegemonyanın aracısı konumunda: Akademik söylemimizin içine sirayet eden her tür sahte hakikat algılarının, siyasi iktidarın direktiflerinin ve sermayedar sınıfın gizil/esoterik ya da değil tüm üretim ve tüketim kodlarının özellikle temizlenmesi gerekiyor – özetle günümüz hakim söylemi, baskıcı iktidar ilişkilerince kotarılmış hakikat algılarının temsiliyetlerinin ötesine geçemiyor. Dolayısıyla, yukarıda zikrettiğim türden toplumcu/kamucu bir meslek sosyolojisinin, bize dayatılan ve benzeri kimi hakikat algılarını yıkan yeni bir dile ve söyleme evirilmesinde yarar bulunmaktadır.[12] Buna ek olarak, kapitalist iktisadın temel ilke ve kanunlarını nirengi noktası kabul eden yönetimsel yapıların ve yönetim anlayışlarının da sorgulanması iyi olacaktır. Kapitalist iktisadın yönetimsel yapısı, “iktidar seviciliğini” koşulsuz kabul eden yönetici sınıfına da meşruiyet kazandıran bir niteliğe haizdir – sanırım bu açmazda, akılcılık ve eleştirel tutum bizim için tek yol gösterici olacaktır.”

Üç…

14 Aralık 2013 tarihinde başlayan ve iki gün süren “Mimarlık ve Eğitim Kurultayı – VII”, “Mimarlık, Eğitim ve Meslek Alanında Bütünleşme ve Dayanışma” temasıyla Eskişehir’de gerçekleştirildi. Bu kurultayda kurum adına görev almanın ötesinde, mimarlık eğitimi veren bir emekçi sıfatıyla da sözümü/itirazımı/eleştirimi iletmek üzere sorumluluk üstlendiğimin altını özellikle çizmek isterim – yukarıda zikrettiğim kimi tartışmaları güncel tespit ve önermelerle yeniden tartışmaya açması hasebiyle de sözümü/itirazımı/eleştirimi burada yinelemeyi doğru buluyorum:[13]

“…Siyasi iktidar yaklaşık 10 gün önce dillendirdiği yeni sorunsallar vasıtasıyla sadece gündemi değiştirmekle kalmadı, ezber bozan bir biçimde konuya ilişkin algımızı da ciddi bir biçimde deforme etti; deforme etti çünkü, daha önceleri tartışmaktan kısmen yerinmediğimiz “kamu” ile ilgili meselemize yeni bir kavram daha, sert ancak amorf ve kaypak bir üslupla girmiş oldu: “mahrem”.

Mahrem sözcüğü kutsiyet addedilen, içeriği siyaseten farklı veçheleriyle her seferinde yeniden doldurulan önemli bir kavram; ve geleneksel değişle, tarihsel bir kategori olmasına rağmen, neredeyse uzunca bir süredir tabuymuşçasına tartışmaktan kaçındığımız olgusal bir niteliğe de haiz. Belki de siyasi iktidara tam da bu noktada bir kez daha teşekkür etmek gerekiyor; bir başka tabunun, kutsiyet atfedilen bu kavramın da, yine iktidar marifetiyle çözülmesine, bir anlamda yıkımına tanıklık ediyoruz – çelişkisel görünse de, bu durumun, muhafazakar söylemin ilkel bir ihtiyatla içselleştirdiği “yap-boz siyasetinin”, sıradan bir tezahürü olarak algılamakta yarar var. Kamu ve mahrem ikiliği meslek insanları için önemli: tarihseldir, sosyal ilişkilere bağımlıdır ve daha da önemlisi, mekana dair yansımaları her daim mevcuttur. Öte yandan, son müdahalenin çok daha fazla yan-anlam ihtiva ettiğinin de ayırdındayız; mahrem tartışmasının da sapkın bireyin, marjinal grupların ve muhalif toplumsallığın terbiye edilmesi, disipline ve dolayısıyla tahakküm altına alınması yönünde bir tür irade içerdiğini savlayabiliriz. Dolayısıyla, sıradan bizlerin hizaya sokulması gerektiği yönünde ustaca kotarılmış bir retorik eşliğinde, kamusal olana başat mahrem olanı da yeniden mimarlığın asal meselesi olarak ele almaya başlamak yerinde olacaktır – sanırım bu nedenle de siyasi iktidara teşekkür etmek boynumuzun borcu. Mimar denilen özne (ki biz mimarın ‘siyasi’ bir özne olduğunun farkındalığı ile meseleye yaklaşmalıyız) hem kamu ve hem de mahrem üzerine gerçek anlamıyla mesleki vasıtalarla iktidar uygulayan bir meslek erbabı – kamusal kadar, mahrem olanın da sınırlarını çizen ve kısacası bu tarihsel kategoriyi yeniden ancak farklı vasıta ve görüntülerle üreten bir özne sıfatıyla toplumsal bir işlev yürütüyor.[14]

Bunu nasıl mı yapıyor; aslında yanıtı çok yalın, “mülkiyet” üzerinden!

Burada uzun uzadıya mülkiyet ve mülkiyet ilişkilerinin tarihselliği üstüne ahkam kesmek/yazmak/söz söylemek yerinde olmayacak:[15] öte yandan, biz mimarın tahayyülden-üretime kadar, kentsel çevreden mikro-mekana değin geniş bir örüntü içerisinde söz sahibi olduğunu da biliyoruz – bunun siyasi iktidar, burjuvazi/sermayedar ve bürokratik seçkinci yapılanma ağı içerisinde, hangi saiklerle işlerlik kazandığının da ayırdındayız. Kısacası mimar, mülkiyete şekil veren, mülkiyet ilişkilerini yeniden-üreten, kuran, düzenleyen, sürdüren bir siyasi özne olarak tam da bu tartışmanın göbeğinde duruyor – bu meselenin ahlaki bir sorumluluk içerdiğine dair görüşlerimi daha sonra bir kez daha paylaşacağım. Öte yandan bu noktada, mülkiyetle ilgili davamızı üç ana eksende sorgulayarak, ahlaka ilişkin meselemizin altlığını yapmak yerinde olacaktır. Birincisi, emek-sermaye meselesi “mülkiyet” sorunsalı bağlamında nasıl ele alınmalıdır ve mimarın bu süre içerisinde rolü nasıl tanımlanmalıdır? Bu çelişkinin sermayedar lehine 1980 sonrası yeniden yapılandırıldığını ve neo-liberal siyasa ile de güçlendirildiğini yukarı da zikretmiştik; ancak tam da bu noktada, hızla değişen mülkiyet algısı üzerine söyleyecek sözümüzün, itirazımızın olması gerekir – bu itirazın mimar aracılığı ile yapılması gerekebilir. İkincisi, mülkiyet ilişkileri kapsamında, kullanım değeri ve değişim değeri döngüsünü yeniden masaya yatırmak ve kent toprağına dayalı sermaye birikimi modelini ilga edebilmenin olası araçlarına işlerlik kazandırmak yol gösterici olacaktır. Egemen sistemin, kullanım değerini baskılayan, değişim değerine ilkesel olarak öncelik veren, dolayısıyla burjuvazinin talepleri doğrultusunda düzenlenen “mahrem+kamu” açmazı vasıtasıyla kapitalist mülkiyet ilişkilerini yeniden-üreten bir niteliği olduğunu söylemek, safdillik olmayacaktır. Bu gerçekliğin ışığında, siyasi bir özne olarak yeniden tanımlanan mimar, bu döngünün neresinde duracak ve taraf olacaktır – mimarlık eğitimi veren kurumların, bu soruyu kendilerine yönelterek, meslek icraat etmelerinin gerekliliği ortadadır. Üçüncüsü, mülkiyet sorunsalı iktidar meselesiyle birlikte yeniden tartışmaya açılmalıdır; burada yöneltilmesi gereken soru, ‘mimar mahremiyet adına iktidar kullanırken hangi siyasi iktidar ile yakınlaşmalıdır’, şekliyle biçimlendirilmelidir. Bu noktada ek bir soru daha yöneltmek iyi olacaktır: egemen iktidara başat, yeni ve özgürleştirici bir siyaset üretebilmek, mimar marifetiyle olası mıdır? Ütopyacı bir söylem üzerinden gidildiği varsayımını yıkmak adına, 1920’lerde deneylenen Sovyet modelini bu noktada anımsatmak yerinde olacaktır – örneğin, “sosyal kondensör” olarak tanımlanan ideolojik atıflarla mülkiyete dair meselenin gündeme taşındığı ve farklı programatik ve mimari arketipler ile kamusallık ve mahremiyete dair yeni ütopyacı görüşler üretildiğini biliyoruz.[16] Buradan öğrenecek derslerimizin olduğu da aşikardır!

Son olarak, 19. Yüzyılda yaşamış, ancak çağdaşlarına kıyasla şöhret olamamış/olmamış bir Fransız düşünürün sözleriyle bu oturuma dair girizgahımı/güzellememi tamamlamak isterim: Anarşist siyaset adamı Proudhon 1840’da yazdığı “Mülkiyet Nedir” başlıklı kitabında; “mülkiyet hırsızlıktır” diyerek, uzun uzadıya meseleyi tartışır ve eleştirel bir tutumla, insan bedeninden toprağa kadar uzanan geniş bir yelpaze içerisinde, mülkiyete dair tüm bildiklerimize rahmet okutacak, radikal bir söylem üretir.[17] Pierre-Joseph Proudhon’un bu söylemiyle, Bakunin ve Kropotkin gibi dönemin anarşistlerine ilham verdiğini iddia edebiliriz; ancak daha da önemlisi, eleştirel teorinin üstadı genç Karl Marks’ın, Proudhon’dan fazlasıyla etkilendiğini ve emekle ilgili davasını/derdini “mülkiyet” meselesine göndermeyle kurduğunu da söyleyebiliriz. Solun eleştirel geleneğini günümüze taşımak da, bizlerin namus borcu olsun. Dolayısıyla, mülkiyet hırsızlıktır savından hareket ederek sorularımızı yöneltmek ve tartışmayı başlatmak yerinde olacaktır: meslek erbabı mimar, kendisini bu önermeye göndermeyle nasıl konumlandırmalı ve özellikle mimarlık eğitimi veren kurumlar, mülkiyet meselesi üzerine hangi saiklerle yorum yapabilme kapasitesine haiz olmalıdır? Bu noktada, mimarlık kuramcısı Kenneth Frampton’ yakın zamanlarda yayımladığı bir eserinde uzun uzadıya tartıştığı ahlak meselesine geri dönmek yol gösterici olabilir — O’na göre, endüstri sonrası kapitalist örgütlenme mülkiyete dair meselemizi içinden çıkılmaz karmaşık bir biçime sokmuş, mimari üretim ve öznesi mimarı da ahlaki bir sorumlulukla baş-başa bırakmıştır.[18] Burjuvazinin/sermayedar sınıfın tekelinde yoğunlaşan toprağa dayalı sermaye birikimi, kent toprağı sahipliliği ve tekelci mülkiyet ilişkisini meşru kılan, mimarı ise bu meşruiyetin aracısı konumuna iteleyen bir düzeneği, özellikle 1960’lardan bu yana tek geçer örüntü olarak işlerlik kazandırmıştır. Bu örüntünün, yani “kapitalizmin ilga edilebilmesine olanak var mıdır?” sorusu, başlı başına bir tartışmaya işaret edecektir; ancak Frampton, daha pragmatik bir pencereden meseleye yaklaşır ve mimarlık eğitimi içerisinde bu ahlaki sorumluluğu nasıl içselleştirebileceğimize dair tahayyüllerimizi zorlar. Belki de bu, “nasıl bir mimarlık istiyoruz”dan önce, “nasıl bir toplum tahayyül ediyoruz” sorusunu ihtiva eden bir siyasayı öne çıkarmaktadır.[19]

Benzer bir siyasetin yol göstericiliğinde aynı soruyu biz de tevdii edelim: “o zaman, nasıl bir toplum tahayyül ediyoruz?”

Dört…

Canımda damıttım seni ey zulüm,

Sancısını

İnceden

Kum gibi taşıdığım.

Kasığımda Amerikan kemendi

Bağıra bağıra geceler boyu

Kaskatı kesilip

Kan işediğim.

Uzmandı cellatlar

Ve hinoğlu hin.

Akım kabloları, kıskaçlarıyla

Bilenmiş azıları ve hınçlarıyla

Buyruğunda gangster emperyalizmin.

Gene de yıkamadılar, sökemediler

Ve bozguna uğradılar sonunda

Karşısında çırılçıplak yüreğin.[20]

Notlar

[1] Duman, “Eyvallah”, Darmaduman, 2013, Söz – Müzik: Kaan Tangöze

[2] Erik Olin Wright, Envisioning Real Utopias, Verso: London, New York, 2010.

[3] Umudun mekanları tartışmasına ilksel bir katkı sağlayan düşünürün David Harvey olduğunu ve kitabında yer verdiği diyalektik ütopyacılık tartışması ile, umudun bir anlamda bilgi-kuramını oluşturduğunu söylemeliyiz. David Harvey, Spaces of Hope, University of California Press, 2000.

[4] Bu metinde kısaca zikredeceğim tartışmalar sırasıyla, Diyarbakır, Girne, Eskişehir ve Ankara’da yapılan farklı etkinlikleri içermektedir.

[5] Henri Lefebvre, The Production of Space, Wiley-Blackwell Publishing: New York, 1991.

[6]Lefebvre’in ısrarla okunması gereken eseri, gündelik hayatın devrimci dinamiklerini ön plana taşıyan ve bir anlamda sokağa özel bir anlam atfeden kitabıdır. Detaylı bir okuma için, bkz: Henri Lefebvre, The Critique of Everyday Life, Verso: London and New York, 1991.

[7] Jean Baudrillard, For a Critique of the Political Economy of the Sign, Telos Press Publishing: New York, 1981; Güven Arif Sargın, “Aklın bir Anlık Durgunluğu: Sanallık ve Mimarlığı Üzerine Tezler”, Mimarlık ve Sanallık, (Der.). Tanyeli, U., Boyut Yayıncılık: İstanbul, 2002:9-26.

[8]Her altı ayda bir Kuzey Kıbrıs konuşlu okullar dahil, YÖK şemsiyesi altındaki mimarlık okullarında gerçekleştirilen toplantıların sonuncusu, Girne Amerikan Üniversitesi’nin ev sahipliğinde gerçekleşti. Mimarlık okullarının yöneticilerini bir araya getirerek, sözüm ona Türkiye’deki mimarlık eğitimi ve kültürünün geliştirilmesi babından tartışan bu yöneticiler toplantısının, son dönemde neredeyse işlevini kaybederek bürokratik bir yapıya büründüğü konusunda ciddi sıkıntılar ve dolayısıyla eleştiriler söz konusu. İş bu nedenle, son toplantının 8-9 Mayıs 2014 tarihlerinde ODTÜ Mimarlık Bölümü’nün himayesinde Ankara’da gerçekleştirilmesi kararlaştırıldı.

[9]Bu konuşmanın yapıldığı dönemde Berkin Elvan mücadelesini hala sürdürüyordu – ta ki, 11 Mart 2014 tarihine kadar.

[10]Bu konuşmanın yapıldığı ortamda toplam 38 okulun kayıtlı olarak yer alması, yukarıda zikredilen sorunları kısmen de olsa teyit eder görünümündedir.

[11]Sayın Emel Aközer sunumunu, tartışmalarımızda bize yol gösterecek önermelerle sonlandırmıştı; kendisinin yönlendirdiği sorulardan hem cesaret ve hem de ilham alarak, benzer soruları yöneltmek doğru olacak.

[12]Güven Arif Sargın, “Mekanın Soy Kütüğü Üzerine Denemeler: İktidar ve/veya Direnişin İdeolojik Aracı Olarak Mekanbilim”, (Der.) Sargın, G.A., Ankara.Kent.Atlası, Mimarlar Odası Yayınları: Ankara, 2012:vi-xii.

[13]Şahsıma, “Mimarlık Lisans ve Lisansüstü Eğitimi – II” başlıklı oturum teslim edilmiş; bu oturumda, sırasıyla, Emel Aközer, Selahattin Önür ve Çiğdem Polatoğlu söz almışlar. Engin bir tartışma içeren bu oturumun açılışına dair dillendirdiğim kimi saptama ve tahlilleri, burada paylaşmak yerinde olacak.

[14]Güven Arif Sargın, “Denetim ve Nesneleştirmenin Aracı Olarak Kamusal Mahremiyet”, Arredamento Mimarlık, Boyut Yayıncılık: İstanbul, 2007. [2014 yılında mekan_praxis’de de yayımlanmıştır: gasmekan.wordpress.com]

[15]Baykan Günay, Property Relations and Urban Space, METU Faculty of Architecture Press: Ankara, 2000.

[16]İsben Önen, Locating the Structure-Agency Dichotomy in Architecture: Worker’s Club as a Type of Social Condenser in the Soviets 1917-32, Yayımlanmamış Master Tezi, METU, Department of Architecture, 2006.

[17]Pierre-Joseph Proudhon, Mülkiyet Nedir? Veya Hukukun ve Yönetimin İlkesi Üzerine Araştırmalar, (Çev.) Çetinkasap, D., Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları: İstanbul, 2010.

[18] Kenneth Frampton, “Introduction: The Work of Art in the Age of Commodification”, (Edit.) Saunders, W.S., Commodification and Spectacle in Architecture, University of Minnesota Press: Minneapolis and London: 2005: ix-xviii.

[19] Tam da bu noktada, Dr. Emel Aközer’in (ODTÜ Mimarlık Bölümü), Kıbrıs’ta gerçekleştirilen MOBBİG 37 Toplantısı’nda dile getirdiği, “Nasıl bir Toplum İstiyoruz?” sorusunun çok önemli olduğunu, özellikle belirtmek isterim.

[20]Ahmed Arif, Hasretinden Prangalar Eskittim, Metis Yayınları: İstanbul, 2011: 141.

Advertisements

About gasmekan

http://archweb.metu.edu.tr/

Discussion

One thought on “Mekan/Siyasete Dair Serzenişler… [ya da; “Biberine gazına/Copuna sopasına/Tekmelerin hasına/Eyvallah Eyvallah”[1]]

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

w

Connecting to %s

Monthly Taxonomy

Categories

Advertisements
%d bloggers like this: