//
you're reading...
cr/theory, deneme, discourse, ideology, power

Mekânın Soy Kütüğü Üzerine Denemeler: İktidar ve/veya Direnişin İdeolojik Aracı Olarak Mekânbilim

Atlas mitik bir öznedir; Yunan mitolojisinde, işlediği semavi günâhlar nedeniyle büyük iktidarın, Zeus’un hışmına uğrayan ve yerküreyi her daim sırtlamaya mahkûm edilen bir isyankâr olarak addedilir ve söylenceler dünyasında “güce” denk düşer. Atlas aynı mitolojik anlatının nesnesidir de; yarı-kahramansı ve o nispette de bedensel olandır –  cismanî ve dünyevidir. Eş zamanlı olarak, muktedir bedenin üstlendiği yerküreyi, metaforik bir sıçramaya zorlar: Atlasın bedeninde vuku bulan “yük”, yerküreyle özdeş olandır. Dolayısıyla, bedenin üstlendiği yük, salt madde değil; aynı zamanda maddenin bilgisidir: Onbeşinci yüzyıl sonrası, Rönesans ve onu takip eden Aydınlanma dönemlerinde, Atlas’ın kelimeköken olarak hem cismanî olana ve hem de cismanî olanın bilgisine denk düşmesi, bu nedenle, rastlantısal değildir. Özellikle, bir Aydınlanma dönemi yazım janrı olarak da kabul gören ve günümüze değin dönüşerek olgunlaşan “bilginin görselleştirilmiş” kitabı, “the book of illustrated information”, yerküreye dair bilgiyi kitlesel bir paylaşıma sokan önemli bir kaynak olur.[1]

01_ankara_palas_insaat_1Kısacası Atlas, bilginin hem nesnesi ve hem de öznesidir; bedende zuhur eden gücün hem aracı ve hem de tek sahibidir. Gerçekte ondokuzuncu yüzyıldan bu yana felsefenin temel sorunlarından bir tanesini teşkil etmekte olan, beden, bilgi ve iktidar arasındaki bu üstü örtük ilişki, yakın dönemde bu bağlamda bilginin arkeolojisini yöntembilimsel olarak öneren Michel Foucault tarafından derinlemesine analiz edilmiştir. Foucault , “iktidar ve bilgi” üzerine yaptığı sayısız açıklamalarında, “Bilginin Arkeolojisi”ni yöntembilimsel olarak önermekte; ancak asıl amacının, farklı tarihsel sorunsal için türettiği kavramsal araçlar aracılığıyla nesnelerin ilişkisel dünyasını soyut düzlemde tartışmaya açmak olduğundan dem vurmaktadır; daha da önemlisi, ona göre asıl amaç, “bilgi ve güç” ve dolayısıyla “hakikat ile iktidar” arasında süregelen tarihsel ilişkiler ağını çözümlemek olmalıdır.[2] Gerçekte yanılsamalı olarak, bilginin sözcük anlamıyla hakikate denk düştüğü varsayılır ve bu, tam da iktidarın özlem duyduğu, bir tür “fantazmagorik” duruma işaret eder. Bu nedenle, bizim için öncelikli kılınan, bilginin nasıl üretildiği kadar, hangi tür bilginin ne tür saiklerle sorgulanamaz bir gerçeklikmiş gibi sunulduğunun tespiti olmalıdır. İşte tam da bu noktada Foucault, hakikat ve iktidar arasındaki gizil veya değil ilişki ağlarını katman katman ayrıştırarak, bir anlamda arkeolojik bir uğraşının gerekliliğini savunur. Bilginin üretimine başat koşullarda, hakikat de üretilebilir ve bu üretimin ne yöntemi ne de süreci, iktidar ve iktidarın araçlarından bağımsızdır; O’na göre, iktidarın araçları hakikat üretimlerini olanaklı kılarken, kitle ile iktidar sahipleri arasındaki ilişki formlarını meşru bir zemine taşıyan sosyal ilişkileri de örgütler. Hiç şüphesiz ki, bu tür bir toplumsal oluşumun çok-katmanlı niteliği, nesneler ile nesneler arasındaki karmaşık ilişkilerin doğru çözümünü zora sokar; ancak Kendisi yılmadan her seferinde yeni bir sorunu tartışmaya açarak, disiplin, delilik, cinsellik benzeri kavramsal araçlarla, hakikat ve iktidarı üst üste çakıştırmayı da ustalıkla başarır.

Foucault’ya göre, iktidar bir yapı, kurum ya da siyasi öznenin doğrudan temsiliyeti olarak tezahür etmez; bilgi/güç/hakikat ve iktidar arasında süregelen ilişki ağları, gerçekte farklı vasıtaları kullanır. Dolayısıyla, yapılması gereken bu ilişkiler ağının soy kütüğünü yazmak olmalıdır. Ancak burada altı çizilmesi gereken şey, hakikatin tanımı üzerinedir: Kelimeköken anlamında hakikat, bir dizi önerme ve toplumsal mutabakatla oluşmuş genel normlara karşılık gelir. Ancak Foucault’ya göre bu yeterli değildir; normların ne olduğunun ötesinde, normları üreten mutabakatın süreç ve yöntemlerinin sorgulanması, öncelikli olarak soy kütüğün yazımı açısından önem arz eder. Hiç şüphesiz ki bu, arkeolojik bir süreçtir ve böylesi karmaşık, çok-katmanlı yapının çözümü sonrası, hakikatin kaynağı olarak tekil erk sahiplerini değil, hakikati toplumsal bir uzlaşı biçimiyle kodlayan ve tarihselliği olan yerleşik üretim biçimlerini sorumlu tutar. Bir diğer deyişle, iktidarın tekil bir sahibi olduğundan çok, kurumsallaşmış üretimin olası tüm aktörleri “muktedir” olarak addedilir. Özetlemek gerekirse, hakikatin bir üretim alanı vardır ve O’na göre bu alan, “kurumsal” niteliği olan bir zırhla kuşanmıştır ve kitle iletişim araçlarının egemenliğinde toplumsal etki yapabilme yetisine de sahiptir; bu yetkinlik, “hakikat etkisi” olarak değerlendirilmelidir.

Hakikat ve iktidar arasındaki ilişki, farklı soruları da beraberinde getirecektir; ancak bunların içinde belki de en önemlisi, hakikate dayanak olan bilginin nesnelliğiyle ilgilidir. Bu soru, Foucault’ya göre bilginin ideolojik bağlamına işaret eder ve özellikle bilimsel bilgi ve ideoloji arasındaki ardışık ilişkiyi tartışmaya açması nedeniyle de her daim önemlidir.[3] Bilgi ve ideoloji sarmalına yanıt, farklı mecralarda farklı içerikler kazanmıştır; örneğin Stanley Aronowitz’e göre bilimsel bilginin normları, kıymeti kendinden menkul bir yapıya sahiptir ve sosyal anlamda çatkılanmış bir söylemden öteye geçemez; bu noktada bilim kendini her daim hakikat olarak neşreder ve bu yöntem, bilimin kendi meşruiyeti için hayati önem taşır.[4] Toplumbilim merkezli bu yorumun öncül kaynağı, tartışmasız Thomas Khun’dur ve paradigma tartışması, bilimsel hakikat ve siyaset arasındaki tarihsel bağları deşifre etmesi açısından yinelenmeye değer bir içerik sunar.[5] Bu izi takip eden Foucault için de hakikat ve ideoloji ilişkisi özellikli bir konudur. Hiç şüphesiz ki, her ideoloji bir “norm” demektir ve daha da ötesi, Foucault’ya göre norm, düzen koyucu bir niteliği içermesi nedeniyle, toplumsal ve bireysel ölçekte her tür özneyi disipline eden kurallar silsilesini de içermektedir. Burada disipline edilen şey bedenin kendisidir ve işte tam da bu noktada, mitolojik kahramanımız Atlas ile sırtında taşıdığı yerküre arasında vuku bulan beden-yük/bilgi-iktidar döngüsünün altını bir kez daha çizmek yararlı olacaktır. Bu döngüde disipline edici ve düzen koyucu kuralların normatif bir nitelik içerdiğinin farkındalığı ile, bedenin-yükün/bilginin-iktidarın normalleştirilmesi kaçınılmazdır. Normalleştirilmiş olan öz de, disipline edici normlarla, düzen koyucu normların tahakkümü altındadır ve tarihsel perspektifle bakıldığında, dönemsel farklılıklara rağmen normalleştirilmiş öznenin/bedenin izdüşümünü, mekân dahil her tür mecrada okuyabilmek olasıdır. Sonuç olarak, özellikle ondokuzuncu yüzyıl sonrası ivme kazanan disipline edici ve düzen koyucu aygıtlar ve onlara bağlı normlar, bedeni gündelik hayat dahil her alanda baskı altına alan iktidara hızla yol vermişlerdir. Foucault’ya göre günümüzde, yaşamın tamamını yetki sahası olarak gören bir tür iktidar güçlenerek mevcudiyetini meşru bir biçimde fütursuzca sürdürmektedir. İşte tam da bu noktada, bilginin ve hakikatin nesnelliği üzerine bir söylem geliştirmek, afaki bir çıkarsamadan öteye geçemeyecektir; yaşamın tüm yetkisini, kıymeti kendinden menkul meşruiyet araçlarıyla hak gören bu tür bir iktidarın, nasıl bir nesnel bilgi ve hakikat üzerinden hareket edeceği önceden kestirilemeyecektir.

Bir bilgi nesnesi olarak Atlas, tüm bu söylemlerin neresinde durmaktadır? Yukarıda, yer verilen ‘normalleştirilmiş öznenin/bedenin izdüşümünü, mekân dahil her tür mecrada okuyabilmek olasıdır’ ifadesinde yansıtılan, hakikat ve iktidar birlikteliğini bir başka alana taşıma içgüdüsünün hâkimiyetidir. Salt bu saikle, mekâna dair olanın bu tür bir okuma içerisinde yeniden tartışılmasında yarar bulunmaktadır. Hakikat, iktidar ve mekân üçlemesi, Foucault’nun “bilginin arkeolojisi” tanımıyla işlerlik kazandırdığı yönteminde de fazlasıyla yer alır; hatta, bu yöntemi aracılığıyla her kavrama denk, kurumsallaşmış mekânsal arketipleri de ısrarla tartışmaya açar – örneğin, ‘meczup’un mekânı tımarhane, sapkın siyasi öznenin mekânı “panoptik” hapishane ve aykırı bedenin mekânı hastanedir. O’na göre bu mekânsal arketipler, iktidarın kurumsal yüzleridir ve normalleştirme sürecinin uç vasıtaları olarak iş görürler. Kısacası, Foucault’cu okumada mekân, hakikat ve iktidar ikililiğinin tam da merkezine yerleşerek kendisini ayrıcalıklı kılar ve bu nedenle özel bir tartışmayı da hak eder. Kısacası, mekânın bilgisinin genel geçer bir hakikate dönüşmesi ve bir iktidar aracı olarak bedeni ve aklı ıslah edici bir sorumluluğu içselleştirmesi dikkat çekicidir. İşte tam da bu farkındalıkla, kent atlası olarak adlandırabileceğimiz “bilginin görselleştirilmiş kitabı”, hakikat, iktidar ve mekan üçlemesine göndermeyle yeniden yorumlanmalıdır. Her türlü ‘kötü niyetten arındırılmış’ bir söylemle yaklaşıldığında, kent atlası, kentin işlevsel yapısını yansıtan, kente ilişkin temel sorunlara yanıt verebilen bir haritalar  bütünüdür – kamu, eğitim, sağlık, kültür, turizm, spor, güvenlik, alışveriş, ibadet,  vb. gibi kent hizmetleri, coğrafi uzam üzerinde karşılaştırmalı bir yöntemle gösterilir. Ancak, kent atlası, nesnel olduğu savlanan verileri ihtiva eder ve kente ilişkin kaynak niteliği taşımayı amaçlar; bu yöntemle de kentin kimliği, görselleştirilmiş niceliksel karşılaştırmalarla okunabilir kılınmaya çalışılır. Bu çerçevede, “mekânbilim” sözcüğüne özellikle dikkat edilmesi gerekir. Öte yandan, mekânbilimin masum bir sözcük olup olmadığı sorusuna da bu noktada yer verilmelidir.  Çünkü benzer bir kabulle okunduğunda ‘Kent Atlası’, kentsel mekâna dair görselleştirilmiş bir bilgi demeti ihtiva etmekle birlikte, “O”, yere/kente göndermeyle hakikati kitlesel bir kabule dönüştürme arzusundadır – bu dar kapsamda bile, hem mekânbilim hem de mekânın bilgisi, iktidarın ideolojik aracı konumuna indirgenebilir.

‘Mekânbilim’ sorunsalına bu bağlamda yeni bir boyut getiren Lefebvre, daha sonra, Foucault’nun da cömertçe kullandığı analitik bir yöntemle, ‘mekân’ı bildik arketiplerin ötesine taşır ve onu tartışmasının hem nesnesi hem de öznesi konumuna getirir. O’na göre mekân, cismanî olanın ötesinde sosyal bir kurgudur ve üretimin sosyal ilişkileri bağlamında da ele alınmayı hak etmektedir.[6] Mekân’a atfedilen bu önem, kimilerine göre, onun bir fetiş nesnesine indirgenmesine eşdeğer, akademik bir hezeyana denk düşmektedir. Ancak gerçekte, Lefebvre’ci mekân, esnek bir okumanın yaratıcı öznesi konumundadır; daha da önemlisi, mekânbilime dair kuramsal tartışmaları, doğrusal ve indirgemeci kalıplardan uzaklaştırması nedeniyle de Marksist kent tartışmalarına yeni bir perspektif kazandırır.  Adeta, “mekânın sosyal üretimi”, mekânbilim tartışmasına kurtarıcı bir bakış olmuştur. Bu konuda Lefebvre’in gerçek katkısı, kapitalist iktidar olgusunun mekânla birlikte çözümlenmesine ilişkindir. Kapitalizmin, kolektif ya da değil, bedenin tüm kesitlerinde yeniden üretildiğinin bilinciyle, toplumsal yapılanma içerisinde, tahakkümcü ya da direnen mekânbilimin, hakikati nasıl yoğurduğunun bilgisine erişilmesi gerekmektedir. Bu bağlamda, O’nun felsefesinin özünde, kapitalist toplumlarda vuku bulan “pratiklerin” mekânsal konumlandırmaları yer alır; çünkü kapitalist erk ile mekânsallaşma arasında algıya/bilişselliğe/yaşanmışlığa dair bir ilişki  mevcuttur ve bu ilişkiye meşruiyet kazandıran şey, çoğu zaman ‘evrensellik’ ve ‘nesnellik’ iddialarıdır. Bu anlamda kapitalist iktidar, tarihselliği olan ve kendi hakikat söylemi içinde beden(ler) yaratan bir ağ olarak değerlendirilmelidir. Kapitalist üretim ilişkileri içerisinde yer tutan iktidar, Lefebvre’e göre, belirsiz ve şekilsiz bir olgudur ama algısal-bilişsel-deneysel süreçlerle beden-mekân ilişkisini her seferinde yeniden üretebilecek bir kapasiteye de sahiptir. Lefebvre gerçekte, kapitalist iktidar düzeneklerinin burjuva sınıfı tarafından yönlendirildiğinden ve bunun sınıfsal bir yapısı olduğu fikrinden vazgeçmeyerek, Marksist çizgiden ayrılmaz; bütün bunlara karşın, O’na göre iktidar, yeri geldiğinde her türlü pratik içerisinde de yer edinebilir. Bu öylesine kestirilemez bir pratikler dünyasıdır ki, beden sonuçta iktidarın hem metalaşmış ürünü ve tüketen öznesine ve hem de iktidara direnen kolektif uyanışına aynı anda denk düşebilmektedir.

Kısacası, Lefebvre’e göre kapitalist toplumlarda iktidar, soyut kurallarla işleyen bir yönetsel ağ olarak görülmeli ve bu soyut ağ içerisinde hakikat olgusunun özellikli bir yeri bulunmalıdır. O’nun mekanbilim söyleminde hakikat, bizzat iktidar tarafından oluşturulur, yönetilir ve meşruiyet kazanır. Muktedir olan burjuva, kendi hakikatini öğreten bir yapıya sahiptir; neyin “hakikat” olduğuna karar verir ve modern devletin ideolojik kurumları aracılığı ile bunları denetler. Dolayısıyla, burada temel olarak yönlendirilmesi gereken soru, ‘kimin mekânbilimi ve kimin bilgisi’ olmalıdır. Bu, ‘kimin hakikati ve kimin iktidarı’ sorularını da beraberinde getirecektir.

Ankara.Kent.Atlası başlıklı/temalı kitap, bu anlamda, bilgi-hakikat-iktidar üçlemesinin yukarıda zikrettiğimiz geri plân tartışmalarına sadık kalarak, Başkenti yeniden okumayı amaçlamaktadır.* Gerçekte, nesnel olduğu varsayılan bir tür bilgi demetini görselleştirerek, normalleştirme sürecine aracı olan ve tasarlanmış hakikat üretimiyle kenti konumlandıran çalışmalara rastlamak olasıdır. Bu paralelde olarak, özellikle, kimi devlet organları ile sivil toplum örgütlerinin, istatistiki verileri kitlesel kabulü pekiştiren “hakikatler” biçimiyle sundukları da vakidir.  Bu kapsamda yorumlanan bilginin nesnel ve evrensel olduğu söylemi her daim karşımızdadır ve hiç bir ideolojik referansın betimlenen hakikate bulaşmadığı yönünde bir güvence ile de desteklenebilir. Ankara.Kent.Atlası, işte tam da bu yanılsamalı söylem üzerinden kendisini kurgulamayı reddetmekte; hakikat ve iktidar arasında var olduğu savlanan ve mekân aracılığı ile kendisini dışa vuran kimi gizil ilişki setlerini deşifre ederek, evrensellik ve nesnellik benzeri dokunulmazlıkları sorgulamayı amaçlamaktadır.

Hiç şüphesiz ki, bu derleme çalışmada yeni bir hakikate gereksinim vardır. Bu  düşünceden hareketle atlas, Ankara kenti özelinde güncel veri toplamayı öncelikli görür ve oluşturduğu veri tabanı üzerinden farklı olanı dillendirecek kavramları tasarlar. Ancak, gerek verinin elde edimi gerek veri üzerinden görselleştirilmiş bir yoruma erişim sürecinde, hakikat ve iktidar ikililiği, temel bir başvuru unsuru olarak algılanır. Bildik olanın yinelenmesinden ziyade kentin özellikle yakın dönem dönüşümünün siyasi altlığının, farklı, daha az bilindik ve kitlesel normalleştirmeleri dışlayan bir veçheyle tartışmaya açılmasını hedefler. Esasen, Mimarlar Odası Ankara Şubesi’nin de talebi bu yöndedir ve bu meşru talep ile çalışma grubunun çözüme değil sorgulamaya yönelik tasarısı, üst üste çakışmaktadır:  Ankara’nın hakikati ile iktidarı arasında çok-katmanlı ancak üstü örtülü bir ilişkisellik söz konusudur ve görünür kılınmayı beklemektedir.[7]

Hakikati sorgulamaya yönelik olarak Atlas, altı tematik bölüm ile bu bölümlere yorum niteliğindeki üst metinlerden oluşmaktadır – üst-okumalar kendi alanlarında yetkin isimlerce yapılmıştır. Bu bağlamda üzerinde çalışılan ilk tema, Ankara’yı diğer metropol başkentlerle, görsel bir biçimde kıyaslayan “0” noktasıdır. İki boyutlu bir matris olarak tasarlanan bu grafik anlatımda amaç, Başkent Ankara’yı benzer kentlerle kıyaslarken, nispi bir sıralamanın çoklu olasılıklarını okuyucunun zihninde  oluşturabilmektir. “0” noktası, diğer tematik anlatımların bir altlığı olarak da değerlendirilmiştir. Bu kapsamda ilk ayrıntılı tematik bölüm, “Leke”dir: Ankara’nın yatay ve dikeyde biçimlenişi, “leke analojisiyle” ele alınmış; kente dair bilgi salt fiziki değil, tarihsel, ekonomik, siyasi ve sosyal parametrelerce görselleştirilmeye çalışılmıştır. Burada lekenin, rant ve kamu benzeri  kavramlara göndermeyle, tarihsel değişimi de özellikle tartışmaya açılmıştır. Bahsedilen değişimler, önceliği ‘rant’ olan bir ekonomik düzenin, sözüm ona ‘doğal’ bir getirisidir; çerçevesi çizilen bu eleştirel bakış açısı, Ankara’ya yapışan kapitalist iktidarın ilk elden farkındalığını ortaya koymayı amaçlamaktadır. Atlas’ta yer alan ikinci tema “Dönüşüm”dür; bu bağlamda, Ankara’da sürdürülen kentsel dönüşüm projelerinin mevcut iktidar tarafından yaratılan “simülatif kurgu” çerçevesinde nasıl bir toplumsal gerçekliğe ve nüfus dönüşümüne işaret ettiği araştırılmıştır. Bu kurgunun araçları olan sayısal ifade biçimleri okunmuş; öngörülen toplumsal dönüşümün içeriği sorgulanmıştır. Bu yolda, Ankara’da ilân edilen üç tip dönüşümün analizi aracılığıyla kentsel dönüşümün, mekânın dönüşümüyle birlikte ne tür bir siyasaya işaret ettiği hususu yorumlanmıştır. “Ekoform” Atlas’ın üçüncü teması olarak yürütülmüştür: Bu temayı yürüten gruba göre, “devinimin mekânı olan kent, statik bir mevcudiyet olarak ele alınamaz”. Aksine,  devam eden bir hareketlilik, kenti, geçiciliğin öne çıktığı sürekli bir döngünün içine sokmuştur ve bu süreç, kenti dönüştürürken birbiri içine geçen iki farklı olguyu da bir arada tutmaktadır: gerçeklik ve kurgu. Gerçeklik ve kurgunun üst üsteliği, Ankara üzerine yapılacak yeni bir okumanın da habercisi olmuştur. Bu yöntemle, kurgu-gerçeklik ikilisi; peyzaj dönüşümü, insan hareketliliği, üretim-tüketim ilişkileri üzerinden kentin çevresel etkisini ortaya koyacak eleştirel değerlendirmelerin de yolu açılmıştır. Çalışmanın dördüncü teması “Odak” olmuştur. Bu gruba göre, kent kimliği ve bu kimliğe dair anlatılar, beden ve mekân arasında kurulan ilişkiye dayanır ve bir etkileşim alanı olan “kamusal alanlar”, farklı gerekçelerle kent yaşamının önemli odak noktaları olarak addedilir. Bu kapsamda, özellikle gündelik hayatı şekillendiren Ankara sokakları, sosyalleştirici nitelikleri nedeniyle çalışılmış ve çoklu program taşıdıkları ve farklı kullanıcı gruplarına hitap ettikleri varsayımıyla, kentsel odak noktaları olarak değerlendirilmiştir. Bu doğrultuda tarihsel gelişimleri farklı beş kentsel odaktan kesit alınarak, seçilen noktaların nitelikleri yeniden yorumlanmıştır. Ankara’nın kent merkezinden bugün “çöküntü alanı”na dönüşen Ulus’un, merkeze yakınlığı sebebiyle çoklu kullanıcıya açık olan Sakarya’nın ve görece homojen fakat geçirgenliği daha az olan Tunalı Hilmi Caddesi’nin, program, kullanıcı ve mekânsal niteliği, karşılaştırmalı olarak yorumlanmıştır. Benzer biçimde, eski bir Ankara mahallesi olan Bahçelievler 7. Cadde ve yeni yerleşim alanında türeyen Park Caddesi, programatik yorum ve kullanıcı profili bağlamında, kentin değişen sınıfsal yapısını açığa vurmak amacıyla analiz edilmiştir. Atlas’ın son tematik bölümü “Menzil” olarak tanımlanmıştır ve bu kısımda ulaşım olgusu tartışmaya açılmıştır. Atlas kapsamında mekân ve kent ulaşımı arasındaki ilişki, “hız”ın etkisi göz önüne alınarak “limit”, “erişilebilirlik”, “menzil” ve “algı” üzerinden ele alınmıştır. Bu gruba göre de modern toplumda kent, “hız – devinim algıları”ndan ayrı düşünülemeyecek diyalektik bir ilişki kurgular; bu ilişki, kentin limiti, erişilebilirlik kavramı, mekân üretim pratikleri ve kentli algısı üzerinden okunmalı ve bu yaklaşım, ulaşımı kent üzerindeki fiziksel etkisini sosyal bağlamdan koparmadan ele almalıdır. Bu amaçla limit, hem kentin genel geçer ulaşılabilirliği üzerinden tanımlanan çeper-çepersizlik kavramıyla hem de bu kavramın kent yapısına etkisiyle incelenmiştir. Erişebilirlik ise, kentlinin zaman aralığına, kullanıcı ve araç profiline bağlı olarak kendini yeniden üreten menzil kavramıyla açıklanmıştır – menzil, kentte gidilemeyen mekânlar üretirken, aynı zamanda toplama ve dağılma mekânını da oluşturur. Uzaklık-hız değişkenleri ise, kentli algısını yeniden üreten bir denetim mekanizması olarak kabul edilmiştir.

Özetle altı tematik bölüm, mevcut düzeni yeniden-üreten iktidarın toplumsal kuralları hangi gerekçe ve yöntemlerle oluşturduğunu çözümlemeye çalışır ve daha da ileri giderek, kendi hakikatini kurma yönünde de bir irade gösterir. Ancak bu yeni hakikatin, eleştirel bir mesafe ve toplumsal fayda gözeten bir yöntem ve siyasa ile oluşturulduğunun da altının çizilmesi gerekir. Öykünülen toplumsal faydanın izlerini görselleştirilmiş analizlerde okuyabilmek olasıdır; daha da önemlisi, her tematik bölüm için kaleme alınmış metinler, bu faydacı tutumu mevcut iktidarın eleştirisi doğrultusunda yeniden ele alır ve açık uçlu sorularla, muhtemel karşı-duruşları bir alt-metin olarak okuyucuya sunar. Alt-metinlerde yer alan karşı-duruşların mahiyetini, kısmi bir mekânbilim tartışması çerçevesinde değerlendirmek iyi olacaktır. Ancak, bütün bunlara ek olarak, eleştirel bir mekânbilim kapsamında, kendi hakikatini arayan yeni bir kolektif bedenin inşaası ihtimalinin de sorgulanması ahlakî bir sorumluluk olarak değerlendirilmelidir. İnancımız odur ki, yazımızın başlığında da yer aldığı gibi, mekânbilim salt mevcut iktidarın değil, direnişin de ideolojik bir aracı olarak kabul görmelidir.

Notlar

*2012 yılında basılan Ankara.Kent.Atlası başlıklı kitaptan derlenerek yayımlanmıştır.

[1] James R. Akerman, “From Books with Maps to Books as Maps: The Editor in the Creation of the Atlas Idea”, Editing Early and Historical Atlases, Der. Joan Winearls (Toronto: University of Toronto Press, 1995).

[2] Michel Foucault, The Archeology of Knowledge and The Discourse on Language (New York: The Pantheon Books, 1989).

[3] Lawrence, D. Kritzman, Michel Foucault: Politics, Philosophy, Culture; Interviews and Other Writings, 1077-1984 (New York and London: Routladge, 1990).

[4] Stanley Aronowitz, Science as Power: Discourse and Ideology in Modern Society (Minnesota: The Minnesota University Press, 1988).

[5] Thomas s. Khun, The Structure of Scientific Revolutions (Chicago: The University of Chicago Press, 1996).

[6] Henri Lefebvre, Social Production of Space (Oxford & Cambridge: Wiley-Blackwell, 1992).

[7] Ankara üzerine bir kitap yazılmasına ilişkin talep, Mimarlar Odası Ankara Şubesi’nce tarafıma iletilmiş ve Atlas formatında tasarlanan kitabın konsepti, ODTÜ Mimarlık Bölümü Lisansüstü Öğrencilerince örgütlenen kollektifmimarlık grubunun destekleriyle biçimlenmiştir. Çalışmaya katılmak isteyen diğer lisansüstü öğrencilerinin teklifi ile, Kent.Atlası.Ankara projesi, Arch723 Advanced Architectural Research Studio II kapsamında, 2011-2012 Akademik Yılı Sonbahar Döneminde yürütülmüş ve tamamlanmıştır

Advertisements

About gasmekan

http://archweb.metu.edu.tr/

Discussion

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

w

Connecting to %s

Monthly Taxonomy

Categories

Advertisements
%d bloggers like this: