//
you're reading...
deneme, discourse, ideology

Ulusalcılık: Söylencesel ve İdeolojik Bir Araçsallaştırma*

[Eugène Delacroix, La_liberté]

[Eugène Delacroix, La liberté]

Mekan Politik midir? (Is Space Political?) başlıklı bildiri, Jameson’ın mekanda politik temsiliyeti sorguladığı; gösterge ve simgesel anlam arasındaki kaypaklığı mimarlık üzerinden okuduğu önemli bir metindir. Bu yazısında Jameson, gösterge ve mimarlık arasında kurulan ilişki/ilişkisizlik benzeri tartışmaları, ustalıklı bir şekilde, başka bir mecraya çekmeye çalışır. Mimarlık ve politik temsiliyet arasında var olduğu savlanan örtüşüklük, salt biçem (üslup) ve kültürel göndermelere indirgenemeyecek kadar karmaşık bir sosyal dokuyu içerir. O’na göre, politika, ekonomi-politik paradigma ve mekanın üretimi birlikte tartışılmalıdır; ne de olsa, “mimarlık ederi olan bir değerdir.”[1] Diğer bir açılımla, göstergeyi, simgesel anlamı ve dolayısıyla biçemi okuyabilmek ‘temsiliyeti’ çözümleyebilmek için gerekli bir ön adımdır; ancak öte yandan, mimarlık bütün bunların üstünde bir “şeydir” ve mimari mekan tüm katmanlarıyla temsil etmenin ve/veya edilmenin ‘araçlarını,’ üretim ve tüketim ilişkileriyle birlikte tasarlar. Bu araçların ne olduğu ve nasıl işlevlendirildiği sorusu ise, öncelikli olmakla birlikte belirsiz bir alana işaret eder. Jameson’ın önermesinden hareketle, bize göre temsiliyet ve mimarlık arasında bağlantı kurmaya (veya bağlantısızlıkları araçlarıyla birlikte göstermeye) çalışmak, politika ve mekanla ilintili alt-bilgi alanlarının, “söylence” (myth) ve “ideoloji”nin doğru anlaşılmasına gereksinim duyar.[2]

Mekanın söylencel ve ideolojik serüveni, Jameson’ın da savladığı gibi, politik göndermelerin özgürce hissedildiği Modern Mimarlık’ın erken dönem devinimleriyle doğrudan ilintilidir. Yirminci Yüzyılın devrimci ve/veya karşı devrimci hareketleri hem toplumsal çatışmaların çoklu göstergesi; hem de, Tafuri’nin kayıtsız kalamayarak itiraf ettiği gibi, “form’un parçalanarak yeniden kurgulandırıldığı entellektüel bir arayışın kendisidir.”[3] Daha da ötesi, tüm bu hareketler, mimarlığın simgesel anlamına, biçimine ve üretim ilişkilerine dayalı katı söylemlerle sürekli karşımıza çıkar ve yukarıda tartışmaya açmaya çalıştığımız iki alt-bilgi kaynağı, ‘söylence’ ve ‘ideoloji’ arasında kayıtsızca sıkışıp kalır. Modern Mimarlık’la örtüşük devrimci ve/veya karşı- devrimci hareketlerin, öngördükleri yapılı ve doğal çevrelerini anlamlandırmak adına, göstergelere, simgelere ve bunları çatkılayan bilgi ağlarına başvurdukları bir gerçektir.[4] Modernitenin aykırı (sapkın) çocukları Öncü (Avant-Garde) hareketlerin ise, hem söylencesel hem de ideolojik bilgiye sanat ve mimarlıkta, yadsınamayacak bir istemle başvurdukları bilinmektedir. Dönemin devrimci başkaldırısını, örneğin, Sovyetlerin erken dönem kültür manifestosu haline dönüştüren Yapısalcı’ların (Constructivists), Sosyalist idea’yı, “özgürleştirici söyleme” başat “söylencesel Sosyalist bilgiyle” karıştırdıkları;[5] veya aynı dönemde Alman entellektüellerinin Ekim devrimini, önce Bauhaus’un toplu konutlarında, daha sonraları ise, III Reicht’ın görece “Almanlaştırılmış” Siedlung’larında yeniden kutsadıkları bildik bir tartışmadır.[6] Dolayısıyla, böylesi bir karmaşıklıktan hareketle sorgulanması gereken, söylencelerin ideolojik sapkınlıklarla sürekli karşımıza çıktığı, buna koşut olarak, temsiliyet, mimarlık ve politika arasındaki ilişkinin daha da çapraşık bir hale geldiğidir: bir diğer anlatıyla, ‘söylencesel ve ideolojik bilgi, mimarlık söylemlerinde temsiliyeti nasıl ve ne ölçüde belirler?’ sorusu, özellikli bir konudur ve incelenmeyi beklemektedir.

Belkide bu anlamda en çarpıcı örneği, Hewitt’in tanımıyla, “Faşist Modernist” bir söylem üretme becerisini gösteren İtalyan Fütürist’leri ve Alman Faşistleri verir: Fütürist’lerle Nazi aydınlarının söylencesel ve ideolojik bilgi arasında özgürce kurdukları ilişkiler ve ulusçu-faşist söylemin, mimarlık dahil toplumun tüm kültürel alanlarında ürettiği değerler dikkati çeker bir özellik gösterir.[7]  Sözgelimi,  Fütürist’ler, İtalyan ulusculuğunu tasarlarken, eski İtalyan söylencelerine, Büyük Roma’ya öykünür; geleceğe ilişkin kurgusunu ise, “makina estetiği” ve “hızın gücüne” gönderme yaparak oluşturur. Tüm bu karmaşık bilgi yumağı içerisinde Fütürist’ler, aykırı bir dünya görüşünü örgütleyecek ve bunu, faşist bir ideoloji vasıtasıyla “sosyal bir tasarım” haline dönüştüreceklerdir.[8] Hız, motor ve makinanın gücüne ve estetiğine duyulan özlem ve makinadan üretilen “güç,” faşist ideolojinin olduğu kadar, Öncü’lerin de vazgeçemediği bir üst–dil olarak karşımızdadır: Politik erkin gücü, adeta, makinada ve onun estetiğinde var olduğu savlanan güçle örtüşür. Her ikisini bir araya getiren de, zaten böylesi bir gücün, “yönetime” olan dolaylı katkısıdır. Duçe’ye, bir diğer açılımla İmparator’a kayıtsız teslimiyet, “makinanın” gücünü, sosyal, toplumsal bir devinime dönüştürmeyi beceren Mussolini’nin kişiliğinde saklıdır.[9] Özellikle, Marinetti, Boccioni ve Sant’Elia, bu düzlemde izlenmesi gereken özgün kişiliklerdir. Bir anlamda, yeni kültür alanları, Marinetti’nin yazımında veya Sant’ Elia’nın mimarisinde gözlemlendiği gibi, salt estetik bir sorunun ötesinde, politik bir “dilin” arayışına bürünür; mimarlık, “fabrikanın,” “makinanın” ve “üretimin gücünü” resmeden bir ‘kimliği’ tasarlamaya çalışır. Savaş ve onun ölümcül teknolojisi ise, tüm araçlarıyla birlikte vazgeçilmez bir tutku, kültürel bir “mithos”dur.[10] Sant’  Elia’nın 1912-1914 tarihleri arasında tasarladığı La Citta Nuova, bu anlamda önemlidir. Endüstrinin vazgeçilmez elemanları, makinayı, motoru, güç santrallerini, elektrik üretim merkezlerini ele alarak, Sant’ Elia söylencesel bilgiyle faşist ideolojinin bilgisini, mimari bir düzlemde birleştirebilmenin uğraşısı içerisindedir.[11] Banham’a göre, Sant’ Elia’nın mimarlığı, gerçekte Modern Mimarlık kuramı içerisinde ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Makinanın ideolojik çığırtkanlığını yapan tasarımları, salt biçemsel ve teknik bir dilin yakalanmasının ötesinde bir uğraşıyı kapsar; mimarisi, zihinsel bir başkaldırının, sistemli bir “ideolojik bilgiyle” kurduğu ortaklığı bize resmeder.[12] Ancak bu birliktelik, politik bir temsiliyetin ötesindedir; bizce önemli olan, böylesi bir mimarlığın, faşist ideoloji ve ‘ulusal kült’lerin bilgisiyle kurduğu biçimsel yoğunluktur. Politika, ideolojik propoganda ve kültürel söylence arasındaki ilişki, burada üstü örtülü bir “iktidar” mücadelesini, bize mimarlık aracılığıyla yansıtacaktır. Kendi “disipliner” bilgisini çatkılayan mimarlığın, böylesi bir mücadele düzeneği içerisinde nerede durduğu ise, yanılanması gereken bir sorudur.

Faşizmi ulusal bir örgütlenme biçimi olarak gören Nazi Almanyası, öte yandan, İtalyan Fütürist’lerinin öykündüğü, makina, motor ve hız benzeri motifleri, ideolojik bir araca dönüştürecek; daha sonraları ise Albert Speer’in de yardımıyla, bildik mekansal tip’leri (archtype) ve dil’leri (archlanguage) kayıtsızca göreve çağıracaktır[13] Gerçekte, Lane’in anlattığı gibi, Nazi Mimarisi “geleneksel” ve “modern” arasında gidip gelecek; “Büyük Germen Ulusu” mithos’u, geleneksel, kırsal mimarinin söylencesel değerlerinde ya da “Modern”liğin, ulusal imgelerinde aranacaktır.[14] Hitler’in politik tutkusu, “Almanlık,” Nazi devletinin ‘gücü’ ve ‘büyüklüğü’ ile eşdeğer bir mimarlığı gerektirmektedir. Ancak, Nazi Mimarlığı ‘söylencesel bir kahramanlığı’ da resmetmelidir. Bu, klasik mimarlığın anıtsal ölçekte yeniden üretilmesi anlamına gelmektedir. “Nürnberg Parti Kongresi” için, Speer’in tasarladığı ve askeri bir disiplinle örgütlenmiş 100,000 kişiyi içine alabilecek devasa yapı, Zeppelinfeld, hem Führer’in hem de Speerin yeni (ulusal) mimarisini ortaya koyması açısından çok önemlidir. “Hitler Gençliği” ve “SA”ların bir ordu düzeniyle, Büyük Almanya’yı resmedebildikleri bu yapı, “teatral” bir biçimde, söylence ve ideolojinin örtüşüklüğünü göstermektedir. Büyüklüğe, disipline ve Alman olmaya dair söylencesel bilgi, Nazi olabilmenin ideolojik bilgisiyle örtüşmekte; zaman zaman ardışık, zaman zaman da üst üste, kaypak bir mimari dili oluşturmaktadır. Ancak, kırsal mimarlığın dili, yukarıda tariflemeye çalıştığımız, mimarlık, söylence ve ideoloji arasındaki ilişkiyi daha da karmaşık bir hale getirmektedir. Lane’e göre, Alman yöresel mimarisine, özellikle Nazi yöneticilerinin duyduğu çocuksu özlem, “kırın saflığına” atfedilen söylencesel bilgiyle, bu “saflığı” ideolojik bir şiddete dönüştürmeye çalışan Nazi propagandası arasında sıkışıp kalmıştır.[15]

Benzer politik motifleri kullanmalarına karşın, İtalyan Fütürist’leri ve Alman Faşistleri arasındaki mimari dil tercihi, söylencesel ve ideolojik bilginin farklı coğrafya ve toplumlardaki değişkenliğini göstermektedir. Bütün bunlara karşın, söylence ve ideoloji, mimarlık söylemi ve uygulama sürecinin, “sosyal-politik bir kurgu” olduğu görüşünü kuvvetlendirmekte; mimarlık düzleminde “özgün” ve “otonom” olduğu savlanan bilgi ve bilgi-kaynaklarını ise, ‘sosyal’ bir bağlamda deşifre etmektedir. İşte bu noktada, mimari temsiliyet ve politika ilişkisi, bize göre, başka bir açılıma gereksinim duyar: bu, mimari mekan ve üretim/tüketim birlikteliğini anlatan, öte yandan söylence ve ideolojinin etkin rolünü de yadsımayan kuramsal bir çerçevedir. Lefebvre, böylesi bir çerçeveyi ustalıkla çatan önemli bir toplumbilimcidir ve mekan-temsiliyet bağlamında kurgulandırdığı “üçlemesi,” akılcılıkla tasarlanmış eleştirel bir ekonomi-politik üst-dil yardımıyla, bize önemli ipuçları sunar: Birincisi, mimari mekan ve temsiliyet ilişkisi politik bir sorundur  ve sosyal çatkıları göreve çağırır. İkincisi, temsiliyet tarihseldir ve biçem/içerik özelinde farklılıklar gösterir. Üçüncüsü, değişken temsiliyetler farklı sosyal aktörleri göreve çağırır; ancak, aktörler arasında politik bir çatışmanın olması kaçınılmazdır. Bu anlamda Lefebvre’in tasarladığı üçleme, “mekansal pratik,” “mekanın temsiliyeti,” ve “temsili mekan,” bir diğer anlatıyla, mekanı yapmaya/kullanmaya, kavramsal önermeye ve algısal deneylemeye dair alanlar, söylencesel ve ideolojik bilginin, temsiliyetin asal elemanları olan gösterge ve simge ile kurduğu karmaşık ilişkileri bize anlatır.[16] Ancak, burada unutulmaması gereken şey, Lefebvre’in mekan üretimi ve tüketimi ilişkilerini temsiliyet boyutuyla yeniden sorguladığı ve özgün Marksist söylemlerden kopmadığıdır.

Mekanın temsiliyeti, ekonomi-politik üst-dilleri resmeden kurumlar ve egemen sosyal aktörlerin, kavramsal düzeyde oluşturduğu ilişki biçimlerini anlatır: Lefebvre’e göre, tüm bu ilişkiler söylencesel ve ideolojik bilgiyi sürekli kullanacak; mekanı, sosyal, kültürel ve ideolojik tercihiyle üreterek, egemen erkin (sosyo-mekansal) önermeleriyle tüketilmeye yatkın mekanları ve temsiliyetlerini planlayacak ve/veya tasarlayacaktır. Mekansal pratik, kurumsallaşarak üst-yapıyı oluşturan sosyal aktörlerin, soyut/kavramsal düzeyde müdahalesine/tecavüzüne gereksinim duyar;[17] ancak aynı pratik, Lefebvre’in “mekan sosyal bir kurgudur” savını destekleyen gündelik hayatın parçacı öykülerini, Benjamin’in flaneur, de Certau’nun ise walker diye tanımladığı sapkın kitleyi de eş zamanlı göreve çağırır.[18] Mekanı mikro-ölçekte, sosyal, kültürel ve ideolojik tercihiyle tüketen “sıradan [sapkın] kitle,” egemen erkin sosyo-mekansal önermelerine direnen, eleştirel bir mekanın temsilcisi olarak kabul edilmelidir. Burada çarpıcı olan, sapkın kitlenin de özgün söylence ve ideolojilere başvurması ve direnişlerini, tasarlanmış söylencesel ve ideolojik “niş”lerde (niche) sürdürmesidir. Temsili mekan, bir başka anlatımla, temsiliyetin bir diğer politik açılımı, çatışma alanının “meşru” bir tarafıdır. Üst yapı kurumları, mimari mekanın planlanması, tasarlanması ve üretilmesi aşamasında, kavramsal atıflara başvuracak; kendisi de tasarlanmış disipliner bilginin önermelerini uygulamaya koyacaktır. Disipliner bilginin kaynakları, sanırız, Lefebvre’in sorguladığı biçimde politika ve güç ilişkileri ile iç içedir ve toplumsal-zihinsel haritaları çağrıştırır. Öte yandan, ileride biraz daha ayrıntıda tartışmaya çalışacağımız ve Althusser’in “devletin aygıtları” olarak tanımladığı vasıtalar, “ideolojik haritaların” işlevsel hale getirilmesini örgütleyecek; kökeni çoğu zaman söylencelere dayanan ideolojik bilginin kendisini göreve çağıracaktır.[19] Özgürleştirici kimliği olduğu savlanan ‘sapkın kitle’ ise, karşı-ideolojik bilgiyi kısmen söylencesel bir tabanda ve gündelik hayatın dinamikleri içerisinde üreterek, kendi politik açılımlarını “meşru” hale getirebilmenin yöntemlerini arayacaktır.[20] Sonuç olarak, Lefebvre üçlü önermesinde mekansal pratiğin çok boyutluluğuna dikkat çekerek, aslında “söylemenin”, “yapmanın” ve “tüketmenin” bilgisini politik bir tabanda resmeder. Mimari mekana ilişkin “bilgi” ve bu bilginin üretilmesi anındaki “bilgi-kaynaklarının” ne olduğu ve bunların nasıl temsil edildiği sorusu, Lefebvre’e göre politik bir tercihdir: Ona göre de, mekanı yapmaya/kullanmaya, kavramsal önermeye veya algısal deneylemeye dair “bilgi tabanları ve bunların temsiliyetleri” “söylence” ve “ideolojinin” karmaşıklığına gereksinim duyar. Lefebvre’in sınırlarını belirlediği bu alanda, söylence ve ideolojinin düşünsel ve operasyonel anlamda, kentsel ve mimari mekanın söyleme, uygulama ve temsiliyetine yönelik erkini nasıl etkilediği; tasarımın nesnesine ilişkin, biçem ve içeriği nasıl tanımladığı veya öngördüğü, önemli bir soru olarak karşımızdadır. Bu soruların cevapları  ise, “söylence” ve “ideoloji” tanımlarının açılımını gerektirmektedir.

Genel bir tanımlamayla, söylenceler kültürel kurgulardır ve ideoloji benzeri politik araçlarda temsil edilir. İdeoloji ise, politik tercihlerin eylemsel alanlarıdır. Söylence ve ideoloji arasındaki kaypak örtüşüklük, gündelik hayata ilişkin “şeylerin temsiliyetinde” kendisini açığa vurur. Short’a göre de; “Söylenceler geniş kitlelerce paylaşılan öykülerdir. İdeolojiler ise, daha seçkinci bir kaliteye sahiptir ve sınırlı bir üretimi içerir. Bazı grupların deneylerini kapsarken, bazılarını dışlayabilir. Toplumsal metinler  ise, özellikli bir grup için üretilir; ancak, söylencelere genel, ideolojilere sınırlı göndermelerde bulunur.”[21] Bu yaklaşıma göre, söylence ve ideoloji çoğu zaman tutarlı bir sosyal kurgu ve politik alan oluşturarak, insan ürünü “artefakta” ve “doğal mekana” ilişkin kavramları kurgulandırır. Zamana, yere ve mekana dair tüm bu kavramlar, aslında sosyal-toplumsal yapının sürekliliği açısından da gerekli bir süreci tanımlar.

Lévi-Strauss’a göre, söylence, toplumsal pratiklerin anlaşılması için gerekli olan kültürel vasıtalardır ve topluma dair bilginin üretimi için gereklidir.[22] Gerçekte, Lévi-Strauss’un tanımladığı söylence, ikili/eş zamanlı bir çatışma (binary opposition) etrafında yoğunlaşır ve araçsal gruplar (mediating categories) aracılığıyla kendisini belli eder. Mekana ilişkin kutsal/seküler, kamusal/özel, politik/apolitik veya harici/dahili benzeri gruplamalar, mekan tasarlama, üretme ve/veya tüketme süreçlerinin çoğu zaman sorgulamadan başvurduğu çatışma biçimleridir. Ancak, yapısalcı bir yaklaşımla biçimlenen bu görüş, ideoloji ve çağdaş toplumlarla kurması gereken ilişki biçimlerini zorlamadığı gerekçesiyle eleştirilebilir. Öte yandan, köklerini Aydınlanma’dan alan Lévi-Strauss’cu söylence, bilimsel söylemle, söylencesel bilgi arasında kesin bir ayrım savlamaktadır: söylence, aldatıcı bir bilgiyi içerebilir; bilimsel bilgi ise, akılcı, mantıklı ve dolayısıyla mutlak doğrudur. Bilimsel-bilgi ve bilimsel-olmayan-bilgi çatışmasını kuvvetlendiren bu yaklaşım, ikinci tür bilgiyi, modern öncesi toplumların kültürel anlatım biçimi olarak algılayacaktır. Bu durumda, mimarlığın söyleme ve yapmaya dair bilgisini, bilimsel olan ve bilimsel olmayan iki tür kaynağa göndermeyle oluşturduğu savlanabilir. Lévi-Strauss’a göre, söylencesel bilgi, geleneklerle ‘geçerliliği’ ve ‘meşruiyeti’ sınanmış, çoğu zaman ‘sözlü’ aktarıma dayalı bir bilgi kaynağıdır ve bilimsel olduğu savlanan bilgiyle çatışma içerisindedir. Ancak, Aronowitz’in çok net bir şekilde örneklediği gibi, bu tür yanılsamalı sonuçlara ulaşmadan önce, söylencenin işlevsel tabanı detaylı bir şekilde sorgulanmalı ve modern bilimin ideoloji, güç ve disiplinle kurduğu ilişki biçimleri de irdelenmelidir.[23]

Aslında, söylencenin anlaşılmasında, Lévi-Strauss’a göre, sosyal-antropoloji iki temel yaklaşım savlar: Malinowski’nin tanımladığı birinci açılımda, doyma, barınma ve üremeye dair dürtülerin giderilmesi aşamasında ortaya çıkan, yazılı hale dönüştürülememiş; ancak, sözel anlatımla sürekliliği sağlanan, doğal ve/veya sosyal ilişkilerin tümü ve ilişkilere dair bilgi, söylencenin kapsamı içerisindedir. İşlevselcilik olarak da adlandırılan bu yaklaşım, yapısalcı söylemin temel unsurlarını da desteklemektedir. Öte taraftan, Levy-Bruhl’a göre, söylence, cemaatlerin duygusal, mistik dünyasını tercihli bir şekilde resmeden örüntü modelleridir. Gerçekte, Lévi-Strauss her iki görüşü aynı anda değerlendiren bir yoruma inanır. Ona göre, söylence, salt dürtülerin bir temsiliyeti değil, fiziki ve sosyal mekanların bilinçli bir öyküsü, “evreni” anlatmaya çalışan zihinsel bir sürecin kendisidir.[24] Ancak, unutulmaması gereken nokta, söylencenin, imgesel bir zenginliği ve henüz sistemli olamayan bir sorgulamayı kendisinde sakladığıdır. Doğaya dair olan “şeylerin” sonuçlarını anlamaya ve açıklamaya çalışan bütüncül bir öykü, özellikli olduğu kabüllenilen olayları, sosyal ve kültürel imgelere bağlayarak, “öznel,” ancak bir o kadar da toplumsal bir bilgiyi örgütler. Lévi-Strauss’a göre, öznelliği olan söylence, bu anlamda, olayla doğrudan ilgisiz “şeylerin” yapısını ve bunlar arasındaki “ilişkileri” eş zamanlı açıklamaya çalışmaz. Sistemli olmayan bir bilgi-ağı oluşturur ve kendi kurgulandırdığı çerçeve içerisinde, “tutarlı” bir anlatım sunmaya özen gösterir. Sonuç olarak, Lévi-Strauss’cu söylence, doğa ve doğal olanla mücadeleye öncelik vermez; daha çok onunla birlikte, onun içinde yaşamayı ve bu süreci içselleştirmeyi kabullenen bir alanı meşru hale getirir. Kendi tanımıyla, söylence, dünyanın algılanmasını sınıflandırır ve tarihi daha anlaşılır kılan bilinçli bir araca dönüşür.

Bize göre söylence, aslında dört önemli işlev görür: Her şeyden öte, doğayı ve doğal olayları anlamaya çalışır. İkincil olarak, bu tür olaylara karşı tutum alır ve fiziki çevre ve sosyal aktör arasında barışık bir denge kurmaya çalışır. Söylencenin üçüncü ve en önemli görevlerinden birisi de, doğal olaylar ve bu olaylara ilişkin stratejiler arasında benzetişimler (analogies) kurarak, toplumsal değeri olan anlamlar üretmektir. Yukarıda sayılan tüm bu gelişmeler süresince, sosyal siyasi özne ve toplumsal yapı arasında düzen-koyucu ilişkileri anlamlandırmak da, söylencenin görevleri arasındadır. Modernite Projesi için, örneğin “düzen,” sosyal örgütlenme için kaçınılmaz bir araç olarak karşımızdadır. Düzen, kaos’un karşıtıdır ve aydınlanmakla eş anlamlıdır. Yapı tasarlamak, onu ayakta tutabilmek ve anlamlandırabilmek, düzensizliğe, kaos’a “başkaldırıdan” öte bir şey değildir. Bu anlamda, doğal “olaylar” ve ondan sakınmayı anımsatan ‘üst-örtü’ arasında, düzeni sürdürebilmeye ilişkin söylencesel bir anlamlandırma vardır. Ancak, üst-örtüyü tasarlayabilmenin kültürü, “simgeleri” (symbols) kullanacaktır.[25] Sosyal antropolojiye göre, gerçekte, söylence ve simge arasında gizil bir örtüşüklük vardır ve söylencesel bilgi, aslında, kendisinden öte bir anlamı, simgeler aracılığıyla örgütleyecektir. Çoğu zaman, kültür aslında simge-sistemlerinden başka bir şey değildir ve her sosyal grup için ayrıcalıklıdır. Mardin’e göre de, bilme süreci daima simgelerle başlar ve her simge sistemi, temel nitelikli sosyal/toplumsal bir haritayı oluşturur. Tüm bunların ötesinde, simge kitlesel hareketlere yol açan sosyal bir haberi de içerir. Gösterge (sign), durağan, soyut açıklamalar olarak kalırken, simge, kendi içeriğinin dışında ikincil bir anlamı, toplumsal bir görev olarak üstlenir.[26]

Ancak, tüm bu tartışma zenginliğine karşın, sosyal antropolojinin en az sorguladığı alanlardan bir tanesi, mekan, temsiliyet ve zihinsel haritalar arasındaki ilişkilerdir.[27] Sanatın ve mekansal üretimin söylenceyle kurduğu birliktelik, Mills’in de belirttiği gibi, yapısalcı söylem tarafından yeteri kadar ilgilenilmeyen bir “arakesit” olarak kalmıştır ve zenginleştirilmeyi beklemektedir.[28] Öte yandan, yapısalcı söylencenin, mekana ilişkin tartışmaları “politik” boyutuyla ele almaması, farklı kavramların açılımını gerektirmektedir. Kentsoylu-demokratik toplumlar özelinde, söylence ve bilginin politik kurgusu arasındaki örtüşüklüğü sorgulayan Barthes, bu bağlamda, tartışmaları farklı bir alana çekmeyi başarır. Söylence, ona göre, sosyal biçimler alır ve güç gruplarının çıkarları doğrultusunda, “tarihsel olanı doğal olana dönüştürür.” Söylencebilimler’de açıkladığı gibi, söylenceler, egemen sosyal ilişkileri meşru kılacak “yapay bilinçleri” kurgulandıran bir vasıtadır.[29] Söylence, aslında söylemle taşınan bir bilgi-ağıdır ve toplumsal olayları, davranışları ve kültürel algıları etkileyen inanç ve değer sistemlerini, kuralları ve kavramları kendinde barındırır. Barthes’in tanımladığı söylencenin, “modern zamanlarda” salt bilinçsiz bir kurgulandırma, bir “öykü” olmadığı görülecektir. Short’a göre de, söylenceler artık politik temsiliyetler olarak kabul edilmelidir: Ona göre, “söylence gerçeklikle karşılaştırılabilecek bir yanlışı imgelemez. Bir çevresel (mimari) söylence, gerçekle kurgusal olanı aynı anda içerebilir.”[30]

Yapısalcı, Fütürist veya Faşist Modernist açılımlar aslında, söylencesel bilginin yeniden üretilmesiyle elde edilen, yarı gerçek, yarı kurgusal anlatımlara gereksinim duyar. Politik göndermelerle desteklenmiş mimari mekana bağıl söylence, örneğin, farklı coğrafyalarda ve zamanlarda, kişisel veya kamusal imgeler üretecek, kimi yerde “devrimci mimariyi” idealize ederek; kimi yerde ise, makina estetiğini veya “kültürleşmiş” gelecekçi mimarlığı ön-yüzeye çıkararak, sosyal aktörlerle bağıntılı, değişken öykülere yer verecektir. Bir diğer açılımla, mimari mekana takılı söylencesel bilgi, erki sürdürülebilir kılacak özelleşmiş “imge” ve ona ilişkin içselleştirilmiş “öyküyü” içerir. Short’a göre de, ayrıcalıklı politik amaçlara ve sonuçlara işaret eden ve “sermaye” ile ilişkili olan modern söylence, başka bir düzlemde sorgulanmalıdır: Bu, ideolojik çatışmayı içeren özel, ancak anlatımı zor, sıkıntılı bir alandır. Barthes, daha sonraları da Short’ın, “söylencenin çağdaş evrimi” olarak tartıştığı bu sıkıntılı alan, aslında farklı disiplinler tarafından değişik biçimlerde tartışılan “ideoloji”nin kendisidir. Toplumbilimcilere göre ideoloji, sosyal biçimlenmelerin birleştirici elamanıdır; ruhbilim ise ideolojiyi, kişiyi eyleme yönlendiren algısal bir “harita” olarak tanımlar.[31] Ancak, Geuss’a göre, ideoloji, “tanımlayıcı,” “pejoratif” ve “olumlu” olmak üzere üç temel biçim alır.[32] Tanımlayıcı ideoloji, bir sosyal grup, toplum ya da sınıfın dünya-görüşüdür. Burada ideoloji, kişisel bir algılama biçiminden çok, tarihsel bir düzlemde paylaşılmış, ortak bir inancı temsil eder. Sosyal aktörler tarafından, çoğu zaman sorgulanmadan içselleştirilmiştir; ancak, sistematik bir bilgiyi içerir ve toplu davranış biçimlerini derinden etkiler. Bu bağlamda, giriş bölümünde örneklemeye çalıştığımız Fütürizm ve Weimer Cumhuriyeti sonrası gözlediğimiz Nazi mimarlığı, yeni bir dünya-görüşü oluşturabilme endişesi ve onun mekansal temsiliyeti anlamında değerlendirilebiler. Mimarlığın ideolojik bir araç olarak kullanıldığı bu örneklerde, politika ve tasarlama-yapma arasındaki örtüşüklük, Geuss’un açıkladığı birinci ideoloji tanımıyla da uyum göstermektedir.

Ancak bu örneklemelerin, diğer ideoloji biçimleriyle kurdukları ilişkiler ise, mimari mekan, politika ve temsiliyet ilişkisini daha da karmaşık bir hale getirmektedir. Örneğin pejoratif ideoloji, Geuss’un anlatımıyla, eleştirel bir yapı sergiler ve olumsuzdur. Basit bir dünya-görüşünden öte, inançların, davranış ve eylem biçimlerinin sorgulanması üzerine yoğunlaşır ve bu bağlamda bir yanılsamayı, Marks’ın kendi deyimiyle, “sahte-bilinçlenme”yi anlatır.[33] Mimari mekanın bilgisi ve sahte-bilinçlenme arasındaki örtüşüklük, bize ilginç ipuçları sunmaktadır ve bu bağlamda Geuss, ideolojiyi sahte-bilince dönüştüren üç önemli alanı tanımlar: bilgi-kuramsal, işlevsel ve genetik yanılsamalar.[34] Bilgi-kuramsal yanılsama, bilimsel bilgiyle öznel inancın üst-üsteliğinden kaynaklanır. Mimari mekanın sözde “bilimsel” bilgisi ve onu tasarlayan ve/veya üreten/kullanan/tüketen sosyal aktörün öznel konumu, Aranowitz’in de anlattığı özellikli bir açılımı bize sunmaktadır.[35] Öte taraftan, işlevsel yanılsama, “politika” ve araçları üzerinde yoğunlaşmakta, daha da önemli bir tartışma konusu olarak karşımıza çıkmaktadır. Sol düşün alanının tanımıyla, “işlevsel yanılsamalar,” bir diğer anlamda “sahte-bilinçlenme,” egemen sosyal düzen ve kurumları, sömürüyü, hegemonik ilişkileri ve disiplini meşru hale getirir. Marks’a göre de, sınıf çatışmasına dayanan kapitalist ideoloji, üretimin sosyal ilişki ve biçimlerini gizil hale getirir veya anlaşılmaza dönüştürür. Sahte-bilinçlenme, egemen sınıfın “idea”sıdır; çünkü, “yönetici sınıfın fikirleri her dönemde, yönetici fikirlerdir; toplumun, ekonomik gücünü elinde tutan sınıf, aynı zamanda toplumun yönetici-aydın gücünü de oluşturur.”[36] Marks, katı bir anlatıyla içinden çıkılamaz ve devrimci bir direnişin gerçekleşemeyeceği toplumlarda, “geleceği olmayan” bir üst-yapı üretim sürecini resmetmektedir. Ancak, geleneksel Marksist yaklaşım daha sonraları aşılacak, güç, mekan ve mimarlık ilişkileri, “direnişin” olasılıklarını savlayan yazarlar tarafından, daha başka boyutlara taşınacaktır.[37] Geleneksel Marksist görüşü  başka bir düzlemde tartışan genetik yanılsama ise, sosyal bir gerçekliğin tarihi çıkış noktaları üzerinde durarak, bir sınıfın algılamalarını, ilgi alanlarını ve sosyal konumlarını eleştirir. Bu noktadan hareketle, toplumbilimin bilgi-kuramıyla ilgilenen Mannheim, ideolojilerin, “sınıfsal konumların ifadeleri” olduğunu ve ideolojik “kaynakların” ancak, sınıf mücadelesi ve belirli bir sınıfa dahil sosyal aktörlerin “değer” biçimleriyle anlaşılabildiğini savlar.[38] Burada, pejoratif ideoloji ile Lefebvre’in önerdiği temsili mekan — soyut/kavramsal mekan — arasında üstü örtülü bir ilişki kurmak sanırız yanıltıcı olmaz. Soyut kavramsal mekan, kurumsallaşmış temsiliyeti resmetmekte, pejoratif ideolojinin bilgisel, işlevsel ve genetik boyutları ise, bu temsiliyeti meşru kılan araçları harekete geçirmektedir.[39]

Son olarak, olumlayıcı ideoloji, “bir grubun üyelerinin ilgi alanlarını genişleten, onların istek ve ihtiyaçlarını karşılayan” bir açılıma karşılık gelmektedir.[40] Bu anlamda yapıcı, yaratıcı ve aykırı bir bilgi-ağını üreterek, değişik sosyal düzenlerin oluşumuna zemin hazırlar. Olumlayıcı ideoloji, diğer bir anlatıyla, “ne olması gerektiği” konusunda bir bilginin kaynağıdır ve salt, var olan sosyal biçimleri açıklamakla kalmaz, toplumun daha iyiye dönüştürülmesi için gerekli olan “hedefleri de” saptar. Mimarlık tarihi yazımında sıkça tartışılan mimari-kentsel ütopyalar veya çağdaş gelecekçi, Öncü düşünce ve uygulamalar, mekansal anlamda yeniden-düzenleyici kurallar ve bunların biçeme ve ikonografiye ilişkin temsilleri, Tafuri’nin bütün itirazlarına karşın, olumlayıcı ideoloji bağlamında tartışılabilir.[41] Olumlayıcı ideoloji, egemen sistemin bütün yaptırımlarına karşı direnen ve “özgürleştirici” dönüşümü talep eden tasarım merkezli hareketlerde kendisi gösterir. Bu tür “yarı-ütopyacı” ve/veya “radikal direnişleri” burada sıralamak doğru olmayacaktır; ancak, bilinmesi gereken, Geuss’un “olumlayıcı ideoloji olarak tanımladığı, değiştirici/dönüştürücü söylemlerin, mimarlığın uygulama erkini dolaylı yollardan etkilediğidir.[42] Öte yandan, Lefebvre’in “gündelik hayat” ve “gundelik hayatın pratikleri”[43] bağlamında tartışmaya açtığı ve sosyal dönüşümün habercisiymişcesine kutsadığı “kentli sapkın”, olumlayıcı ideolojiyi içselleştirmiş “kent-soylu”dan başkası değildir. Sapkın kent-soylu, temsili mekan’ın önemli bir parçasıdır; kente ve mimarlığa ait tüm simgesel değerleri yeniden-üreterek ona sahip çıkacak (söylencesel veya değil), çevresine yeni bir “temsiliyet” giydirmeye çalışacaktır. Burada sapkın’ın temsil ettiği gösterge sistemleriyle, otoritenin belkide ‘yanılsamalı kurgulanmış’ temsiliyeti arasında bir çatışmanın olması da kaçınılmazdır.

Geuss’un kesin hatlarıyla betimlediği üç ideoloji biçimi, aslında, karmaşık, örtüşük ve çoğu zaman belirsiz bir yapı resmeder. Ancak, her üç açılımdaki ortak nokta, ideolojinin toplumsal anlamdaki güç ilişkilerini örgütlediği, harekete geçirdiği ve ‘yere/zamana’ bağlı olarak, onları dönüştürdüğüdür.[44] İdeoloji, bir diğer tanıyla, gücün temsili araçlarından bir tanesidir ve yarı-otonom bir yapıya sahiptir. Althusser’in sorguladığı ideoloji bu anlamda, sınıf mücadelesi veya salt inanç sistemi ve fikir düzlemi bağlamından uzaklaşacak; sosyal yapının işlevini sorgulayacaktır.[45] Althusser’e göre, kurumlar ve kurumsal ilişkilerle kurduğu örtüşüklükler nedeniyle, ideolojinin “pratik” yapısı ve konumu çok önemlidir: İdeolojik pratiklerin “bireyi” sosyal aktörlere dönüştürme süreci ve bu dönüşümün gerçekleştiği kurumlar sorgulanmalı, ideolojik kurgulanmanın aparatları (aparatuses) saptanmalıdır. “Devletin İdeolojik Aygıtları” ve “Devletin Baskıcı Aygıtları,” olarak tanımlanabilecek, dinsel kurumlar, eğitim ve parlamenter sistem, kitlesel basın ve araçları, egemenlik ve hegemonyanın oluşumundaki en önemli güç unsurlarıdır.[46] Öte yandan, Althusser’in, daha sonraları da Thernborn’un savladığı “yeni ideoloji,” sadece ideolojik bilginin kurumsal ve sosyal-yapısal kurgusunu açığa vurmaz; onu yarı-otonom bir alana taşıyarak, bilginin kaynağını gelenekçi Marksist grupların tekelinden çıkarır.[47] Bu yeni görüşle, ideoloji, yalnızca ekonomi-politik bağlamda “distorte” edilmiş, sahte-bilinçlenmeyi örgütlemez; kendi otonom alanlarını türeterek, egemen üretim biçim ve ilişkilerini etkileyebilecek sosyal ve kültürel bir güce dönüşür. Yapı ve üst-yapı karşıtlığının yeniden irdelendiği bu yaklaşımda, ekonomik örgütlenme kadar, sosyal eylemlerin çerçeveleri çizilmeye başlanır. Gerçekte, Althusser’in “yarı-otonomi” tartışması, üst-yapıyla doğrudan kurduğu ilişki nedeniyle, mekana ilişkin söylem ve yapma eylemlerini de içine alır. Artık “tek” bir mekan üretim biçimi ve temsiliyeti olamaz; farklı mimarlık(lar) politik eylem planlarına sahip olabilir ve bu eylemsellik, baskın örgütlenme biçimlerine aykırı imgeler üretebilir. Bir diğer anlatıyla, egemen sınıfın etki alanından görece kurtulan mimarlık söylem ve yapma eylemi, farklı aktörlerin alt-yapılarına (söylencesel ve ideolojik bilgi merkezlerine) bağlı olarak, sosyal ve mekansal ilişkilerini kendi “gerçeklikleri” bağlamında kurgulandırmaya başlayabilir. Söylence ve ideoloji, bu merkezde, hem egemen gücün örgütlenmesine yardımcı olan gösterge, anlam, imge ve simgesel değerleri tanımlı hale getirir; hem de aykırı mimarlık söylemi ve politik ilgi arasında belirgin bir ilişki düzlemini oluşturur.[48]

Özetlemek gerekirse, ideoloji, Mardin’in de belirttiği gibi, “geleneksel toplum haritalarının [söylencelerin] modern çağlarda faydalarını yitirmeleri sonucudur. Yani bir toplum anlamları haritası türetme çabası olarak görülebilir.”[49] Mardin’e göre, söylence ve ideoloji arasında bir ardışıklık söz konusudur; biri diğerini zamana bağlı olarak takip eder. İdeoloji, söylencenin bilgisinden farklı, temel problemlere karşılık veren, sistemli, yeni bir düşünceyi sunar; ancak öte yandan, özgürleştirici söylemlerin yanı sıra, geleneksel Marksist okulun ısrarla betimlediği gibi, “gerçekliği” lekelendiren, söylencesel, kaypak bir bilgiyi ve ona bağlı güç ilişkilerini de üretir. Her iki açılımın ortaklığında sonuç olarak, söylence ve ideolojinin bilgisi arasında bir örtüşüklüğün varlığı söylenebilir. Söylence ve ideoloji bilgi ağları oluşturur; bu bilgi demetlerine bağlı, imge, anlam ve söylem türetir; ancak, her ikisi de kendi ‘gerçekliklerini,’ çoğu zaman birbirlerine göndermelerle tasarlar. Ancak, Mardin’e göre, ideolojinin bilgiyi üretme süreci, bazı yönleriyle söylenceden farklıdır: Shils’e göndermeyle, “ifade kesinliği, etik bir sistem ve algısal doğruluk etrafında sistemli kümeleşme, tarihi veya çağdaş düşünce sistemlerine olan yakınlık, çeşitliliğe ve yeni etkilere karşı belirsizlik, davranış modellerini değiştirebilirliği, kitlesel etkisi, düşüncenin bütünlüğü üzerine uzlaşma, otoritenin yaygınlığı ve kurumsallaşması” türü boyutlar, ideolojiyi söylenceden ayıran temel unsurlardır.[50] Ancak, ideoloji bazı açılımlarıyla da, söylencenin bilgi üretme becerisinden tamamen kopuk bir yol izlemediğini belgeler. İdeolojiler de, söylenceler gibi, sosyal ve kültürel gruplara bağımlıdır. Öte yandan, söylenceler gibi ne bilimseldir ne de bilimin kendisidir. İdeoloji kendi savlarını “doğrulayacak” ya da “yalanlayacak” metodlara sahip olabilir ve “kendi başvuru sistemlerini” de üretebilir. Geuss’un açıkladığı gibi, ideoloji yanılsamalı bir bilinçlenmeye yol açabileceği gibi, olumlu bir yaklaşımla, geleceğe ilişkin yeni imgeler de ortaya koyabilir. Tüm bunları gerçekleştirebilmek için, farklı söylencesel bilgi kaynaklarına dayanarak, “şeyleri” “distorte” edebilir, “yanlış” kullanabilir, “gizleyip” farklı olanları örgütleyebilir. Varılması gereken asıl hedef, güç ilişkilerinde meşru bir taraf olabilmenin vasıtalarına, söylemsel-bilgisel düzeyde sahip olabilmektir.

Aykırılıklara ve örtüşüklüklere bakılarak, aslında mimari mekan ve temsiliyetin her iki bilgi kaynağını, söylence ve ideolojiyi, Lefebvre’in önerdiği üçlü temsil alanında sürekli kullandığı görülecektir. Mekana ilişkin söylem ve pratik, söylencesel ve ideolojik bilginin gösterge dilini kullanacak, imgelerini kayıtsızca üretecek, bunlardan anlamlar çıkaracak ve simgeler yardımıyla, fiziki ve doğal çevreyi algılamaya, açıklamaya, tasarlamaya ve temsil etmeye çalışacaktır. Her şeyden öte, söylencesel ve ideolojik bilgi, geleceğe ilişkin politik yatırımların önemli bir aracı olarak, toplumsal devinimlerin düşünsel zeminini oluşturacaktır. Ancak, söylence ve ideolojinin, çatışma alanlarının biçimi, türü ve içeriği bağlamında yapısal, ilişkisel ve işlevsel farklılıklar gösterdiği gözlenecektir:

İlgi Alanı               Söylence                                              İdeoloji
Zemin                   Uzlaşmaya Yönelme                         Çatışma Alanlarını Zorlama
Anlam                   Doğrudan Anlamlandırma                Yeniden Kurgulandırma
İlişkiler                  Kültürel Yapısal Dizin                        (ve) Sosyal Yapısal Dizin
Yönelim                Tarihsel ve Tarihüstü                         Tarihsel ve Gelecekçi Kaynaklar
Bilgi                       Bilimsel Olmayan                               Bilimsel Olmayan, Savlayan
Yapı                       Yarı-Sistemli                                        Sistemli, Örgütlü
Duruş                    Sorgusuz Yorum                                 Teslimiyet ve/veya Sorgulama
İletişim                  Sözlü Anlatım                                       Yazılı Propaganda
Alan                       Enformasyon                                       Bilgi

Söylence ve ideolojiyi anlamaya yönelik böylesi uzun bir anlatı, okuyucuyu mimarlıktan görece uzaklaştıran ‘duru’ bir metin olarak algılanabilir. Ancak yazımızın amacı, mimarlığın temsil etme gücü ile o gücü harekete geçiren politika arasındaki ilişkinin varlığı üzerinedir ve bu bağlamda bize göre, söylence ve ideoloji mimarlıkta temsiliyet sorununa alışık olmadığımız bir boyutla bakabilmenin araçlarına bize sunmaktadır. Yazımızın başında örneklemeye çalıştığımız “dönemlere”, “izimlere”, “biçem ve söylemlere”, söylence ve ideolojiyle tekrar bakabilmek, “temsiliyeti” salt “ikonografik” bir tartışmanın veya “fasadist” bir yorumlamanın ötesine götürecektir.

Sonuç olarak, başta açılımını yaptığımız ve mekansal temsiliyetin anlaşılabilmesi için gerekli olduğunu savladığımız üçlü yapılanma, “mekansal pratik,” “mekanın temsiliyeti,” ve “temsili mekan,” mimarlıkta “söylemenin”, “yapmanın” ve temsil etmenin/edebilmenin bilgisini, politik bir çerçevede anlatacak ve bu çerçevenin toplumsal araçlarını irdeleyecektir; diğer bir açılımla, mimarlığa ilişkin temsiliyetin “bilgisinin” ve “bilgi-kaynaklarının” ne olduğu, sorusunu soracaktır. Bize göre de, mekanı yapmaya/kullanmaya, kavramsal önermeye veya algısal deneylemeye dair süreç, gerçekte, disipliner müdahalenin biçim ve içeriğine ilişkin kaypak, karmaşık alanları resmedecektir. Bu, müdahale aşamasında “temsiliyet”in “söylence” ve “ideoloji” ile kurduğu ilişki biçimlerini de deşifre edecek, sosyal aktörler arasındaki, örtüşük çatışma alanlarını tanımlı hale getirecektir. Söylence ve ideoloji, çatışmanın önemli iki organıdır ve çatışmayı biçimlendirmeye çalışarak, “egemenlik,” “direnç” ve “hegemonya” gibi unsurları da harekete geçirecektir.[51] Çatışma alanının biçimi, sosyal aktörleri ve çatışmanın sonuçları başka bir yazımızın konusu olacaktır; ancak, bütün bu tartışmaların ışığında, ‘mimarlık politikası’ (architectural politics) ve/veya ‘mimarlıkta politika’ (politics in architecture) geçerliliğini koruyan ikircikli sorulardır ve cevaplanmayı beklemektedir. Yukarıda yürüttüğümüz tartışmalar ise, politikanın söylencesel ve ideolojik bilgiyle kaim olduğunu ve bunun, mimarlığı salt işlevsel bir “araca” dönüştürdüğü gerçeği üzerinde yoğunlaşmaktadır. Mimarlıkta temsiliyet ise, bu durumda böylesi bir olgunun basit bir anlatısı olmaktan öteye gidemeyecektir.

Notlar
*2009 yılında Tarih ve Toplum dergisinde yayımlanmıştır.

[1] F. Jameson, “Is Space Political?”, Anyplace, The MIT Press, New York, 1995, s.192-205.

[2] Burada, “bilgi-alanı” sözcük grubunun iki önemli kullanımı olduğunu belirtmeliyiz: enformasyon (information) ve bilgi (knowledge). Söylencenin daha çok ‘enformasyon,’ ideolojinin ise ‘bilgi’ ile ilişki sistemleri kurduğunu söylemek yanıltıcı olmayacaktır. Ancak çeviri zorluklarını göz önüne alarak, yazımızda “bilgi” sözcüğünü her iki açılımı karşılayacak bir şekilde kullanmayı uygun gördük. Enformasyon ve bilgi ayrımının tarihsel serüveni için; P. Burke, A Social History of Knowledge: From Gutenberg to Diderot, Polity Press, New York, 2000; veya P. Burke, Bilginin Toplumsal Tarihi, Çev. M. Tunçay, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 2001.

[3] Tafuri gerçekte tüm bu hareketleri devrimci bir başkaldırış, sabitlenerek tarihsel kılınan dogmalara karşı örgütlü bir direniş olarak kabul eder; ancak ona göre, bütün bu uğraşıların kapitalist sistem içerisinde, pazarın zamanla tüketeceği nesnelere dönüşmesi kaçınılmazdır. Öte yandan, formu parçalama içgüdüsü, gerçekte Avant-Garde bir duruşu göreve çağırır ve bu nedenle de övgüyü hak eder. M. Tafuri, The Sphere and the Labyrinth, Avant-Gardes and Architecture from Piranesi to the 1970s, The MIT Press, Cambridge-Massachusetts, Boston, 1990.

[4] Yüzyıl başı Türk Mimarlığı da benzeri karşıtlıkları/karışıklıkları kendisinde kayıtsızca barındırır: örneğin, ulus-devlet olma çabasıyla, Bozkurt’a anlam yükleyerek, yapay bir Ulusal Mimarlık yaratmaya çalışan Jön Türk’ler, Svastika’yı ve III. Reicht’ı kutsayan kitleden bu anlamda farklı değildir. Ancak yazımız Türkiye özeline inmeyecektir.

[5] Ekim Devrimi sonrası kurumsallaşan Öncü hareketler, daha sonraları, “burjuva/kent-soylu” oldukları gerekçesiyle ‘red’ edilecektir. Birbirine başat farklı “Sosyalist ideoloji” ve “sanat”ları, söylence, ideoloji ve temsiliyet arasındaki karmaşıklığı daha da kalıcı kılar. Lenin’in ölümüyle gücünü kaybeden erken dönem Sovyet tasarımcıları anımsanmalıdır; Stalinist yönetim egemen bir beğeniyi de beraberinde getirir. Sovyet Mimarlığı konusunda detaylı bilgi için; C. Cooke, Russian Avant-Garde: Theories of Art, Architecture, and the City, Academy Editions, London, 1995.

[6] Siedlung’lar Faşist dönemde yeniden tasarlanacak, ikonografik bir dönüşümle Alman kültüne uygun hale getirilmeye çalışılacaktır. İdeolojik kaypaklığın Almanya ve Sovyetler Birliği’ndeki coğrafi temsiliyeti ve görece sapmaların ayırdı için, M. Tafuri, age.

[7] A. Hewitt, Fascist Modernism: Aesthetics, Politics, and the Avant-Garde, Stanford University Press, Stanford-California, 1993.

[8] Bu konu, daha önceki bir yazımızda tartışılmaya açılmıştı: G. A. Sargın, “Devrimci Direniş ve Sıradan Faşizm Arasına Sıkaşmak: İtalyan Fütürizmi” Arredamento Mimarlık, Mart/2, 2001, s. 85-90.

[9] G. A. Sargın, agm., 2001.

[10] K. Frampton, Modern Architecture, A Critical History, Oxford University Press, New York and Toronto, 1989, s. 84-89.

[11] Sant’ Elia’nın mimarisindeki saldırgan dil, 20 Şubat 1909 da, Le Figaro’da yayınlanan “Fütürist Manifesto”nun genel ilkeleriyle bağdaşır; aykırı olduğu savlanan bir ‘temsiliyet’dir söz konusu olan. U. Conrads, Programs and Manifestoes on 20th-Century Architecture, The MIT Press, Cambridge, Massachusetts, 1977.

[12] R. Banham, Theory and Design in the First Machine Age, The MIT Press, Cambridge, Massachusetts, 1986, s. 88-137.

[13] A. Speer, Inside the Third Reich, Memoirs, Collier Books, MacMillan Publishing Company, New York, 1970.

[14] B. M. Lane, Architecture and Politics in Germany 1918-1945, Harvard University Press, Cambridge, Massachusetts, London, 1985.

[15] Lane, dönemin Alman Hava Kuvvetleri Luftwaffe’nin ünlü komutanı Reichsmarschall Herman Goring’in kırsal mimariye duyduğu özlemi anlatır. Luftwaffe’nin binaları, Büyük Alman söylencesini yeniden üreten yerel mimarlık ürünlerine dönüştürülür. Kırsal olanın ‘dingin’ ancak ‘özgün’ ifadesi, bu anlamda Hitler’in öngördüğü Klasik mimarinin imgeleriyle çatışacaktır B. M. Lane, Barbara, age.

[16] Çeviri ve yorumlamadan kaynaklanan güçlükleri aşabilmek kaygısıyla, Lefebvre’in üçlemesini, mekansal pratik (spatial practice), mekanın temsiliyeti (representation of space) ve temsili mekan (representational space) biçiminde kullanmayı uygun gördük. Ancak, karşılaştırmalar için, bkz., H. Lefebvre, The Production of Space, Blackwell, Oxford, Cambridge, 1990.

[17]  Daha geniş bir tartışma için, bkz., G. A. Sargın, “Siyaseten Kentsel Mekanı Tüketmek: Şiddet, Direniş ve Dönüştürme Üstüne…” Arredamento Mimarlık, Nisan/4, 2001, s. 70-5.

[18] Gündelik hayatın Lefebvre tarafından hem olumlayıcı hem de olumsuz bir anlam içerdiğini söylemeliyiz. Egemen sosyal gruplar gündelik hayatı da kontrol edecektir. Ancak, gundelik hayat direnmeye yatkındır ve sapkın olma olasılığı da vardır. Öte yandan, “sapkın kitle” tanımı bizim kullandığımız bir sözcük grubudur, ancak farklı yazarlar tarafından değişik terimler de üretilmiştir. Bkz; H. Lefevbre, The Critique of Everyday Life, Verso, London-New York, 1991; M. De Certau, The Practice of Everyday Life, University of California Press, Berkeley, Los Angeles, 1984; ve W. Benjamin, Illuminations, Essays and Reflections, (Ed) Arendt, H., Schocken Books, New York, 1985.

[19] L. Althusser, İdeoloji Devletin İdeolojik, (Çev) Alp, Yusuf/Özışık, Mahmut, İletişim Yayınları, İstanbul, 1989.

[20] R. Geuss, The Idea of A Critical Theory: Habermas and the Frankfurt School, Cambridge University Press, Cambridge, 1980.

[21] R. J. Short, Imagined Country, Society Culture and Environment, Routledge, London, 1991, s. xvi.

[22] C. Lévi-Strauss, Myth and Meaning, Schocken Books, New York, 1979.

[23] Bilimsel bilgi olarak tanımlanan ve kendi paradigmalarını örgütleyen söylemlerin, politik bir tercihi de yansıtıp yansıtmadığı, Aranowitz’e göre kayıtsız kalınılamayacak kadar önemlidir. Eğer bilimsel bilgi ve politika arasında bir ilişki söz konusuysa, yukarıda savlanan söylencesel bilgi ve bilimsel söylem ayrımının da bir aldatmaca olduğu düşünülebilir. S. Aranowitz, Science as Power, Discourse and Ideology in Modern Society, University of Minnesota Press, Minneapolis, 1988.

[24] C. Lévi-Strauss, age.

[25] Başta örneklediğimiz gibi, Nazi Almanyasında üst örtüsü değişen Siedlung’lar ve Alman Hava Kuvvetleri yapılarındaki üst-örtü biçimleri anımsanmalıdır. Erken Cumhuriyet döneminde, “Ulusal Mimarlık” arayışındaki Türk tasarımcılarının da bu tür yanılsamalı gösterge ve simgelere yöneldikleri bilinmektedir.

[26] Ş. Mardin, İdeoloji, Turhan Kitabevi, Ankara, 1982, s.114.

[27] C. Lévi-Strauss, Structural Anthropology, The Natural History Press, New York (1963) Ve, C. Otten, Anthropology and Art, The Natural History Press, New York, 1971.

[28] G. Mills, “Art: An Introduction to Qualitative Anthropology”, Anthropology and Art, Otten, C., (Ed) The Natural History Press, New York, 1971.

[29] R. Barthes, Mythologies, The Noonday Press, New York, 1993.

[30] R. J. Short, age., s. xvi

[31] M. Cormack, Ideology, The University of Michigan Press, Ann Arbor, 1995; ve T. Eagleton, Ideology: An Introduction, BLB/Verso, London and New York, 1991.

[32] R. Geuss, age.

[33] Marksist “yanlış bilinçlenme” kavramının, farklı açılımlarla tartışıldığı Türkçe bir kaynak için, bkz. S. Sancar, İdeolojinin Serüveni, Yanlış Bilinçlenme ve Hegemonyadan Söyleme, İmge Kitabevi, İstanbul, 1997.

[34] R. Geuss, age., s.13

[35] S. Aranowitz, age.

[36] K. Marx, Capital Volume 1: A Critical Analysis of Capitalist Production,  (Ed) F. Engels, International Publishers, New York, 1983, s.61.

[37] Mekansal örgütlenme ve toplumsal direniş için bkz. A. Gramsci, The Modern Prince and Other Writings, International Publishers, “New York, 1983; ve A. Gramsci, Selections from Political Writings: 1910-1920, (Ed) Q. Hoare, University of Minnesota Press, Minneapolis, 1977. Mekan ve politika arasındaki örgütlenme için bkz. M. Foucault, “Space Knowledge, and Power,” interview with Paul Rabinow, Architecture/Theory/since 1968, (Ed) M. Hays, Columbia Books of Architecture, New York,, 1999, s. 428-39. Ve bkz. M. Foucault, “of Other Spaces: Utopias and Heterotopias,” Architecture Culture 1943-1968,  (Ed) J. Ockman, Columbia Books of Architecture—Rizzoli, New  York, 1993. s. 419-426. Ve, E. Soja, Postmodern Gegraphies, the Reassartion of Space in Critical Social Theory, Verso, London—New York, 1990.

[38] Toplumsal-sosyal tasarımlar, ütopyalar ve ideolojiler arasındaki ‘ilişkiyi’ kapsamlı bir şekilde tartışan düşünürlerden bir tanesi de, Alman toplumbilim geleneğinin öncüllerinden olan Mannheim’dır. Ancak, Mannheim’ın da Marksist geleneği sürdürdüğü ve bu ‘ilişkiyi’ bir sınıf sorunu (class issue) olarak gördüğü hatırlanılmalıdır. K. Mannheim, Ideology and Utopia, Routledge, New York, 1991.

[39] Gerçekte benzer bir ilişki, diğer ideoloji tanımlarıyla da kurulabilir. Ancak, kurumsallaşma süreci, pejoratif ideolojinin tanımına çok daha uygun düşmektedir. Mimarlığın disipliner bilgisi ve bu bilginin uygulamaya dönüştürüldüğü kamusal ortamlar, Foucault’nun da tartıştığı gibi, bilgisel, işlevsel ve genetik yanılsamalı temsiliyetlerin de yeniden üretimine yol açmaktadır.

[40] R. Geuss, age., s. 22.

[41] Jameson’ın, Modern Mimarlık’ın mekansal önermeleri (mekanın parçalanması sonucu, ‘oda’nın bir alt-mekan olarak üremesi gibi) üzerine yürüttüğü tartışmalar, olumlayıcı ideoloji bağlamında yorumlanabilir. Ancak Tafuri olumlayıcı diyalektiğe kuşkuyla bakacaktır. Bkz. F. Jameson, age; Tafuri, M. Tafuri, Architecture and Utopia, Design and Capitalist Development, The MIT Press, Cambridge, Massachusetts, London-England, 1988.

[42] Olumlayıcı ideoloji’nin izlerini farklı düzlemlerde sürmek olasıdır. Bu bağlamda, doğa merkezli “çevresel tasarım” söyleminden hareketle, mimarlık, politika ve sosyal dönüşüm arasındaki karmaşık etkileşimi görmek için bkz. Sargın, Güven Arif, Myth and Ideology in Middle Landscape: Politics in the Perception of American Environmental Design Discourse Yayınlanmamış Doktora Tezi, University of Wisconsin at Madison, 1986.

[43] H. Lefevbre, The Critique of Everyday Life, Verso, London-New York, 1991.

[44] J. Fiske, Power Plays Power Works, Verso, London-New York, 1993.

[45] L. Althusser, age.

[46] Kurumsal bir yapı içeren mimarlık okullarının, Mimarlar Odası benzeri sivil toplum örgütleri  veya devlet merkezli kent-mimarlık kuruluşlarının, böylesi bir ideolojik operasyonda ne tür görevleri gizliden veya açıktan yürüttüğü sorgulanmalıdır. Ancak, kurumsallaşmış mimarlığın egemen ideolojiyi her zaman yeniden-ürettiği söylenemez; bu anlamda, Bauhaus’un geleneksel mimarlığa başkaldırışı önemlidir. Benzer biçimde, İtalyan Fütürist’lerin şiddeti göreve çağıran ve tarihsel kurumları hedef alan söylemleri de anımsanmalıdır.

[47] G. Thernborn, The Power of Ideology and the Ideology of Power, NLB/Verso, New York, 1980.

[48] G. A. Sargın, age., 1986.

[49] Ş. Mardin, age., s. 17

[50] Ş. Mardin, age., s. 13

[51] A. Gramsci, age., 1983 ve 1977.
Advertisements

About gasmekan

http://archweb.metu.edu.tr/

Discussion

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

Monthly Taxonomy

Categories

Advertisements
%d bloggers like this: