//
you're reading...
cr/theory, deneme, history, marxism

Tarihselciliğin Kısa Tarihi; Evrensellik, Parçacılık ve Eytişim

[Karl Marx Tomb, Highgate Cemetery, London]

[Karl Marx Tomb, Highgate Cemetery, London]

Düşünsel gönencine karşın, tarihselciliğin iki temel eksende tanımlandığını savlamak, sanırız çok da yanıltıcı olmaz. Özellikle toplumbilim sözlüklerine bakıldığında, bu iki anlamın fazla kuşkuya yer bırakmayacak bir biçimde, ayrıntıyla betimlendiği görülecektir:[1] Birinci tanım, tarihselciliğin ideolojik bağlamını da açıklayan bir mecrayı imler; buna göre tarih, sosyal değişimi (social change) açıklayan kanunlar ve kuralların hükümranlığı altındadır; bir diğer deyişle, sabitlenmiş kanunlarla anlatılabilen tarihsel süreçlerden bahsetmek olasıdır. Burada sabitlenmeye duyulan katıksız inanç, salt geçmişe dair bilginin üretilmesi ve yorumlanmasını değil, geleceğin de önceden kestirilebilirliğini içerir. Kısaca bir tür kehanetçiliğin, kanun ve kuralların konulmasına ilişkin politik bir tercihle birlikte, tarihselciliğe takıldığını görürüz. Kimi düşünüre göre kehanet, Aydınlanma’nın bir tür yan ürünüdür: bilimsel bilgiyi tanrıyla ikame etmeye çalışan ve ilerleme, akıl ve düzeni ön plana çıkaran Aydınlanma (progress, reason, order), kimilerine göre sosyal değişimin altın anahtarını doğanın değişmez kuralları bağlamında yeniden icat etmeye başlamıştır.[2] Kehanetin politik bağlamı, toplumların salt nasıl evrildiğini değil, hangi süreçlerle evrileceğini, bir başka açıyla, mutlak sonun anlatısını kapsar; dolayısıyla, sosyalist ütopyalarda veya benzer bir biçimde Marksist söylemlerde dillenen “iyi-güzel yer”, bir anlamda tarihselciliği yeniden yorumlayan tercihler olarak değerlendirilmelidir.[3] Eğer sözlüğümüze geri dönersek, tarihselciliğin görece az ideolojik tanımının, ikinci ekseni oluşturduğunu görürüz. Buna göre, sosyal hayatın her hangi bir açılımı, belirli bir tarihsel sürecin bağlamında anlaşılır: kültürden bilgiye, sosyal ilişkilerin yapısal niteliğinden, aile, devlet ve kurumları tanımlayan sosyal aktörlere kadar her şey, tarihsel olarak görelidir. Dolayısıyla tarihselcilik, tarihsel dönemlerle karşılaştırmalı olarak değil de, kendi tarihsel bağlamında anlam kazanan anlatıları ön plana çıkarmayı yeğler. Tarihselciliği bir tür üst-kuram olarak gören kimi düşünüre göre, hem nesneyi (metni, sanat ürününü ya da mimarlığı) hem de özneyi (yazarı, sanatçıyı, ya da mimarı) anlayabilmek için, tarihsel bağlamı yeniden kurmak ve anlamak gerekir. Bu eksende yoğunlaşan kimi görüşlere geri dönmeye çalışacağız, ancak kehanetçi eksenle, bağlamsalcı eksen arasında salınan farklı açılımların olduğunu, özellikle kültür çalışmalarında bu salınımın daha da belirgin bir biçimde hissedildiğini, burada şimdiden belirtmeliyiz.

Öte yandan ağırlıklı olarak, birinci eksenin çoğu zaman es geçildiği ve sanat ve mimarlık aracılığıyla yürütülen uğraşıların, ekinci ekseni güvenli bir yol olarak seçtiği görülecektir. Özellikle mimarlık tarihi ve eleştirisi yazımında ortaya çıkan bu ikinci-yol’cu seçmeciliğin, tarihselciliği indirgemeci bir sürece itelediği de söylenebilir. Tarihselcilik, 19ncu yüzyıldan bu yana süregelen politik söyleminden, görece kuytu bir köşede yorumlanarak eleştirilmektedir. İşte tam da bu noktada, yeni bir savla yolumuza devam edebiliriz. Bize göre de tarihselcilik, iki büyük yanılsamayla ele alınarak düşünsel bir kalıba itelenmiştir: birinci yanılsama, tarihselciliğin dönemsel olduğu yönündedir. Farklı dönemsel “atıflara” karşın, üzerinde uzlaşılan gerçek, 1950’li yılların ciddi bir kırılma noktası olduğudur. Bütün bunlara karşın, tarihselciliğin gündemi ağırlıklı olarak işgal etmeye başladığı an, Modernizm’in keskin bir eleştiriyle karşı karşıya bırakıldığı 1970’ler sonrasıdır. Bu görüşe göre tarihselcilik, özellikle 1980 sonrası düşünsel hayatımıza egemen olmaya çalışan modern-sonrası (post-modern) tartışmalara eklemlenmiştir ve buna bağlı olarak da, çoğu zaman tarihselci akıl yürütmelerle, modern-sonrasının savunuculuğunu üstlenen görüşler, değişimli olarak, biri diğerini ikame edecek bir biçimde kullanılmıştır. Aslında çoğu düşün insanına göre, modern-sonrası döneme takılan romantik bağlamsal tarihselcilik, bunun önemli bir kanıtı olarak algılanmalıdır.[4] İkinci yanılsama, birinci yanılsamayla birlikte gelir ve daha da büyük iki açmazı işlevsel kılar: birinci açmaz, özellikle modern-sonrası tarihselciliğin, Modernizm’in “basma-kalıp” yaptırımlarına (hegemonyasına) son verecek bir tür özgürleşmenin aracı olduğuna ilişkin saptamadır. Çoğu düşünüre göre, tarihselcilik bu yönüyle Modernist aydına karşı duruşun bayraktarlığını üstlenmiştir. Buna bağıl ikinci bir açmazın, Modernist aydınlar arasında türediğini söylemek yanıltıcı olmayacaktır: kimi düşünüre göre tarihselcilik, olumsuz bir modellemeye işaret etmektedir. Burada modern-sonrası dönemle çoğalan aydın burukluğunun, etken bir rol üstlendiğini savlamak doğru olabilir. Eğer tarihselcilik ve modern-sonrası, bir bütünü tamlayan iki asal unsursa, modern-sonrasının örgütlemeye çalıştığı “görelilik” durumu ve ona bağdaş üst-anlatı ve dillerin “reddi”, tarihselciliği de kültüralist bir indirgemeciliğe iteleyecektir. Aşırı göreliliğin öne sürdüğü serbesti, kimi aydına göre, “şey”lerin eş-zamanlı kullanımını, seçmeciliği körüklediği gerekçesiyle kabul edilemez bir durumdur. Ağırlıklı olarak kültür eleştirmenlerinin savunuculuğunu yaptığı bu görüşe başat başka yorumların da gelmesi kaçınılmazdır: özellikle Modernist aydının, tarihselciliğin yeni politik (çoğu zaman apolitik) yapısı üzerine ağır söylemler geliştirdiği bilinmektedir. Modernist söylemin ekseninde, Modernizmin örgütlemeye çalıştığı özgürleştirici politik duruşun kaybolarak, “tutuculuğu” meşru kılan bir tür sürecin etkin kılındığına dair, eksilmeyen bir inanç söz konusudur. Üstelik modern-sonrası dönemle gündemi işgal etmeye başlayan kimi tutucu, karşı-Marksist yorumlar, Modernistlerin tarihselciliğe takındıkları olumsuzlayıcı tutumu daha da bir pekiştirir: örneğin, ideolojinin sonunu savlayan kuramsal çalışmalar (the end-of-ideology), Modernizmin üstlendiği gizli kehanetçi söylemin yersizliğini muştulamaktadır.[5]

Göründüğü gibi, tarihselciliğe yöneltilmiş hem ağır bir eleştiri hem de koşulsuz bir umut söz konusudur; ancak bütün bu umut ve eleştirilerin, yukarıda savladığımız iki büyük yanılsamayı yeniden-üreten bir süreci etkin kıldığı görülmelidir. Gerçekte tarihselcilik, özgürleştirici siyasasını tamamiyle yitirmiş, tutucu bir duruşu mu imlemektedir? Bir başka soruyla da, tarihselcilik, kayıtsız göreliliği cepheye süren ve Harvey’in uzun uzadıya tartışmaya açtığı kapitalist yeni durumsallığın (conditionality) eş-zamanlı bir paydaşımıdır?[6] Aslında hem tarihselliği hem de siyasası bağlamında, tarihselciliğin bu denli kesin çizgilerle tanımlanamayacağı bir gerçektir: dolayısıyla tarihselciliğin, yukarıda ortaya koyduğumuz iki eksen (kehanetçi ve bağlamsal) aralığındaki devinimlerini yeniden anlamaya çalışmak, doğru bir yöntem olarak gözükmektedir. Örneğin, 1960’lı yıllara doğru ortaya sürülen ve karşı-Marksist söylemin en önemli eserlerinden birisi olarak değerlendirilen, Karl Popper imzalı Tarihselciliğin Sefaleti, bu tür bir karmaşıklığı sorgulaması bağlamında önemli bir kaynak olarak algılanabilir.[7] Popper’ın sefalet olarak yorumladığı, “tarihsel materyalizmin” kendisi ve onun gerekirci (determinist) tutumudur; ne de olsa felsefenin sefaletini metinleştiren Karl Marks’ın tarihselciliği ve ona takılı kahinliği eleştirilmeyi beklemektedir.[8] Gecikmeli de olsa, yüzyıl sonrası ortaya çıkan Marks-Popper karşıtlığı, bize göre, iki şeyin önemine yeniden işaret etmektedir: birincisi, tarihselcilik yeni durumsallığın bir yan-ürünü olmanın ötesinde, Batı düşününün 19ncu yüzyıldan beri üzerinde durduğu ve Aydınlanma ile Modernizm’in sorgulanmasını istemleyen, uzun erimli bir geleneğin kendisidir; ikincisi, tarihselcilik politik duruşu nedeniyle önemlidir ve romantizm benzeri indirgemecilikten uzak bir mecrada, yeniden anlaşılmayı beklemektedir.

Marksist eleştiri bağlamında, bu iki genellemeye dönmeden önce, mimarlık tarihi yazımında ele alınan ve çoğu zaman yukarıdaki saptamaları doğrulayan söylemlere kısaca bir göz atmak, yerinde olacaktır. Eğer indirgemeci bir yöntemle bakılırsa tarihselcilik, “tarihsel öz”e (historical genesis) ilişkin bir bilinç edinimi olarak yorumlanmalıdır. Ancak bilince ilişkin söylemin, modern-sonrası’na sıkıştırılması doğru olmayacaktır; ne de olsa, zaman zaman seçmecilik (eclecticism) ve canlandırmacılık (revivalism) benzeri olumsuzlayıcı bir düzleme çekilen tarihselcilik, 19ncu yüzyılda kendisini gösteren ve endüstrileşme benzeri koşullara yabancılaşan, romantik aydını anlamaya yönelik bir uğraşıdır. Üstelik bu uğraşının, çoğu zaman biçemsel ve ikonografik sınıflandırmalardan görece uzaklaşan bir siyasası olduğunu da anımsamak gerekir. 19ncu yüzyıl kentsel ütopyalarının bir çoğunun, sosyalist-anarşist tarihselciliğe dayandığı, yapısal çözümlemeler aracılığıyla demokratik toplumu örgütlemeye çalıştığı bilinmektedir.[9] 19ncu yüzyıl ütopyaları bu bağlamda, hem kapitalist örgütlenmenin sorunlarıyla baş edebilmenin araçlarını hem de onun aracılığıyla kendisini tanımlayabilmenin uğraşısını tarihselciliğin doğasında kurmayı istemlemiş, bu maksatla da tarihselciliğin iki eksenini de kullanmaktan geri kalmamıştır. Kısacası tarihselcilik, hem “Modern” olabilmenin hem de ona karşı durabilmenin aracıdır. Benzer bir çatışmanın 20nci yüzyıla da bulaştığını savlamak olasıdır: biçem ve işlev, kuram ve pratiğin mutlak birlikteliğini (doğruluğunu) istemleyen Modern Mimarlık, evrensel kurallara dayanan ancak biçimsel benzetişimlerden uzaklaşmayı öngören bir “gusto”ya sahiptir. Üstelik 20nci yüzyıl başında, birbiri ardına görünen öncü (avant-garde) hareketler, salt soyut estetiğin değil, toplumsal bir uzlaşmanın da siyasasını üretmeye çalışır. Gerek Modern mimarlığın gerekse öncü hareketlerin, seçmeciliğe veya canlandırmacılığa indirgenmiş tarihselciliğe karşı durmaya çalıştıkları bir gerçektir; öte yandan, tarihselciliğin birinci tanımına denk düşen politik bir taraf oldukları da kayda geçmelidir. Eninde sonunda öykünülen gelecek “iyi-güzel-yer”i aramakta, dolayısıyla sosyal değişimi bir gereklilik olarak görmektedir.[10] Yüzyıl ortasına kadar süregelen arayış sonunda, Uluslararası Üslup’un, kimilerine göre, tekdüzeliğinde başka bir yöne evrilir.

Bütün bunlara karşın bağlamsal tarihselciliğin de, başka mecralarda eş-zamanlı bir biçimde ilerlediği görülmektedir; modern-sonrası döneme kadar, kültürel temsiliyetleri, ideolojik göndermeleri ve tarihsel biçemleri sınırsız bir iştahla tüketen mimari önerme ve örgütlü hareketlerin varlığı bilinmektedir. Tutucu kentsoylulara özgü bir yönelişle, tüketmeye yatkın bu ikinci tür arayışın sahiplerinin, “tarihi öz”ü tutkuyla isteyen, ancak bunu bağlamsalcı bir yöntemle kotaran tarihselciler olduğu yadsınamaz. Örneğin, üslupsal tasarımları ön plana çıkaran Art Nouveau benzeri kısa ömürlü akımlar, “yer”i işleyen gelenekselciler (vernacular, neo-vernacular, vb.), klasik mimarlığı aşkıncı bir söylemle anıtsal bir politik dile indirgeyen dönemsel tasarımlar (İtalyan ve Alman Faşistleri), çok da yabancılık çekmediğimiz örnekler olarak karşımıza çıkarlar. Benzer tutucu arayışların salt merkez uluslarda değil, Türkiye benzeri çevre ulus-devletlerinde de deneylendiği koşulsuz kabul gören bir yaklaşımdır. Kısacası bağlamsal tarihselcilik, kehanet tarihselciliği kadar eski ve etkendir ve 20nci yüzyıl, bir tür “ricat”ın, geriye çekilişin mimarlığını da coşkulu bir biçimde içermektedir.

Dolayısıyla, tarihselciliği her iiki eksende deneyleyen mimarlıkların, öncelikle gelenekselci/modern çatışmasında yoğunlaştığı görülecektir: küçük kasaba ve kırsal eğilime karşı metropolitan kentli, “zanaat”e karşı endüstriyel kült, tekile karşı tekbiçimci (standart) üretim benzeri ikililikler, gerçekte gelenekselci/modern çatışmasından öte bir şey değildir. Üstelik daha da çetrefilli olan, modern/gelenek ayrımının zaman zaman üretmekten geri kalmadığı “melez” nitelik ve kimliklerdir: örneğin, “yer”e dönüşün bayraktarlığını yapanların, zaman zaman kehanetçi tarihselciliğe sığındıkları, Modern Mimarlığın kimi ustalarının da, “yer”i anlamak adına “tarihsel öz”ü sahiplendikleri bilinmektedir. Modern-sonrası dönem ise benzer çatışmayı farklı başlıklar altında yeniden üretmekten geri kalmamıştır: burada yinelenen sermayenin tarihselleştirilmiş mimarlığı ve ona başat soyut estetik ve akılcılık arasındaki çatışmadır.[11] Belki de bu ikililiği en iyi dışavuran çalışma, 1966 yılında Robert Venturi’nin eleştiri yüklü eseridir: Complexity and Contradiction in Architecture, Harvey’in tanımladığı durumsallığın, çok daha önceleri nasıl mekansal bir nitelik edinmeye başladığını göstermesi açısından çok özelliklidir.[12]

Kısacası, yazımızın başında yaptığımız saptamalara bu evrede geri dönmenin yararlı olacağını düşünüyoruz. İlk elden, tarihselciliğin, salt modern-sonrası döneme indirgenemeyecek kadar uzun erimli olduğunu bir kez daha yinelemeliyiz. Karmaşık ve karışıklığı, grotesk temsiliyeti, çok-katmanlı kolajları ve öne çıkmış bireysel nitelikleri cepheye süren bir tür tarihselciliğin, modern-sonrası döneme göndermeyle açıklanabileceğini söyleyebiliriz. Öte yandan, 19ncu yüzyıldan bu yana tarihselcilik ve mimarlık arasında, yukarıda açmaya çalıştığımız tanımlar bağlamında, kesintisiz bir ilişkiselliğin söz konusu olduğuna da belirtmeliyiz. Üstelik, geçmişi “fobik” nedenlerle red ettiğini muştulayan çoğu Modernist önerinin bile, yeri geldiğinde, tarihselciliğin birinci tanımından hareket eden söylemleri meşru kıldığını da biliyoruz. Bu noktada ikinci saptamamıza geçebiliriz: tarihselcilik, devrimci bir sosyal mühendisliği göreve çağıran Aydınlanma ve Modernizm’in, hem ideolojik ortağı hem de eleştirel karşıtıdır. Sanırız bu ikircikli durumun doğru anlaşılabilmesi için, Marks-Popper çatışmasını yeniden, ancak doğru okuyabilmek gerekir. Burada, ideolojik ortaklık ve eleştirel karşıtlık, tarihselciliğin karmaşık doğasını kuran özgün bir yorum olarak değerlendirilebilir. Bütün bunlara karşın, modern-sonrası ortaya çıkan tutumun, belirtilen ikircikli yapıyı kırarak tek taraflı bir anlatıyı ön plana çıkardığı, dolayısıyla tarihselciliğe olumsuzlayıcı bir nitelik kazandırdığı söylenebilir. Hiç şüphesiz ki, bu tür bir olumsuzlama içerisinde kaybedilen, ikircikli yapının eytişimsel (diyalektik) niteliğidir: modern-sonrası dönemde özellikle ortaya sürülen parçacılık/evrensenlik (particularity/universality) ikililiği, sahteci bir ayrımı, tarihsel olanla evrensel olanın ayrışmasını bir tür gereklilik gibi göstermeye çalışmış, farklılık/birliktelik (diversity/unity) eytişimini görmezden gelmeye çabalamıştır. Buna bağlı olarak burada sorulması gereken soru, bu tür bir eytişimselliğin yeniden edinilip edinilemeyeceği üzerine olmalıdır.

Yakın dönem çalışmalara bakıldığında, bu yönde oldukca ciddi uğraşıların olduğu görülecektir; üstelik tarihselciliğin, yapısalcı-sonrası tartışmalar, Anglo-Sakson kökenli kültürel çalışmalar ve özellikle, yeni Marksist eleştiriyle kurduğu sıkı ilişki, yukarıda tanımladığımız sorun alanlarının üzerine gidebilmenin araçlarını da sağlamaktadır. Kehanet tarihselciliğinin istemlediği “evrensellik” ile, “tarihi öz”e dönmeyi öncelikli bir çıkar gibi tanımlayan “parçacılık” arasındaki eytişim, modern-sonrası dönemin öngöremediğinden daha hızlı bir biçimde yeniden kurulabilmektedir. Burada, sadece Marksist eleştirinin yardımlarıyla, tarihselcilik tartışmasının edindiği bazı açılımlara ilişkin ipuçları vermek yeterli olabilir. Hiç şüphesiz ki, hem kehanet tarihselciliği hem de bağlamsal tarihselcilik, bastırılmış tarihlerin yeniden edinimini amaç edinir; daha da ötesi, baskıcı ve hegemonik mekanizmaların keşfi de, her iki tür tarihselciliğin amaçlarındandır. Ancak burada, Marksist tarihselcilik ile bağlamsal tarihselcilik arasında, öncelikler açısından bazı farklılıkların olduğu görülecektir. Ekonomi-politik bir düzlemde, özellikle sınıf çatışması bağlamında bastırılmış tarihleri anlamaya çalışan Marksist eleştiri, toplumsal dizini, egemene karşı olanın cephesinden çözümlemeye çalışır. Öte yandan, bağlamsal tarihselciler için toplumsal dizinin öznesi sınıf değildir. Devlet ve aygıtları, kurumlar, kültür ortamları tartışmanın odağına taşınarak, ajan-yapı (agency-structure) arasındaki bastırılmış tarihler, kendi bağlamlarında çözümlenmeye çalışılır. Yakın dönemlerde görülen yeni-tarihselci çalışmaların, gerçekte Marksist eleştiriden yoğun bir biçimde etkilendiği ve güç, gücün edinimi, uzlaşma ve disiplin benzeri açılımların da, yukarıdaki genel tanıma taşındığı bilinmektedir. Sonuç olarak sınırlarını, yöntemlerini ve üst-kuramlarını yenileyen bir tür “çağcıl” tarihselcilikten bahsetmek olasıdır. Tarihi evrimsel bir sürecin ötesinde gören, sebep-sonuç ilişkisinin kısırlığını aşmış tarihselciliğin cephesinde, tek bir nedenselliğe bağlanmayı “red” eden araştırmaların yoğunlaştığı görülmektedir. Artık tarihi nedenselliği, ekonomik, sosyal ve politik unsurlarıyla birlikte, farklı özneler aracılığıyla yorumlamak olasıdır. Marks’ın, On Historical Materialism’de çok daha önceleri soyutladığı ve evrensellik ile parçacılığı tek bir potada erittiği “güç” odaklı tarihsel çözümlemelerin çeşitlenerek, Batı düşününde ağırlıklı olarak yer tuttuğu savlanabilir. Bu noktada, Fransa’da Michel Foucault’nun, İngiltere’de Raymond Williams’ın veya Sovyetlerde Mikhail Bakhtin’in, tarihselciliği indirgemeci kalıplardan uzaklaştıran çalışmalarını örneklemek gerekir.[13] Marksist tarihselcilerin “genelleme”ye ilişkin üst-kuram ve dilleriyle, bağlamsal tarihselcilerin “öz”e ilişkin yöntemlerinin, ortak bir düzlemde uzlaşmaya başladığı görülmektedir: ne de olsa, evrensel olanla parçacı olanın eytişimi kaçınılmazdır.

Notlar

2006 yılında Arredamento Mimarlık dergisinde yayımlanmıştır.

[1] Alan G. Johnson, The Blackwell Dictionary of Sociology: A User’s Guide to Sociological Language, Blackwell Publishing: London, 2000.

[2] Max Horkheimer and Theodor W. Adorno, Dialectics of Enlightenment, Continuum International Publishing Group: New York, 1976.

[3] Karl Marx, On Historical Materialism, Lawrence & Wishart Ltd: New York, 2000.

[4] Heinrich Klotz, The History of Postmodern Architecture, The MIT Press: Cambridge-Massachusetts, 1988.

[5] Daniel Bell, The End of Ideology, Collins: New York, 1960.

[6] David Harvey, “Looking Backwards on Postmodernism”, AD, Architectural Design: Postmodernism on Trial, Profile: 88, Academy Editions: London, s. 10-2, 1990.

[7] Karl R. Popper, The Poverty of Historicism, Routledge and Kegan Paul: London, 1957.

[8] Karl Marx, The Poverty of Philosophy, International Publishers: New York, 1992.

[9] Leonardo Benevolo, History of Modern Architecture, Volume I: The Tradition of Modern Architecture, The MIT Press: Cambridge-Massachusetts, 1977.

[10] Kenneth Frampton, Modern Architecture: A Critical History, Oxford University Press: New York and Toronto, 1982.

[11] Charles Moore’un ironik ikonografisi, biçemsel seçmeciliği ön plana çıkaran James Stirling’in tasarımları ve daha da ötesi, kentsel ölçekte klasik mimarlığı otonom bir alana itelemeye çalışan Aldo Rossi’nin “rational” mimarlığı, 1990 yılların başına kadar süregelen uygulamalardan bazılarıdır. Charles Jencks’in kuramsallaştırmaya çalıştığı bütün bu sürecin örneklerini gözleyebilmek için, Architectural Design dergisinin 1980-1990 arasındaki sayılarına bir göz atmak yeterli olacaktır.

[12] Robert Venturi, Complexity and Conradiction in Architecture, The Museum of Modern Art: New York, 1977.

[13] Özellikle gücün edinimi ve kullanımına ilşkin çalışmalarıyla Foucault’yu doğru okumak gerekir. Farklı disipliner ortamlarda edinilen gücün söylemle kurduğu ilişkiyi anlayabilmek hem bağlamsal hem de genellemeci bir tarihselciliği göreve çağırır. Michel Foucault, The Archeology of Knowledge, The Pantheon Books: New York, 1982. Raymond Williams’ın kültür ve sosyal düzenek arasındaki gizil güçleri çözmeyi amaçlayan çalışmaları ise, Foucaul’un “kurumsallaşan güç” genellemelerine başat bir anlatıyla gelir. Sosyal düzeneğin anlaşılabilirliği de genelleştirmelere gereksinim duyabilir, ancak Williams’ın kültür bağlamsal bir tarihselcilikten ödün vermediği de bir gerçektir. Raymond Williams, Culture and Society 1780-1950, Columbia University Press: New York, 1983. Bakhtin’in de benzer bir eytişimi aradığı, parçadan hareket eden genellemeleri ustalıkla kullandığı bilinmektedir. Mikhail Bakhtin, Michael Holquist, Carly Emerson, The Dialogic Imagination: Four Eassays, University of Texas Press, Texas, 1983.

Advertisements

About gasmekan

http://archweb.metu.edu.tr/

Discussion

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

w

Connecting to %s

Monthly Taxonomy

Categories

Advertisements
%d bloggers like this: