//
you're reading...
cr/theory, deneme, power, urban

Modern “Panopticon”: Metropolis

holocaust3

[Buchenwald Concentration Camp, 1945]

Bentham’ın, mimarlığı disipline edici bir aygıta indirgeyerek, toplumsal fayda adına düşünsel çatkısını kurduğu cezaevi önerisi panopticon, “normal” olduğu varsayılanın dışına itelenmiş, bireyleri, sosyal durumları ve toplumsal ilişkileri “ıslah” etmeyi amaçlar. 1791 yılında tasarlanan ve daha sonraları Foucault’un tartışmalarında da yer alan bu özelleşmiş mimari program, bireyin uzun süreli gözlem altında tutulabilmesi, dolayısıyla ‘suça meyilli’ unsurların, öncelikli olarak göz hapsiyle ahlaklı ve verimli olana evrilmesini istemleyen sosyal bir projenin ürünüdür.[1] Ancak her sosyal proje gibi, Bentham’ın önerisi de mekansallaşmayı ön koşul olarak koyması nedeniyle ayrıcalıklı bir konuma sahiptir ve son 200 yıldır, mekan, disiplin ve güç ilişkisi üzerine söylem üreten çoğu düşünürü kendisine sıkı sıkaya bağlar. Bentham’ın önerisi gerçekte yalın bir şema ve ilişkiyi içerir: Bireylerin yer aldığı ve çeperi tanımlayan hücreler ile, bu hücreleri denetim altında tutan merkezi bir gözlem noktası, projenin asal unsurlarıdır. İçe dönük bu şema, “merkezi bir denetleme”nin, ya da merkeze yerleşik asli denetçiler aracılığıyla çeperdeki mahkümları sürekli gözetleyerek disipline edebilmenin olanağını vermektedir. Merkeze alınmış ve gücü temsil eden “gözetleme kulesi”, gerçek anlamıyla, gözetimin (surveillance) ‘cismani’ bir ifadesi olarak değerlendirilebilir. Bentham’ın sözlüğünde gözetim, “anormal” olarak değerlendirilen bireyin, istenmeyen davranışlardan uzak tutularak, kendi başına buyruk üretimlerden caydırılabilmesi açısından önemlidir. 18nci yüzyılın sosyal mühendisliğe duyduğu koşulsuz bağlılık göz önüne getirildiğinde, Bentham’ın gözetime atfettiği görevin ne denli çarpıcı olduğu daha da iyi anlaşılacaktır. Eğer burada istenilen, “anormal” bireyin sağlığına yeniden kavuşturulması ve dolayısıyla, istenilen toplumsal düzenek içerisindeki tanımlı rollerin sürdürülebilirliği ise, gözetim bu süreci işlevsel kılabilmenin en etkin yöntemidir. Birey ancak sürekli gözetim altında tutulur ve mahkümda gözetimin nesnesi konumunda olduğunun bilincine erişirse, normal olmayan davranışlarından uzaklaşılabilecek, üretkenlik egemenin istediği, tanımladığı ve denetlediği biçimde sürdürülebilecektir.

Bentham’ın hem sözel hem de mimari önerilerine bakıldığında, özellikle üretkenliğin öncelikli olduğu, görülecektir: Ancak bunun, şaşılası bir istek olduğunu savlamak doğru değildir. Ne de olsa, serpilen sistemli kapitalizm ve onun bekçisi burjuva sınıfı, bireyi ve bireyin üretkenliğini ön plana taşıyan, daha da ötesi üretkenliği rasyonalize eden bir tür siyasayı tasarlamakta, tanımladığı üretkenliğin olası sınırlarını zorlayan ya da bu sınırların dışında kalan/bırakılan özneyi de, devletin araçlarıyla “terbiye” etmeyi, inceden inceye hesaplamaktadır. Bentham’ın sosyal mühendisliğinde disiplin ve ceza, faydacı bir düzeneği göreve çağıran kapitaliste göre, Modern devlete bırakılmalıdır; dolayısıyla, merkezi iradenin hükümranlığında ve burjuva sınıfının istekleri doğrultusunda yeni bir mimari program ve onun mekansallaşması da, devletin sorumluluğunda olmalıdır. Bütün bunlara ek olarak, denetleyen ve denetlenen unsurlar arasındaki ilişkiyi yeniden kurmak gerekir. Bentham bu sorunu giderebilmek adına, denetleyen unsurların görülebilirliğini hemen hemen sınırlandıran, ancak denetlenenin mahremiyetini yok sayan bir tasarıma yönelir. Merkeze yerleşmiş ve gözetimi sağlayan denetçiler, karanlığa boğulmuş, dolayısıyla mahkumların görüşünden koparılmış bir biçimde görevlerini sürdürürler. Mahkumların ise, olabildiğince aydınlatılmış bir hücrede, sürekli gözetimin olanaklarını sağlayan mimari bir düzeneğe terk edildiklerini burada yineleyelim. Bu noktada denilebilir ki, görülmeden gözetim yapabilmek, denetimi tek yanlı bir sürece iteleyerek gözetimin nesnesini bilinmezlikten kaynaklanan bir tür korkuya, daha sonrası da, görmediği denetçiye koşulsuz “biat”a zorlar. Denetçi ise görünmezlikten kaynaklanan bir tür güç edinimine sahip olacaktır. Kısacası Bentham’ın, üretkenliğin sağlanabilmesi amacıyla ileri sürdüğü mimari şema, gözetimi ön koşul olarak ileri sürer; ancak şema, denetçinin mutlak egemeliğini, mahkümun ise anlaşılması güç, sürekli bir göz hapsine (obscure gaze) tutulduğunun korkusunu üreten/sürdüren bir biçimde tasarlanmalıdır.

Bentham’ın mimarlık üzerinden tartışmaya açtığı ve modern bireyin yeni oluşan toplumsal dönüşümlere bağıl tanımı/konumu/sorumlulukları, hem Modernite’nin istemlediği sağlıklı bireyin ödev ve operasyonel alanını hem de olası sapmalar karşısında bireyi ıslah edici aygıt ve sosyal aktörlerini bize ısrarlarla anımsatır. Burada, 18nci yüzyıldan bu yana başka bir mecraya taşınan toplumsal devinimlerin ve sosyal ilişkilerin sonuçlarını görmek gerekir. Benevolo’nın iki ciltlik eserinde uzun uzadıya bizlere ilettiği gibi, kentlerde yoğunlaşan sermayedar sınıfın istemlediği toplumsallıktan, ona takılı birey’den ve her şeyden öte, yeni bir tür kentselleşme ve kentlilikten kopup gelen ilişkiler, alışık olmadık kültürel formasyonları da baraberinde sürüklemektedir.[2] Mimarlığın da böylesi bir kültürel formasyonca tanımlanmaya çalışılması kaçınılmazdır. Ancak, Bentham’ın takılıp kaldığı ve panopticon önerisinde yinelemekten geri kalmadığı söylemi, bu yeni devinimin “üretme”ye ilişkin ciddi kaygılarıdır. Yukarıda değindiğimiz gibi kapitalizm, üretkenliği bireyin işgücü ve işgücü verimliliği üzerinden yorumlar; bir diğer deyişle, sanayileşmeye başlayan kentlerde yığılan bireylerin, verimli bir işgücüne dönüştürülmesi gerekir. Verimliliğin arttırılmasının değişken yöntemleri olabilir; ancak burada bizi bağlayan, mekansallaşma ve verimlilik arasındaki gizli ilişki olmalıdır. Öte yandan Frampton’a göre, verimliliğin araştırılması aşamasında mekana atfedilen ve Modernite Projesi’ni besleyen unsurlar, çok da yabana atılacak şeyler değildir: Öykünülen ütopik toplumsallığın arayışını da imleyen bu unsurlar, gerçekte, sağlıktan eğitime uzayan ve bireyin özgürleşmesini isteyen bir siyasayla örtüşmekte, bir anlamda, kapitalist üretimin cepheye sürdüğü acımasız istekler listesini “terbiye” etmeye çalışmaktadır.[3] Dolayısıyla kapitalizm, burjuva sınıfı aracılığıyla, hem işgücünün verimliliğini maksimize etmeye hem de bu süreç içerisinde beklentileri zora sokacak olumsuz koşulları, kentli yığınlar için iyileştirmeye çalışmaktadır.

Frampton’ın olumlayıcı görüşü, düzeneğin sürdürülebilirliği adına reformları da göreve çağıran   kapitalizmin ikircikli yapısından kaynaklanır. Zaten çoğu yazar da, kapitalist düzeneğe duyulan koşulsuz teslimiyet ile, ütopyacı söylemler arasında ardışık bir ilişkiselliğin olduğunu uzun süredir savlamaktadır. Ancak burada sorulması gereken soru, verimlilik hesabı üzerinden işgücünü denetim altında tutmaya çalışan iktidarın, olası sapmalara ve sapkın özneye karşı takındığı tavır olmalıdır. Sapkınlık, işgücünün dolayısıyla verimliliğin düşüşü anlamına geliyorsa, tasarlananan toplumsal düzenekten görece ayrışmaya başlayan bireyin denetimi nasıl sağlanmalıdır? Daha da önemlisi, denetimin mimari araçları nelerdir? Bu noktada denilebilir ki, panopticon, Bentham’ın elinde, 18nci yüzyılın iktisadi ve siyasi iklimini içselleştiren bir program sunarak, sapkını disipline edici önemli bir aygıta dönüşmüştür. Bir diğer anlatıyla karşımızda duran, disipline edici bir mekandır ve Foucault’nun ustalıkla uzun uzadıya işlediği, askeri kışla, okul, hastane benzeri, bireyi denetleyen, cezalandıran ya da “rehabilite” eden, diğer disiplin mekanlarından sadece bir tanesidir.[4] Foucault’nun, sağlıksız, suçlu veya eğitimsiz olduğu varsayımı ile, bireyi ıslah etmeyi düşleyen bütün bu disipline edici mekanların (disciplinary spaces), son 200 yıllık söylemsel formasyonu, pratikleri ve gücünü anlattığı çalışmalarına teker teker geri dönmeyeceğiz; ancak burada değinilmesi gereken, değişik biçimlerde kurumsallaşmış otoritenin, mutlak bir siyasi irade sıfatıyla ve bireyi “rehabilite” edebilme adına üstlendiği rol ve bu süreçte kullandığı mekansal araçlardır. Bu noktada, “ahlakçı” (moralist)[5] bir siyasayı izleyen Bentham’ın önerisinin, Foucault’un eleştirdiği alana denk düştüğünü savlamak, sanırız, çok da yanıltıcı olmayacaktır.

Panopticon çoğu kimse için, tekil bir yapıya indirgenmiş disiplini sağlayan, sürdüren bir tür mekansal önerme olarak değerlendirilebilir. Gerçekte, Bentham’ı heyecanlandıran ve gözetim aracılığıyla toplumsal denetimi sağladığı varsayılan mimari programı, bütün unsurlarıyla birlikte büyük ölçekli önerileri de kapsamaktadır. Panopticon Town ya da Panopticon Hill benzeri kentsel ölçekli önermelerde, Bentham’ın salt bireyi değil, bütün bir cemaatı, mahalleyi, hatta kasabayı denetim altına alacak düzenekler önerdiği, kentsel ütopya tanımına denk düşecek planlar yaptığı bilinmektedir.[6] Bütün bu uğraşısında ise, toplumsal denetimi “saydamlık” teması aracılığıyla işlemiş ve bireyi gözetimsiz bırakacak, dolayısıyla onu sapkınlığa iteleyecek, gizli, kıyıda-köşede kalmış ‘niş’leri, ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Toplumu görünür bir bütünlüğe ulaştıracak, dönüştürücü toplumsal ilişki ve mekanların kurgulandığı bu önermeler, panopticon’ın kentsel ölçekte mükemmelleştirilmesi anlamına gelebilir. Ancak eninde sonunda, “panopticon kasabası” bir ütopyadır ve dönemin siyasi iklimine denk düşsede, gerçekleştirilmesi son derece çetin bir uğraşıdır; zaten tasarıları, yeterli desteği göremediği gerekçesiyle kısa sürede rafa kaldırılacaktır. Bütün bu gelişmelere karşın, Bentham’ın önerilerinin bütünüyle kesintiye uğradığını ve 18nci yüzyılın benzer önermeleriyle birlikte unutulduğunu savlamak, doğru bir yargı olmayacaktır. Bentham’dan bu yana süregelen kentsel ütopyaların hemen hemen hepsinde, bireyin denetim altına alınmasına ilişkin kayıtsız bir istenç söz konusudur ve Aydınlanma döneminin kimi düşünür ve tasarımcılarından, günümüz kuramcılarına kadar geniş bir yelpazede benzer temaları görebilmek olasıdır: örneğin, bireyin yeniden formasyonunu isteyen “New Lanark” önerisi Owen’ı; gücün mekansallaşmasını çağrıştıran, “Salt Plant” benzeri tasarımlar ise, Ledoux’yu benzer bir kalıba doğru itelemiştir.[7] Modern zamanların tasarımcılarında, örneğin Le Corbusier’in kentsel ütopyaların da bile, bir tür denetimin işaretlerini yakalayabilmek olasıdır.[8]

Kısacası panopticon, hem kapitalist düzeneğin hem de onu ehlileştirmeye çalışan Modernite’nin ortak paydasıdır: gözetim aracılığıyla toplumsal denetim, hem düzeneğin sürekliliği adına, işgücü verimliliğini arttırmaya yönelik çabanın sistemli bir istenci, hem de, toplumsal bağdaşıklığı (homojenizasyon) sosyal mühendisliğinin önemli bir aksamı olarak değerlendiren Modernite Projesi’nin olmazsa olmazıdır. Dolayısıyla her ikisi için de, genel-geçer olandan aykırı düşenlerin derlenip toparlanması gerekir; denilebilir ki sapkınlık, giderilmesi gereken hastalıklı bir durum, terbiye edilmesi gereken bir başkaldırıdır. Koşullar ne olursa olsun, olası sapkınlığın gözlenmesi ve disipline edici mekanlar/aygıtlar aracılığıyla aykırılığın giderilmesi gerekir. Foucault bu konuda ustalıklı bir yorumla, çağdaş toplumların, Bentham’ın amacına denk, ancak araçsal olarak ondan görece farklılaşan diğer panoptic aygıtları nasıl işlevsel kıldığını anlatır. Sermayedar burjuva ve devletin seçkinci kadrosundan oluşan Modern toplumun egemen sosyal aktörleri, örneğin bilgi üretimi, edinimi ve aktarımını, sıradan bireyi denetleyerek biçimlendiren, dolayısıyla terbiye eden siyasi bir oyuna dönüştürmüştür. Virilio’nun üçüncü devrim tanımlamasıyla kutsadığı elektronik vasıtalar, bir anlamda, gözleyen-gözetlenen ilişkisine dayalı gözetimi (surveillance) bir başka mecrada yeniden-kurmakta, dolayısıyla denetleyen-denetlenen ikililiğinin sürekliliğini, alışık olmadığımız bir düzlemde sağlamaktadır.[9] Burada mekansallaşmaya dair bildik hesapların da gözden geçirilmesinde yarar vardır. Bentham’ın hapishanesinde somutlaşan mutlak mekanın panoptic bir aygıt olduğu, şüphesiz ki doğrudur; ancak Modern zamanların aygıtları, görece kaygan bir mekan tanımını da içermelidir. Dolayısıyla burada, bireyin çeperde konumlanmış bir hücreye kapatılması ve merkeze yerleşmiş, görünmez kılınan bir iktidar tarafından denetlenmesinin ötesinde, başka bir tür iktidar-sapkın çatışmasının tanımlanması doğru olacaktır. Sanırız, Bentham’ın merkez-çeper ilişkisine dayalı mimari program ve mekansallaşmasını, eğretilemelerle (metaphor), mutlak mekanın ötesine taşımak ve otorite, güç ve iktidar benzeri kavramları Modern zamanlara uyarlamak gerekir.

Her şeyden öte, gözetimin öznesi konumundaki denetçinin, mevcut durumsallığa bağıl bir biçimde değişime uğradığını kabul etmek gerekir. Otoriteyi temsil eden denetçinin “omnipresent”, bir diğer tanımlamayla her yerde aynı zamanda bulunabilen bir tür aygıta dönüştüğü teyit edilmelidir. Dolayısıyla, Bentham’ın önerisinde cezaevi gardiyanı ile örtüşen denetçi, Modern zamanların kentinde, çoklu sayılarla ifade edilebilecek mekanik araçlara indirgenebilmektedir. Hiç şüphesiz ki, gardiyanın denetimi sırasında gözle kurduğu doğrudan ilişki ise, kamera benzeri yüksek teknoloji kullanan cihazlarla elde edilen, sayısal bilgi tabanına dönüşmüştür. Kamera bir anlamda, bireyin sapkın anını kaydederek, bireyi sayısal düzlemde “hizaya gelmeye” zorlayan önemli bir sosyal denetim aygıtıdır. Bu noktada, imgenin gücü üzerine de söz söylemek gerekir. Kayıt cihazı, sayısal bilgi tabanına aktardığı imgeler üzerinden, bireyin gündelik hayatının bütün anını, evrelerini ve eylemlerini, kurulu ağ (network) aracılığı ile denetçilere aktaracaktır. Ancak, salt birikmiş imgelerin bir tür sosyal denetimin aracı olduğunu savlamak, sanırız, yanıltıcı olacaktır: Çünkü elektronik aygıtların, imgelerin depolanması kadar, mevcut imgelerin derlenmesi, yeniden-kurgulanması ve kamusal alana istenilen biçim, uzam ve zamanda aktarılması konusunda da becerikli olduğunun bilinmesi gerekir. Bir diğer anlatıyla, bireyin kayıtlı imgesinin denetçi tarafından derlenmesi söz konusudur ve derleyen’in siyasasına bağıl simge sistemlerinin, imgeler aracılığıyla çatkılanabilmesi olasıdır.[10] Bentham’ın faydacı-ahlakçı düşüncesine başat yeni beklentilerin, bu yöntemle elde edilebilmesi, giderilmesi olasılıklı gibi görünmektedir; bu durumda, Modern bireyi ıslah etmeyi öncelikli gören Bentham’cı felsefenin yerine, bireyi kapitalist düzeneğin asal tüketici nesnesine dönüştürmeyi istemleyen yeni durumsallığın, elde edilen simge sistemlerinin gücüne karşı kayıtsız kalacağını savlamak, saflık olacaktır.

Modern kentlerin hemen hemen bütün alanlarına yerleşen panoptic aygıtların (banka ya da yol güvenlik kameraları, bilgi-bankaları, iletişim araçları, vb.) “voyeuristic”, bir diğer anlatıyla gözetlemeden ‘haz’ duyan toplumsal aygıtlar olduğu söylenilebilir. Ancak bu hazzın, sosyal denetim aracılığıyla elde edilen egemeliğe, güce ve iktidara denk geldiği de, burada yinelenmelidir. Sıradan birey, gündelik hayatına dair her şeyi iktidar sahiplerinin işaretlediği ve emin olduğu varsayılan bir mekanda sürdürmek ve mahrem hayatını bile görünmez egemenle paylaşmak zorundadır. Modern kent, bir diğer anlatımla, sınırları egemen olanın çizdiği mekanları, ilişkileri, alanları, içeren bir yapıya bürünmüştür. Belki de bu gelişmeyi en çarpıcı biçimde işleyen yazarlardan bir tanesi de George Orwell’dir. Orwell’in 1984 başlıklı eseri, Modern devletin bütünüyle nasıl panoptic bir aygıta dönüşebileceği ve bu aygıtın “voyeuristic” niteliği üzerinedir: 1984 gerçekte, bir ütopya kentinin bireylerini sapkınlıktan kurtarma uğraşısı veren ve bu uğraşısını, derlenmiş imge ve enformasyon aracılığıyla yürüten iktidarın romanıdır. Öte yandan iktidara mutlak “biat”la sapkınlık arasında gidip gelen kahramanın alt-anlatısı da, esere ustalıkla yerleştirilmiştir. Nedenselliği bilinmeyen uzun erimli bir savaşın ortasında, panoptic mekanlar, kurumlar ve aygıtlar, Bentham’ın 1791 yılında tasarladığı hapishanesini yeniden üretir; ancak bu kez hücre, bazen konuta, bazen fabrikaya, bazen de ofise dönüşür. Orwell’in inceden inceye, bir karanlık ütopya çizerek betimlediği kent, yukarıda tartışmaya açtığımız konuları örneklemesi bağlamında önemli bir yazımdır; adlandırmalar, göndermeler ve işaretler, gerçek ile kurmaca arasında, gidip gelir ve okuyucuyu iğreti bir konuma iteler. Okuyucu, “voyeuristic” bir toplumsal düzeneğin gündelik hayatın bütün unsurlarına indirgendiğine tanıklık ederek, egemen devlet ve sapkın birey arasındaki gerilimi eser boyunca dikkatle izler. Sonunda, iktidarın derlenmiş enformasyon ve imgelere eklemlenmesi ve her şeyden öte kentsel ütopyanın disipline edici mekanlara dönüşmesi, bizleri bildik olana ustalıkla götürecektir: “Big Brother is Watching You”. Belki de bu noktada, hikayenin en çarpıcı anı kahramanın çalıştığı kurumun duvarlarına işlenmiş metni okuduğu bölümdür: ‘Hakikat Bakanlığı’nın girişinde (The Ministry of Truth), “Geçmişi Denetleyen Geleceği de Denetler: Bugünü Denetleyen Geçmişi de Denetler” yazılıdır.[11]

Kısacası gözetim, eninde sonunda egemenin sapkın olanı denetim altına alabilmesinin ön koşuludur ve egemen düzeneğin, bu tür bir denetimi kısa erimde terk edemeyeceği savlanabilir. Dolayısıyla bu noktada, sorulması gereken asıl soru Modern panopticon’un ne tür karşı-egemen araçlarla aşılabileceği üzerine olmalıdır. Bilgi çağı (information age) çoğu düşünür için, özgürleştirici araçların etkin kılınabilmesinin olanaklarını yaratmaktadır. Örneğin Virilo’ya göre de, üçüncü devrimin aygıtları, denetimin asal araçları olmakla birlikte, denetime karşı durabilmenin de kaçış ortamlarıdır; ancak böylesi bir kaçış, bildik olanın ters-yüz edilmesini gerektirir. Ona göre, enformasyon ağıyla birbirine kenetlenmiş modern yerleşkeler, Dünya-Kentleri, sosyal aktörlerin rollerini, olayları, imgeleri, ilişkileri, konumları ve daha da ötesi ezbere yinelenen kimi kavram ve temaları ters-yüz edebilmenin mekanları olarak değerlendirilmelidir.[12] Bize göre de, yeni bir kentsel-ekolojiye gereksinim vardır ve kent, mevcut toplumsal düzeneğin eleştirisi anlamında, bir kez daha sorgulanmayı beklemektedir.[13]

Notlar

2005 yılında Arredamento Mimarlık dergisinde yayımlanmıştır.

[1] Bentham, J. Jeremy Bentham: The Panopticon Writings, Miran Bozovic (Ed), Verso, London and New York, 1995.

[2] Benevolo, L. History of Modern Architecture, Volume One: The Tradition of Modern Architecture, The MIT Press, Cambridge, Massachusetts, 1977; Benevolo, L. History of Modern Architecture, Volume Two: The Modern Movement, The MIT Press, Cambridge, Massachusetts, 1977;

[3] Frampton, K. Modern Architecture: A Critical History, Thames and Hudson, London, 1980.

[4] Foucault, M. Discipline and Punish: The Birth of the Prison, Vintage Books, New York, 1979.

[5] Bentham, J. The Principles of Morals and Legislation, Prometheus Books, New York, 1988.

[6] Semple, J. Bentham’s Prison: A Study of the Panopticon Penitentiary, Clarendon Press, Oxford, 1993.

[7] Yılmaz, S. “Re-Vision”: A Study on Arnhem Koepel Prison The Panopticon, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, ODTÜ, Mimarlık Fakültesi, Ankara, 2000, s.15-23.

[8] Sargın, G.A. “Le Corbusier ve Kent: Devrimci ve Tutucu Söylenceye Dair…” Sanat Dünyamız, No.87, Bahar 2003, s.189-97.

[9] Virilio, P. Open Sky, Verso, London and New York, 1997.

[10] Virilio, P. The Information Bomb, Verso, London and New York, 2001

[11] Orwell, G. 1984, Penguin Books, London, 1990.

[12] Virilio, P. Open Sky, Verso, London and New York, 1997.

[13] Sargın, G.A. “The Nature of Urban and the Natural Rural: Concluding Notes”, Nature as Space: (re)Understanding Nature and Natural Environments, (Ed) G.A. Sargın, METU, Faculty of Architecture Press, Ankara, s. 149-63.

Advertisements

About gasmekan

http://archweb.metu.edu.tr/

Discussion

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

w

Connecting to %s

Monthly Taxonomy

Categories

Advertisements
%d bloggers like this: