//
you're reading...
deneme, praxis, public, urban, utopia

Sapkın ve Sapkınlık: Kentsel Pratiklerin Sıradan Aktörleri-Eylemleri

right to housing1

Plânlama ve  tasarım erki, mekânsal bir praksis, üst-dillerin, kuramların dünyası ise,  dönüştürücü olduğu varsayılan son-ürünlerin algısal haritalarını kotaran, ancak bir o kadar da dışlayıcı bir düzeneğin parçasıdır. Bütün bu düzenek içerisinde, gündelik hayata sığınmış sıradanın mekânları nedir, nasıl üretilir ve/veya tüketilir? Dosyamız*, sıradanlığın doğasıyla, marjinde barınan sosyal aktörlerin kentsel pratiklerini örnekleyen yazıları bir araya getirir. Kentsel mekânlar egemenin olduğu kadar, ‘sapkın’lığa itelenenlerindir de ve bu birliktelik, uzlaşmaz çatışmaları içerecektir.

1960’lı yıllardan bu yana kültür araştırmalarının tartışmaya açtığı ve alt-kültür, marjinal, alternatif-kültür tanımlamalarıyla, toplumsal katmanlaşma ve nedenselliğini sorgulayan bir dizi eleştirel araştırma söz konusudur. Bütün bu gelişmelere paralel bir biçimde, son 20 yıldır Batı düşününü Kültürel Çalışmalar (Cultural Studies) alanı aracılığıyla işgal eden “kimlik” sorunsalı, özellikle kimlik politikaları ve kimliğin ifadesi, dışavurumu konusunda, yapısalcı ve post-yapısalcı duruşlar arasında salınan bir mecrayı da ustalıkla önümüze koyar. Günümüz bağlayıcılığı altında, her iki yönde ilerleyen araştırmalar, sonuçta, hem kültür tanımlamalarına yeni açılımlar eklemekden geri kalmaz, hem de merkeze yerleşmiş sosyal aktörlere başat, ikincil hatta üçüncül aktörlerin kentsel ölçekli mekânsal pratiklerini, kimlik politikalarına göndermeyle anlamaya çalışır. Merkez-çeper ilişkisi bağlamında sorgu altına alınan ve egemen dışındaki toplumsal katmanların, sosyal dokusu, kültürel temsiliyetleri ve daha da ötesi, mekânsallaşmaya başlayan eylemsellikleri, sıradan olmayan, ötelenmiş, marjine itelenmiş kent sapkınlarını anlayabilmek adına yürütülen sayısız çalışmalardan bazılarıdır. Merkezden kayarak parçalanmaya yüz tutan  ve yeri geldiğinde, Hetherington’un da betimlediği gibi, çoklu-kimlikleri kendinde saklı tutan bu çağdaş sapkın’ın, kentsel mekânla kurduğu ilişki ayrıcalıklıdır ve çoğu düşünür için, mekân-mekânsallık-mekânsallaşma benzeri açılımlar aracılığıyla sınanmasına gereksinim duyulur.[1]

Burada asıl sorgu altına alınması gereken şey, sapkın-sapkın mekân (marjinal-marjinal mekân) ilişkiselliği üzerinedir: bir diğer tanımlamayla, kültürel coğrafyanın da katkısıyla, sapkın olanın niteliği ve mekânsallaşması, topolojik bir araştırmayı içermelidir ve özellikle, 1980’li yıllarda mimarlığı bir hayli oyalayan, ancak daha sonraları unutulmaya yüz tutan, “yer-tutma, yerleşme ve yer” benzeri temalara yeniden işlerlik kazandırılmalıdır. Kimlik politikaları aracılığıyla, sapkınlığı kentin görünmeyen ‘yer’leri, ‘yer’lerin ütopyası ve/veya karşı-ütopyasına gönderme yaparak açmaya çalışan onca inceleme arasında, dikkatimizi çeken şey, önceki dönemlerde merkez-çeper arasında kesin bir ayrışmayı istemleyen söylemlerin, yavaş yavaş, yerlerini “aradakalmışlığın üretkenliği”ne terk etmesidir. Merkez veya çepere takılan keskin/tanımlı kimlikleri “red” eden ve hareket yetisini kapitalist örüntüyle çoktan kaybetmiş sosyal katmanlaşmaya başat, yeni bir sosyal ilişkiselliğin ortaya çıktığını savlamak yanıltıcı olmayacaktır. Burada, “mobilite” önemli bir itici güçtür ve saydamlığını yitirmiş, merkez-çeper arasında sürekli ‘git-gel’leri oynayan, üst-üsteliği/yan-yanalığı, dolayısıyla karmaşıklığı ve çatışmaları deneyleyen sapkınların mekânsallığından bahsetmek olasıdır. Sınır, eşik, limit benzeri temaların yeniden anlamlandırıldığı, hareketli, politik saplanmayı betimlemeyen ve daha da ötesi, durağanlığını toplumsal eylemsellik üzerinden aşan sapkın aktörlerin mekânsallığı, bir tür politik çatışmayı da beraberinde getirecektir. Bizim için burada önemli olan, çatışma ve mekânsallık arasındaki çoğu örtülü ilişki yüzlerini yeniden okuyabilmek, kent içerisinde yer tutan bu mekânsallığın devingenliğini ise, olumlayıcı bir tür tasarım/planlama aracına dönüştürebilmektir.[2]

Gerçekte, bütün bu tartışmalarda incelenen, egemenin önemsemediği ve çoğu zaman, toplumsal disiplin adına marjinde tutulmaya çalışılan sosyal aktörlerin kentsel pratikleri ve bu pratiklere bağıl üretilen kimlik politikalarıdır. Direnmenin olası ipuçları, ‘yer’in üstlendiği çok katmanlı yeni dokusuna göndermeyle aranmış, bir anlamda Foucault’nun çok daha önceleri muştuladığı ve adını  “heterotopik mekânlar” olarak koyduğu ara-alanlar, direncin mekânsallığını sınayabilmek adına somut örneklemelere indirgenmiştir. İşte tam bu noktada, eriştiğimiz son-noktayı doğru okuyabilmek adına, ‘direnç’, ‘yer’, ‘heterotopik’ benzeri bazı sözcüklerin tanımlamalarını yapmamız gerekebilir.[3]

Ütopya mekânsal bir kavramdır: kökeni nedeniyle, “iyi yer”i imleyen eu-topia ve “hiç yer”i anlatan ou-topia’nın melezidir. Thomas More’un Ütopyası ise, imgelem dünyasında varlığını bulan ve “olmayan iyi yer”i, bir başka deyişle, öykünülesi olanı muştulayan bir sözcüğe dönüşmüştür.[4] Dünyevi olanın ötesindeki bu yer, More’a göre, erişilmesi zor, toplumsal bir “son”u işaret eder; üstelik, sosyal bir düzeneğin olası ip uçlarını sessiz sedasız izleyenlerine bırakarak, düzeneğin mekânsallaşabilirliğini sınamaya kalkışır. Onaltıncı yüzyıldan bu yana süregelen bütün toplumsal Ütopyaların mekân üzerinden kurgulandırılmaya çalışılması boşuna değildir. Oksekizinci yüzyılda saf tutan, Fourier’ci veya Saint Simon’cu anarşizmden, Paris komünlerini işgal eden Fransız sendikal eylemlere ve hatta kapitalist Fordist kentlere kadar bütün modern Ütopyalar, eninde sonunda mekânsallaşmak zorunda kalmıştır. Bir başka deyişle, Ütopya, mekâna, mekânsallığa ve mekânsallaşmaya gereksinim duyar. Her ne kadar, “ötedeki yer”i muştulasa da, mekânla bezenmeli, kimliğini ve eylemselliğini mekân aracılığıyla kurmalıdır. Ancak bütün bu üst-çatkıya karşın, eninde sonunda Ütopya, imgelem dünyasına takılıp kalır; maddesel değildir, coğrafyası algısal bir haritalanmaya indirgenebilecek kadar soyut, yapılabilirliği ise aşkıncı bir süreci talep edecek denli “müphem”dir.[5] Kısaca, Ütopya bizde olmayanın özlemi, Ütopya mekânlar ise, Marshal Berman’ın, Marks’tan ödünç alarak aktardığı biçimde, “katı olan her şeyin buharlaştığı” yeri/zamanı üreten bir istencin kendisidir.[6] Doğrusunu söylemek gerekirse, Ütopya ölü doğan bir tasarıya benzer; çünkü, Mannheim’ın toplumbiliminde de betimlendiği biçimde, her Ütopya, egemen ideolojiyi yansıtır. Toplumsal bir bunalımın, bir tür açmazın sonunda türeyen Ütopya, kısırdöngünün kendisine, yani aslına kayıtsızca “rücu etmek” zorundadır. Kapitalizm, hem ideolojinin hem de Ütopyanın gerçek “hami”sidir; dolayısıyla kendisiyle yarışacak “ötedeki iyi yer”i içselleştirmek, buhran’ın giderilebilmesindeki en ustalıklı çözüm gibi görünmektedir.[7]

Ütopya, “ötedeki iyi yer”in politik anlatısıdır ve gerçekte mekânsal bir kavramdır.

Heterotopya mekânsal bir kavramdır: kökenleri anatominin bilgisel gönencinde olgunlaşsa da, sonunda bir “yer”e işaret eder. Üstelik bu “yer”, Ütopyanın tanımladığı “ötedeki yer”den görece bağımsız bir “mefhum”un içini doldurmaktadır. Bütünden uzaklaşmış/uzaklaştırılmış, yitik bir parçanın ya da bütüne karşı duran yabancılaşmış bir olgunun anlatısına dönüşür Heterotopya; artık, köklerinden ayrıştırılarak, hem sosyal hem de mekânsal bir tabana taşınmıştır.[8] Üstelik, sosyal-mekânsal kadar politik olanı çağrıştıran bir kavram olması nedeniyle de önemlidir: tecavüzkâr eylemlerin karmaşıklığı/aykırılığı/bağdaşmazlığıyla oluşan bir yer; giydirilen anlam/imge çatışmaları sonucunda ortaya konan çoğulcu belirsiz bir hükümranlık; gizem ve tehlikenin temsili ve daha da ötesi, kıyıda köşede kalmış, sapkın aktörün kimliğinin sınandığı bir çatışma alanıdır. Bütün bunların bağlayıcılığında denilebilir ki, Heterotopya, imgelemenin edindiği “ötedeki iyi yer”i değil, gerçekliğin “yer”ini, doğrusunu söylemek gerekirse, “ötekinin yeri”i ni anlatır. Ütopya ne kadar soyut ve ideolojinin bağdaşık ikizi ise, Heterotopya o kadar cismanî ve kendi ideolojik aykırılığının, Foucault’nun kendi sözcükleriyle, “aynasıdır”.[9] “Ötekinin yer”i, bir anlamda “karşı-yer”dir ve her kültürün gönenciyle bezeli bir gerçekliğe işaret eder. Dolayısıyla, varsayılan/deneyimlenen çoklu kültürler’in – örüntü modelleri —  sayısı kadar, “karşı- yer”ler, gündelik hayatın biteviye eylemselliği içerisinde, kendiliğinden veya değil, ergimeye bırakılmıştır. Karşı-yer’lerin anatomisi yukarıda tanımlamaya çalıştığımız biçimiyle karmaşıktır: “temsil” edilir ve ederler, egemenle ve kendi genetik kopyalarıyla iktidardan pay koparma adına çatışırlar ve toplumsal düzenin, yasal/meşru hükümranlığına ters düşmeleri nedeniyle de, sapkındırlar.

Heterotopya mekânsal bir kavramdır: “ötekinin karşı-yeri”dir.

Heterotopya mekânsal bir kavramdır: ancak, başka düzeneklerin varlığı ve bunların yeri geldiğinde çakışabilirliğini kanıtlayarak, düşüncemizi önceden-biçimlendirenlere karşı duruşu da, sosyal aktörlerin kullanımına sunmaktan geri durmaz. Bir diğer tanımlamayla, egemen düzeneğin siyasasına kafa tutabilmenin olasılıklarını tüketen bir “karşı-yer”e işaret eder. Üstelik bu karşı-yer’in, salt egemene başat bir duruşu imlemesi de gerekmez: olayların kendiliğindenliği (plânlama ve tasarlama erkine ters düşmeyi göze alarak), egemene tecavüz edebilme beceri ve cesareti (bazen bunu sosyal-mekânsal bir oyuna dönüştürerek), “karşı-duruş”un egemenle, gündelik hayat aracılığıyla kurduğu almaşık ilişki yüzlerini açığa vurması açısından çok önemlidir. Buradan hareketle, Foucault’ya göre, Heterotopya’nın sosyal denetim ve düzeneğin asal aracılarına dönüşebilmesinin gizilgücü, yabana atılmamalıdır: cezaevi ve akıl hastanesi benzeri karşı-yer’lerin oluşumu, egemen düzeneğe, devlete ve burjuvanın değerlerine bağıl bir süreç sonucu ortaya çıkabilir.[10] Dolayısıyla, Heterotopya hem egemenin hem de ona kafa tutan sapkın’ın karşı-yer’idir; üstelik bu yer, ayrık düzenekleri temsil edebilmenin olası bütün kaynaklarını tüketmeye çalışacak, iktidar mücadelesinin bir parçası olmaktan da geri kalmayacaktır. İktidar çatışmasını tanımlayan şey, “ayrık olabilme” üzerine kurulmuştur. Ayrık kalabilme ise, mekânsal ilişkiler ve mekânsal ilişkilerin başkalaşmış temsiliyetleri aracılığıyla her seferinde kendisini yeniden kuracaktır. Kısacası, ötekinin karşı-yer’i, mekânı ve mekânlar arası ilişkileri göreve çağırır.

Heterotopya mekânsal bir kavramdır: egemen için düzeneğin kollandığı; sapkın için ise, egemenle çatışılan “yer” anlamına gelir. Çatışmanın biçimi ve içeriği değişmiştir; sapkın taraftar için, direniş ve tecavüzü örgütleyen ve ayrık kimliği öne süren iki önemli mücadele yöntemi söz konusudur. Direnme, söylem, imge ve eylem üzerinden kurulabilir; dolayısıyla mekânın direnebilirliği de, söylemin, imgenin ve eylemin, mekânın düzeneğine (program), diline (üslûp) ve tektoniğine (çatkı) taşınması sonucu elde edilir. Tecavüz ise, doğrudan eylemi istemleyen bir sürecin son-ürünü olarak algılanmalıdır. Mekânın, “öteki” tarafından “ilhakını”, değişimini ve yeniden anlamlandırılmasını imler. Sonuç olarak, direnç ve tecavüz, düzenekler arası savaşın, katıksız bir temsiliyetidir.

Heterotopya mekânsal bir kavramdır ve ötekini, çatışmayı ve bağdaşık olmayanı betimler.[11]

Heterotopya mekânsal bir kavramdır ve ötekine işaret eden bir içeriği bize sunar: öteki ise, apayrı kültürlerin aktörleri olarak tanımlanabilir. Bir diğer açılımla, egemenin dışladıklarını, dışarıda kalmışları, sürgündekileri ve sapkınları temsil eder; öteki, karşımızdaki, belirsizliğin, karşıtlık ve çelişkelerin, yerinden edilmişliklerin ve/veya red edilmelerin sonucu ortaya çıkan kendiliğinden bir sosyal aktörün tanımıdır. Öteki, kendisine bitişik, yamanan veya karşıt bütün diğer karşı-yer’leri çeperinde toplamaya ve onlarla kurduğu ilişki yüzlerince, anlamlı bir çatışmaya taraf olmaya çalışır.[12] Ancak, bir başkasıyla kurduğu ilişkinin yoğunluğunca kendisini var edebilir: dolayısıyla, karşı-yer bir başka yer’le mevcuttur. Tıpkı ötekinin mekânsallaşmasının başka mekânsalaşmalara ve mekânsallığa gereksinim duyduğu gibi.

Heterotopya mekânsal bir kavramdır ve politik bir çatışmaya “mesnet” oluşturmakla yükümlüdür. Belirsizlik ve başkalığın ürettiği koşullara bağıl, yer’in anlamı ve kullanımıyla ilintili olarak, taraflar arasında bir çatışmanın varlığı kaçınılmazdır. Çatışmanın biçim ve içeriği, yukarıda değindiğimiz gibi, salt egemen ve ezilen arasında sürekliliği sağlanmış bir düzenek üzerinden yürütülmez: özelleşmiş bir “yer” ve değişik nedenlerle istekli bütün kültür grupları arasında sürecek bir çatışmadır asıl olan. İktidar, gruplar arasında herhangi bir ayrım yapmadan, paylaşılmayı beklemektedir. Bu aynı zamanda, merkez/çeper, içerdeki/dışardaki, yasal/yasal olmayan, yukarıdan-aşağıya/aşağıdan-yukarıya, vb. arasında süregelen bir çatışmanında mekânsallığı olarak kabul edilmelidir.

Heterotopya mekânsal bir kavramdır ve çatışmayı bağdaşık olmayan bir çerçeveye hapseder. Başkalaşım daha çok, bağdaşık ortamları değil, kendi içerisinde parçalanmışlığı imler; dolayısıyla, benzerlikler kadar, birbiriyle görece ayrılıkların bir-aradalığı, üst-üsteliği, yan-yanalığı Heterotopya’nın mekânsal nitelikleri arasındadır. Heterotopyanın mekânı, gerçekte, Hakim Bey’in öykündüğü anarşist yer’e, ötekinin karşı-yer’ine, bağdaşık olmayan bir alana, bir diğer tanımlamayla, “heterojen zon”lara denk düşmektedir.[13]

Bütün bunların sonucunda denilebilir ki; Heterotopya mekânsal bir kavramdır ve ötekine, çatışmaya ve bağdaşık olmayana bağıl, tanımsız yeni alanlara yol verir. Bu melezlenmeye, eşikte kalmaya, sınırın kendisi olmaya aday bir alan olarak algılanabilir. Melez/eşik/sınırı imleyen “yer”, ne egemen ne de direnenin asal eksenidir.

Heterotopya mekânsal bir kavramdır: “ötekinin karşı-yeri”dir.

Heterotopya mekânsal bir kavramdır: ve dolayısıyla, hem İstiklâl Caddesi, hem de Minibar Heterotopik mekânlardır. Gerek Cumartesi Anneleri’nin yer tutması sonucu anlam kazanan “lokalite”ler, gerekse Ankara gençliğinin “minibar”laştırdıkları “niş”ler, müdahaleye açık, belirsiz bir “uzam”, kamusal/mahrem alanların ayracı ve gündelik hayata indirgenmiş başkalaşımın mekân-politik bir zeminidir. İmgesel bir gönençtir söz konusu olan ve üstelik, imge mekânı ısrarla değiştirmeye uğraşa dursun, mekân onu çoktan değiştirmekte, yabancılaşmaya, melezleştirmeye, eşikte kalmaya yön veren bir süreci, eş zamanlı kotarmaktadır.[14] Kamusal/mahrem ayracı yıkılır, aradalık, ara-mekân, “şiddet” üzerinden her seferinde yeniden kurulur: şiddet ise egemenin oyunu veya öteki’nin direnci aracılığıyla eylemsel bir niteliğe kavuşur. Sermaye şiddetin kendisidir, sermayeye direnebilmenin sokak savaşları da: gündelik hayatı tüketen sıradan insanların mekânları karşı-yer’e, sokaklar birer sahneye, meydanlar ise oyuna dönüşür; üstelik bütün aktörleriyle. Sermayenin/egemenin şiddeti, üst-dillerin, anlatıların mekânsallaşmasına, mekânsallığına gereksinim duyar; öteki’nin mekânsallığı ise meta-mega dillerin ötesinde, gündelik hayatın ayrıntılarında gizlidir ve De Certau’cu bir söylemle, “özelleşmiş taktikler” üzerinden şiddeti ısrarla göreve çağırır.[15] İstemlenen mekân, gündelik hayatın devingenliğinde değişir, dönüşür, anlam kazanır veya kaybeder, yok olur ya da yeniden türer; üstelik bunu “öteki” aktörler aracılığıyla kotarır.

Bu tanımlamaya sığıştırılan gündelik hayatın alt-parçaları, heterotopik mekânlardır ve ötekini, çatışmayı ve bağdaşık olmayanı eylemsel kılar.

Öteki çatışmanın meşru tarafıdır; ancak, bütün varlığını çatışma süresince oluşturur. Bağdaşık bir toplumsal düzeneğin parçası olmayı red ederek, bağdaşık olmayanı istemler; başkalaşım, dolayısıyla, “Cumartesi Anneleri”nin, “Minibar”ların olmazsa olmazıdır. Sapkın olmak, onların hem yazgısı hem de, kullanmaktan usanmadıkları politik bir araçtır. İkincil bırakılan sosyal aktör sapkındır, sapkın mekânlar ise, onun politik direnişinin cismanî temsiliyetidir.[16]

Notlar

*2004 yılında Arredamento Mimarlık dergisinde yayımlanan Dosya’dan özetlenmiştir.

[1] K. Hetherington, Expressions of Identity: Space Performance, Politics, Sage Publications, London, 1988.

[2] Tarafımızca ODTÜ Mimarlık Bölümü, Yüksek Lisans Programı’nda sürdürülen çalışmalar, birbirini takip eden ve bir bütünü oluşturacağını düşündüğümüz bir serinin örnekleridir; bkz, O. Karaman, 2003, Deterritorialization and New Approaches to Urban Space, Yayımlanmamış Master Tezi, ODTÜ, Mimarlık Fakültesi, Ankara; E. Kocabıçak, 2003, Locatıng Thırdspace In The Specıfıtıes Of Urban; A Case Study On Saturday Mothers, İstaklâl Street, Yayımlanmamış Master Tezi, ODTÜ, Mimarlık Fakültesi, Ankara; D. Altay, 2004, Urban Spaces Re-defined in Daily Practices: The case of Minibar, Ankara, Yayımlanmamış Master Tezi, ODTÜ, Mimarlık Fakültesi, Ankara. Ozan Karaman’ın yazısı, ‘yer’e dönüşün yakın zamandaki siyasasını sorgulayarak, özellikle Guattari ve Deleuze’ün ısrarla cepheye sürdüğü yertsiz-yurtsuzlaşmanın olası çıkış noktalarını yeniden tartışmaya açar. Ona göre de ‘yer’, sapkın’ın kimlik politikalarını sürdürebileceği bir tür kültürel “niş”e dönüşebilmenin gizilgücüne sahiptir ve yeniden tanımlanmayı beklemektedir. Evren Kocabıçak ise, çok daha somut bir alanı, İstaklâl Caddesi’ni mesken edinen sapkınların eylemselliğini sorgu altına alır. Ona göre, bir tür direnme mekânına dönüşen bu özellikli cadde, Soja’nın Üçüncümekân’ına (Thirdspace) karşılık gelebilecek bir ‘yer’, çatışmalarla dolu bütün bu eylemsellik ise, direnmeyi de istemleyen bir tür kültürel “ricat”dır. Bu bağlamda, egemen tarafınca sapkını/sapkınlığı temsil ettiği savlanan Cumartesi Anneleri’nin mekânsallaşmayı göreve çağıran kimlik politikalarıyla kentsel talepleri, dikkatle okunmaya değer. Dosyamızdaki son yazı, bizleri Başkent Ankara’ya götürür: bir tür çağdaş sapkının sosyal-profili çizilerek, aykırı mekânsal pratiklerin gündelik hayat içerisindeki anlamı sorgulanmaya çalışılır. Buradaki sapkın, yeni bir tür toplumsal etkinliği üretmeye yatkın kentsoylu gençlik, eylemsellikleri ise, kamusal alanların geçici ‘ilhak’larını ve dönüştürülmelerini örgütleyen “minibar”dır. Minibar, özel-kamusal, formal-informal çatışmalarını yeniden kentsel mekânlara taşıyan, bir tür gençlik hareketi olarak da tanımlanabilir; ancak bu kültür grubunu, 1960’lardan bu yana süregelen gençlik-kültürü tartışmalarından ayıran, yukarıda betimlediğimiz aradakalmışlığın niteliğidir.

[3] Bu noktadan itibaren yer alan alt-metin, 2003 İstanbul Biennali için Oda Projesi’nin hazırladığı yayın ortamında yer alan yazımızın, gözden geçirilmiş halidir: bkz; G.A. Sargın, “Sapkın Mekânlar.” annex, sayı: 2, Eylül 2003, s. 1-2.

[4] T. More, Utopia, Penguin Classics, New York, 2003.

[5] K. Marx, Capital, vol.1, International Publishers, New York, 1967.

[6] M. Berman, All That Is Solid Melts into Air: The Experience of Modernity, Penguin Classics, New York, 1988.

[7] K. Mannheim, Ideology and Utopia: An Introduction to the Sociology of Knowledge, Harvest Books, New York, 1985.

[8] K. Hetherington, The Badlands of Modernity: Heterotopia and Social Ordering, Routledge, New York, 1997.

[9] M. Foucault, “Space Power and Knowledge,” The Cultural Studies Reader, Ed. Simon During, Routledge, New York, 2000, s. 134-141.

[10] M. Foucault, Discipline and Punish: The Birth of the Prison, Vintage Books, New York, 1995; M. Foucault, The Birth of the Clinic: An Archaeology of Medical Perception, Vintage Books, New York, 1994; M. Foucault, The History of Sexuality: An Introduction, Vintage Books, New York, 1990; M. Foucault, Madness and Civilization: A History of Insanity in the Age of Reason, Vintage Books, New York, 1988.

[11] K. Hetherington, 1997, a.g.e.; K. Hetherington, a.g.e., 1988.

[12] Bu noktada, Harvey’in Leibnitz’e göndermeyle açıklamaya çalıştığı “ilişkisel mekâna (‘yer’e) geri dönmek gerekir: bkz, D. Harvey, Justice, Nature and the Geography of Difference, Basil Blackwell, Oxford, 1996.

[13] Hakim Bey, T.A.Z. the Temporary Autonomous Zone, Ontological Anarchy, Poetic Terrorism, Autonomedia, New York, 1991.

[14] J. Erzen, , “Aesthetics and Penury”, Annals For Aesthetics, Vol.41B, Hellenic Society for Aesthetics, Athens, 2001, pp.441-51.

[15] M. De Certau, The Practice of Everyday Life, University of California Press, California, 2002; M. De Certau, Culture in the Plural, University of Minnesota Press, Minnesota, 1988; M. De Certeau, “Walking in the City,” The Cultural Studies Reader, Ed. Simon During, Routledge, New York, 2002, s. 126-133.

Advertisements

About gasmekan

http://archweb.metu.edu.tr/

Discussion

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

w

Connecting to %s

Monthly Taxonomy

Categories

Advertisements
%d bloggers like this: