//
you're reading...
cr/theory, culture, deneme, everyday

Popüler Kültürü Üretmek: Seçkinci Kültürden Gündelik Hayata Kayışın İdeolojisi*

1

Walter Benjamin’in, “yazarın ölümünü” duyurduğu 1930’lardan bu yana, “özgün” olmayanla özdeşleşen popüler kültür, çoğu düşünürün uğraşısında özellikli bir yer tutuyor.[1] Kültürün sıradanlaşabilme niteliğini irdeleyen ve bu konuyu “çağdaş akademi”ye aktaran Raymond Williams’dan, popüler kültürü, politik bir başkaldırı olarak yorumlayan John Fiske kadar pek çok usta kültür bilimcisini burada saymak olası. Bütün bu düşünürlere göre, sanatçının yaratısına bağımlı ayrıcalıklı konumundan, gündelik hayatın yaşanmışlığına indirgenmiş kültür, günümüz “kültür çalışmaları” için üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir alanı tanımlıyor. Örneğin Williams, gelenek ve yenilik arasında salınan ve bireyden topluma kadar, algılama, deneyleme, ilişkilendirme ve türetme süreçleriyle şekillendirilen kültürün, yeniden-üretmeyle ilintili olduğunu savlayarak, “kültürün, her akıl ve toplum için sıradan bir olgu” olduğunu ileri sürüyor.[2]

Gerçekte, Williams’ın önermesinden çıkarsanacak sonuç, yaratmadan yeniden-üretmeye kadar uzanacak yeni bir alanın meşruluğu. Ona göre, “yaratma” bireye atfedilen tanrısal bir yetke, “yeniden-üretme” ise, kültürün tek bir yaratma anından uzaklaşarak, kendisini sayısız kez yineleyebilme becerisidir. Yüksek-kültürle ilişkilendirilmiş çoğu artefaktın, sanatsal bir çalışmadan (art work), ürüne (product) dönüşmesi artık kaçınılmazdır. Williams’ın çalışmasından elde edilecek ikinci çıkarsama da, kültürel artefaktın, salt algısal bir eylemden uzaklaşarak toplumsal bir üretmeyle bağıntılanmasıdır. Dolayısıyla sıradanlaşanın, gündelik hayatın dinamikleriyle yeniden-üretilmesi sorunsalı, bu süreçteki politik yaptırımları doğru okuyabilmek adına, “eleştirel” geleneğin bağlayıcılığı altında yeniden sorgulanmayı beklemektedir. İşte bu noktada, çok daha çağdaş bir araştırmacıya söz vermek gerekir: İngiliz Kültür Çalışmaları (British Cultural Studies) geleneğini, kitle iletişimi alanına yönlendirerek, özellikle Kuzey Amerika merkezli popüler kültürü anlamaya yönelen Fiske, kültürün egemenle kurduğu bağdaşık ilişki kadar, sıradanın direnmeye yönelik olası gizilgüçlerini de dışa vurmaya çalışır. Bu bağlamda Fiske, Anglo-Amerikan neo-Marksist geleneğin ayrıcalıklı bir üyesidir.[3] Dolayısıyla yazımızı, popüler kültür ve ideolojiyi anlamak adına, Williams’ın “sıradanlık” tanımından hareketle, Fiske eksenli bir alana taşımayı uygun görüyoruz.

Popüler kültür üzerinde yoğunlaşan eleştirel geleneğin tarihsel gelişimini yinelemek, sanırız, yazımızın amacını aşacaktır; ancak, burada bilinmesi gereken gerçek, özellikle 1960’lardan bu yana gelişen, yeni bir tür kültür araştırmasının varlığıdır. Özellikle neo-Marksist söylemlerin, “egemen” ve “yerleşik düzeni” anlamaya yönelik yürüttüğü bir dizi araştırma, sıradanlaşarak toplumsal bir örüntüye yol açan popüler kültürü sorgulamak ve olası direnç noktalarını okuyabilmek açısından çok önemlidir. Burada, birbirine bağlanmış sosyal-kültürel düzeneklerin kurumsal eylemleri üzerinde yoğunlaşan, ancak anlaşmazlıklar, uyumsuzluklar ve ikililiklere dayalı “çatışma” biçimlerini bir anlamda “es” geçen işlevselci (functionalist) modellemelere karşı, yeni bir alanın tanımlanmaya çalışıldığı görülecektir. Üretenle, her türlü “meta”yı sorgusuzca tüketen kitle arasındaki çatışmanın, içeriği, biçimi ve sürecini sorgulayan ve bir anlamda hem üretici sınıfları hem de tüketici kitleyi yarı-bağımsız (semi-autonomous) mecralara hapseden bu yaklaşımın, toplumun çoklu değer sistemleri aracılığıyla, “kabullenici”, “çatışmacı” ve “red edici” kimi nitelikleri açığa çıkarmaya çalıştığı da bilinen bir gerçektir. Ancak daha önce, neo-Marksist açılımın karşı durduğu gelenekselci görüşlere kısaca geri dönmek gerekir: gelenekselci tutuma göre, eğer kapitalist toplum, sınıf çatışmasının katı bir düzeneğini göreve çağırıyorsa, kültür de sınıfa bağımlı çatışmaların bir alt-alanı olarak değerlendirilmelidir: egemen ideolojiyi emen ve ona bağıl sınıfın gereksinimlerini karşılayan kültürel ortamların etkisi altında, sınıfsal ikililikleri gizleyen bir süreç söz konusudur. Kısacası, Marks’ın tanımladığı biçimde, egemen kültür, çatışma ortamlarına dönüşememekte, mücadelenin olasılıklarını silen bir siyasaya izin vermektedir. Dolayısıyla, “egemen olma”, “denetleme” ve “sermaye dönüşümünü sağlama” benzeri açılımlar, bu tür bir bakma biçimiyle yeniden betimlenebilir. Böylesi bir sorgulama yöntemi, egemen kültürün de tanımını kolaylaştırmakta, öte yandan, “hükümran” sınıfların toplumsal izdüşümleri  bir anlamda kültür ortamları üzerinden okunmaya çalışılmaktadır. Bu noktada, sıradanlaşmaya yönelen popüler kültür ortamları ise, kapitalist üretimin araçlarından öte bir şey değildir. Özellikle kitlesel iletişim, özgür idea’yı parçalamakta, yönetici grupların dünya görüşlerini, adeta, egemenliği “kendinden menkul” bir erke indirgemektedir. Sonuç olarak, “sıradışı”, “sapkın”, “kıyıda-köşede” kalmış görüşlerin de, genel-geçer kültür ortamlarından uzaklaştırıldığı savlanabilir. Öte yandan, egemen sınıfların, sosyal, politik ve entellektüel bilinçlenmeye dair bağlayıcılığı, kültür endüstrilerini ekonomik bir kıskaca sürüklemekte, kültür ortamları ve üreticileri, “iktidarın” istemlerini bir anlamda yerine getiren ve yerleşik kurumlarla uzlaşmaya zorlanan bir niteliğe indirgenmektedir. Gelenekselci yaklaşım bu anlamda, kültür endüstrisinin kimlerce “sahiplenildiğini” ve/veya “denetlendiğini”, sınıf çatışmasının gerekirciliğine göndermeyle mercek altına almaktadır. Marks’ın, The German Ideology’de ısrarla vurguladığı gibi, “cismi üretimin araçlarına sahip olan sınıf, zihinsel üretimin araçlarına da sahiptir”. Dolayısıyla, Marks’ın yol haritasını takip eden çoğu araştırmacı için, kitlesel kültür endüstrisi, yanlış bilinçlenmeyi (false consciousness) meşru kılıcı bir içeriğe sahip olacaktır. Gelenekci yaklaşımın ideoloji üzerine yürüttüğü “güç” tartışmasına burada, özellikle bir kez daha değinmek gerekir: ideolojik duruşlar gerçekte sınıf duruşlarından ayrıştırılamaz; buna bağlı olarak da, herhangi bir toplumdaki egemen ideoloji, egemen sınıfın ideolojisini çağrıştırır. Bu, sosyal varlık ve sosyal bilinçlenme arasında doğrusal, gerekirci ve eytişimsel (dialectic) bir süreci ön plana çıkaran bir yapı anlamına gelmektedir.. Bunun, a priori bir bilinçlenmeyi  kabullenen “idealist” söylemden aykırı bir tutumu savladığı da görülecektir.

Kısaca egemen kültür, yönetici sınıfın tekdüze yansımasıdır ve iktidarın politik araçları, değerler sistemi içerisinde farklı olanı dışlayan bir süreci ısrarla kurgulamaktadır. Daha da ötesi, kitlenin karşı koyuşunun olası tüm araçlarını da etkisiz kılmaktadır. Bu noktada, neo-Marksist yaklaşımın, geleneksel söylemden uzaklaşabilmesi, ekonomik taban ve üst-yapı arasındaki ilişki yüzlerinin yeniden okunmasına gereksinim duyar. Ancak, belki de en önemli kırılma noktası, Althusser’in, kültürü de içeren üst-yapıya göreli bir özerklik kazandırması sonucu ortaya çıkar: ona göre, üst-yapı ve ekonomik taban arasında karşılıklı bir ilişki söz konusudur ve kültür ortamlarındaki ideolojik eylemler, ekonomik indirgemeci ve gerekircilikten göreli özerk, operasyonel bir alan tanımlar. Althusser’in yeni reçetesiyle birlikte, Stuart Hall’un başını çektiği kültüralist (culturalist) Marksist yaklaşımda da taban/üst-yapı bağlamında dönüşümler oluşmakta, sosyal varlıkla sosyal bilinç arasında yeni bir eytişim aranmaktadır.[4] Althusser, ideolojiyi, dünyayı deneylediğimiz bir ortam olarak değerlendirir ve bir anlamda, yanlış bilinçlenmeyi red eder. Ona göre, ideoloji kendi operasyonel alanlarını tanımlayan bağlayıcı bir güçtür ve maddeselliğinden kaynaklanan indirgenemezliği çok önemlidir. Öte yandan, Batı merkezli popüler kültürün, kapitalist düzeneği yeniden-üretici gücü yadsınamaz bir gerçekliktir: özellikle kitlesel yayın-iletişim ortamları aracılığıyla yeniden üretilen kültürel kalıpların, gerçekte, kapitalist düzeneğin göreve çağırdığı bir ortam olduğu unutulmamalıdır. Daha sonraları İngiliz Kültür Çalışmaları alanında ağırlıklı olarak kendisini hissettirecek bu kayma, ideolojiyi, salt aklın algıladığı “zihinsel bir eylemselliğin” ötesine taşıyarak, cismi olanla uzlaştırmaya zorlayacaktır. İdeolojik biçimler, bilincin ürünü değil, tam tersine, bilinci üreten “şey”ler olarak gündelik hayatımızda ısrarla yer tutmaktadır. Fiske’in betimlediği gibi, bilinç, “saf aklın” mecrasından uzaklaşmakta, başka ortamlarda kendisini yeniden oluşturmaktadır: bu ortamların kapitalist düzenek ve ekonomiyle ilintili güç ilişkilerini barındırdığı göz ardı edilmemelidir. Ancak bu yaklaşım, indirgemeci ve gerekirci yapılanmalardan uzak, sosyal aktörün biçimlenme araç ve süreçlerini anlamaya yatkın, yeni sorgulama alanlarına da gereksinim duymaktadır.[5] Fiske göre, özellikle popüler kültürün yeniden-üretimini farklı ortamlarda sürdüren kitlesel iletişim araçlarına dikkat etmek gerekir: çağdaş iletişim, popüler kültürün küresel ölçekli türeyişini anlamak adına dikkat edilmesi gereken yeni bir çalışma alanıdır.

Fiske’in ustalıkla izini sürdüğü neo-Marksist yaklaşım, iletişimi, gücün toplumsal yapısına ve güç ilişkilerine göndermeyle açıklamaya çalışır: ona göre kitlesel iletişimin araçları, egemen kurumların görüşlerini, tüm olasılıkları görmezden gelerek ve tarihsel olanı “doğal”, “merkezi” ve “yalın”mışcasına aktarabilir. Bütün bunları gerçekleştirirken de, olası tüm meşru zeminleri kollar ve toplumsal katılımın olabildiğince yoğun olmasını gözetir. Bu bağlamda Fiske, iletişim ortamlarının aracılığıyla, egemen düzeni “adil ve nizami” kılmaya yönelik popüler kültürün unsurlarını aramaya başlar: ancak salt baskıcı bir düzeneğin ötesinde, dışarıda kalan “öteki”nin “rıza”sına bağıl farklı ideolojik ortamları da sorgulamaya yönelir. “Rıza” (consent) tartışması, hiç şüphesiz ki bizleri, Gramsci’nin altyapısını 1930’larda kurduğu ideoloji/hegemonya karşıtlığına götürecektir; aslında hegemonya, çağdaş Kültürel Çalışmalar için önemi yadsınamayacak bir yöntem sunmakta, kapitalizmin son evresini anlamamızı kolaylaştırmaktadır. Bu konuyu bir başka yazımıza bırakarak, Fiske’in yönlendiriciliği altında, özne, güç ve toplumsal yapı arasındaki ilişki yüzleri üzerinden, popüler kültürün yeniden-üretimini sorgulamaya devam edeceğiz. Burada bize göre temel soru, gündelik hayata indirgenmiş sıradan kültürün, ne tür bir düzenekle harekete geçtiği ve özneyi yeniden nasıl tanımladığı üzerinde yoğunlaşmalıdır. Fiske’in anlatısında olduğu gibi, devletin “düzen” ve “iktidar” koyucu, koruyucu ve kollayıcı araçlarıyla, (yargı, eğitim sistemi ve güvenlik ilgili kurumlar) popüler kültür arasında çok da kolay vazgeçilemeyecek bir ilişki söz konusudur ve iletişim ortamları, egemeni güçlendiren bir ara-yüz olarak karşımızda durmaktadır. Popüler kültüre yerleşmiş ve gündelik hayatın dinamikleri içerisinde yeniden-üretilen “simge sistemleri, değerler, inançlar ve bilgi altyapıları”, söylencesel değeri olan ve gerçekte özneyi egemen adına kurmaya yönelik ideolojik yatırımlardan öte “şey”ler değildir. Yukarıda saydığımız kurumsallaşmış ortamlar ise, “şey”leri geçerli “akçe”ymişcesine meşru kılmaktadır.

Özne’nin yeniden kurgulanmasına geri dönüldüğünde, neo-Marksist yaklaşımların bu konuya ağırlıklı olarak eğildikleri ve özne ve nesne/madde arasındaki bağları çözmeye çalıştıkları görülecektir. Eytişimsel bir yöntem aracılığıyla, özne’yle (sosyal aktör) nesne’nin (sosyal koşullar) birlikteliği kaçınılmazdır; ancak Fiske’in de belirttiği gibi, öznenin kültür ortamlarında üretildiğini kabul etmek gerekir: “özne doğal bir varlığın ötesinde sosyal bir kurgu olarak” algılanmalı, sosyal ilişkiler, bu tür kurguları anlayabilmek adına çözümlenmelidir.[6] Fiske’in bu noktada, Althusser’ci ideoloji kavramına yeniden yöneldiğini söyleyebiliriz. Kendisi her ne kadar, “interpellation”ın mekanizmalarına doğrudan başvurmasa da, öznenin önceden tanımlanmış kurgulara maruz bırakıldığını ve ideolojinin bireyi tanımlı bir özneye dönüştürdüğünü savlamaktan geri kalmaz. Özne, okuldan iletişim ortamlarına kadar uzanan geniş bir seçenek içerisinde, sosyal kimliklerle giydirilir ve bu süreç, devletin ideolojik araçlarıyla yönlendirilir. Bu tür araçlar üzerinden öznenin toplumsal bir “kimlik” edindiği ve “sözde gerçek” olanı anlamaya itildiği bir gerçektir. Ancak, öznenin sosyal ve kültürel biçimler aracılığıyla sabitlendiğini savlayan Fiske ve Althusser, bir anlamda, yapısalcı söylemden de uzaklaşamaz; her ikisine göre de, politik metinler öznenin kurgulandırılmasında asal “rol” oynar ve hiç şüphesiz, popüler kültür öznenin temsiliyetini bulduğu en önemli ortamdır. Öte yandan, Fiske’in Althuser’ci ideoloji tartışmalarından ayrışmaya başladığını söylemek çok da iddialı olmaz. Fiske, “özneleştirme” süreci içerisinde olası direnç noktalarını, popüler kültürün olanakları üzerinden sınamaya başlar: sanırız bu iyimserlik, Gramsci’ci bir duruşu da yeniden göreve çağırır.[7] Burada, geleneksel Marksist söylemlerin, özneyi “edilgen bir kurbana” indirgeyen yaklaşımına bir tepki söz konusudur; her ne kadar popüler kültür, sınıf-tabanlı bir alt-yapıya bağlansa da, öznenin farklı anlamlandırma süreçlerine görece “cevaz” veren boşluklar içerdiği görülecektir.

Fiske’in bu tutumu, “ekonomizm”den ayrışmaya başlayan ve ideolojiyi indirmeci bir söylemden uzaklaştıran yeni kültür söylemlerine denk düşmektedir. Daha da ötesi, kitlesel iletişim ve kültür, teslimiyetin aynası olmanın yanısıra, yeni bir anlam yüklenmekte, özellikle popüler kültür, farklı sosyal aktörlerin politik mücadelesinin olasılıklarını içermektedir. Gündelik hayata indirgenmiş, sıradan kültür ortamları, bir diğer tanımlamayla, ideolojik çatışma ve mücadelelerin alanıdır. Kamusal bir nitelik kazanan bu niteliğin, popüler imgelerle yüklenmiş, ancak farklı simge sistemlerine yol veren kentlere yapıştığı unutulmamalıdır.[8] Kısacası Fiske’in duruşu, söylenceleri çözmeye çalışırken, “değer-bağımsız” olduğu savlanan bazı “gerçek”leri yalanlamaya uğraşır. Bütün bunların ise, salt ekonomi-politik bir üst-dile indirgenmiş söylemlerin ötesinde, farklı bakma biçimlerine de gereksinim duyduğu belirtilmelidir: Fiske, kitle iletişim araçlarına bakarak, sosyal eşitsizliklerin temsiliyetini anlamaya çalışmakta, popüler kültürün metinlerini daha geniş sosyal formasyonların içerisinde tartışmaktadır. Özellikle “ideoloji”, sorgusuz kabullenilmiş bazı değerlerin “kimin gerçekliği” üzerine oturduğunu saptamaya yönelik önemli bir kavramdır. Özgür birey söylencesi, ideolojinin özneleştirme süreciyle yıkılmakta, ancak öte yandan, özne’nin yarı-özerk konumunun olasılıkları da kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Fiske’e göre, popüler kültürün metinleri, egemen ve/veya karşıt duruşların okunabilirliğine yatkın bir yapı sunmaktadır; dolayısıyla popüler kültür araştırmaları, salt teslimiyetin değil, direncin de cismi niteliklerini, üretim ve yeniden-üretimin koşulları içinde sunabilmektedir. Bize göre de güç, çok taraflıdır ve popüler olanın içinde de ustalıkla gizlenmiştir.

Notlar
*2003 yılında Arredamento Mimarlık dergisinde yayımlanmıştır.
[1] W. Benjamin, “The Work of Art in the Age of Mechanical Reproduction”,  Illuminations, Schokem Books, New York, 1985, s. 217-52; W. Benjamin “The Author as Producer”, Cultural Resistance Reader, Der. S. Duncombe, Verso London  and New York, 2002, s. 150-4.
[2] R. Williams, “Moving from High Culture to Ordinary Culture”,  Conviction,  Der. N. McKenzie, 1958.
[3] J. Fiske, Reading the Popular, Routledge, London and New York, 1989; J. Fiske, Understanding Popular Culture, Routledge, London and New York, 1989; J. Fiske, Introduction to Communication Studies, Routledge, London and New York, 1982.
[4] L. Althusser, Ideology and Ideological State Apparatuses, New Left Books, London, 1971.
[5] J. Fiske, Reading the Popular, Routledge, London and New York, 1989; J. Fiske, Understanding Popular Culture, Routledge, London and New York, 1989; J. Fiske, Introduction to Communication Studies, Routledge, London and New York, 1982.
[6] J. Fiske, Power Plays Power Works, Verso, London and New York, 1993.
[7] A. Gramsci, Selections from the Prison Notebooks, Lawrence & Sons, London, 1971.
[8] G. A. Sargın, “Kamu, Kent ve Polytika”, Başkent Üzerine Mekan Politik Tezler: Ankara’nın Kamusal Yüzleri, İletişim Yayınları, İstanbul, 2002.
Advertisements

About gasmekan

http://archweb.metu.edu.tr/

Discussion

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

Monthly Taxonomy

Categories

Advertisements
%d bloggers like this: