//
you're reading...
cr/theory, deneme, marxism, praxis, urban

Yoksulluğun Nedenselliği Üzerine Notlar[1]

[Fotoğraf Haluk Sargın, Ankara]

[Fotoğraf Haluk Sargın, Ankara]

Özelde Ankara ve İstanbul olmak üzere, bütün büyük kentlerimizin yeni bir siyasi, idari ve hukuki kıskaca sürüklendiğini savlamak, sanırız, kahince bir davranış olmasa gerek.[2] Yakın zamanda kentsel dönüşüm yasası bağlamında yerel yönetimlerin kısır siyasasına terk edilen kentlerimizin geleceği, bizim daha önceki yazılarımızda açmaya çalıştığımız sorun alanlarını örneklemesi açısından önemli gibi duruyor: Birincisi, kullanım değeri ve artı-değer arasındaki gerilim aracılığıyla, mülkiyet üzerinden rant edinimini öncelikli gören kapitalist sistemin sürdürülebilir bir mecraya sistemli bir biçimde itelenmesi; ikincisi ise, tarihselliği yadsımanaz bütün bu sürecin doğal bir “gelişimmiş”cesine söylemsel güç edinimi. Daha önce de değindiğimiz gibi, artı-değeri cepheye süren kapitalist, emeğin değerini ölçülebilir dolayısıyla denetlenebilir bir sürecin parçası olarak değerlendirir ve dolayısıyla emek, alınıp satılan, takas edilen ve pazarda sayısallaştırılabilen işaretlere indirgenir. Bu tür indirgemeci bir ekonomik yapılanmanın meşruiyeti ise, bizi ikinci önemli soruna yöneltir: Toplumsal devinimlere bağıl, sosyal güçler aracılığıyla şekillendirilen ve her şeyden öte, tarihselliği olan bütün bu gelişmeler, “hayat-ı hakikat” olarak kamunun bilgisine sunulur. Burada ayırdına varılması gereken şeyin, tarihsel olanın doğal olana kaydırılması süresince, sosyal bağlamın ve kültürel ortamların biçimlendirilmesi yönündeki büyük siyasi istenç ve bu istenci işlevsel kılmaya yönelik düzeneğin kendisidir. Kısacası, sıradan kentlinin bilgisi dahilinde olan, toprak ediniminden elde edilen artı-değerin meşruiyeti ve bunun doğal bir oluşumun ürünü olduğudur.

Kente ilişkin büyük ölçekli tasarrufları, salt büyükşehir belediyelerinin yetkesine devreden “kentsel dönüşüm yasası”nı bu açıdan okumak olasıdır: kentsel alanların değer edinimini denetleyen akılcı araç ve bu araçları işletecek aktörlerin noksanlığı, kapitalist düzeneğin insafına terk edilmiş bir değer üretimine yol açacaktır. Burada söz konusu edilenin, sermayedarın istenciyle biçimlenmiş ve mülkiyete dayalı bir artı-değer edinimi olduğunun bilinmesi gerekir. Üstelik, mülkiyet esaslı bir düzeneğin meşruiyeti ise sorgusuz kabul görmektedir. Bir diğer deyişle, bütün su süreç içerisinde gerek yerel yönetici erk, gerekse bu sürecin oluşumuna katkıda bulunan sosyal aktörler, mülkiyet üzerinden edinilen artı-değeri kazanılmış bir “hak” kabul ederek, bireysel mülkiyeti kutsayan bir söylemi üretmekten geri kalmaz. Gerçekte, kamu yararından çok bireysel mülkiyet hakkını savunan bütün bu söylemlerde, bir tür iktidar arayışının izlerini yakalamak olasıdır. Gerçekte Lefebvre’in de değindiği gibi, kapitalist düzenekte, iktidar ve mevcut mülkiyet ilişkileri arasında açık bir mücadele söz konusudur: hiç şüphesiz ki, iktidarın gücü mülkiyet edinimiyle doğru orantılı gibi görünmektedir.[3]

İşte bu noktada, mülkiyetin önemli bir vasfına, mekansallaşabilme gizilgücüne özellikle değinmek gerekir. Sol yazın alanında üzerinde uzlaşılan şey, kapitalizmin hayatta kalabilmesi için gerekli toplumsal üretim ilişkilerinin, sürekliliği olan bir ortamda yeniden üretimi üzerinedir. Yeniden üretimin ise mekan aracılığıyla olduğunu koşulsuz kabul etmek gerekir. Lefebvre’in de ısrarla tartıştığı gibi, kapitalizm mekana yerleşerek ve mekanı üreterek kendisini değişen koşullar altında sürdürülebilir kılar. Bu tür bir bakma biçimiyle yorumlandığında, ailenin yeniden üretimi (biyolojik) ve işgücünün yeniden üretimi kadar, üretimin toplumsal ilişkilerinin yeniden üretiminin de önemli olduğunun teyit edilmesi bir gerekliliktir. Kent, eninde sonunda, üretimin toplumsal ilişkilerinin yeniden üretiminin yığılma noktasıdır. Dolayısıyla kapitalist toplumsal örgütlenme, kendisini yeniden üretecek bir mekansallaşmayı göreve çağırır ve kenti kapitalist gelişmenin öznesi konumuna indirger.

Kapitalist toplumsal örgütlenmeyi sürdüren bir siyasanın, ne denli özgürleştirici bir mekansallaşmayı işlevsel kılacağı burada sorgulanmalıdır. Kentsel dönüşüm adına, soyut bir düzleme taşınan değer edinimini, tasarlanan mülkiyet ilişkileri aracılığıyla meşru kılan bütün operasyonların, eninde sonunda, yukarıda betimlediğimiz kapitalizmin sürekliliğini sağlayan manevralar olduğunun bilinmesi gerekir. Dolayısıyla burada, kentin, soyut mekan tasavvurlarının egemenliğinden kurtarıcı, bir başka siyasi mecraya itelenmesi söz konusu olmalıdır. Bir diğer deyişle, hem yerel ve merkezi iktidarın hem de kapitalist üretim biçiminin “hegemonyasını” kırıcı ütopyalara ve bu ütopyaları gündelik hayata indirgeyecek stratejilere gereksinim vardır.[4] Bunun köktenci ve biraz da cesur bir beklenti olduğunu burada belirtelim; ancak, Lefebvre’in özgün söyleminin de, bu çerçevede anlam kazandığını yineleyelim. O’na göre birincil ödev, mülkiyet ilişkilerinin kapitalist düzeneğin sürdürülebilirliğindeki etkin rolünün kavranması ve gündelik hayatın, mekanın kökten dönüşümüyle doğrudan ilintili olduğunun teyit edilmesidir. İşte tam bu noktada mekanın, merkeze yerleşik siyasi iktidardan koparılarak, denetim altına alınması gerekir. Mekanın denetimi öncelikle mülkiyet ilişkilerinin denetimini zorunlu kılar. Ancak burada istenilen şey, salt mevcut durumun betimlenmesinden öte, neyin olanaklı olduğunun anlaşılması olmalıdır ve ileriye yönelik olası tasarılar aracılığıyla, bütün mülkiyet ilişkilerin, bir anlamda, ters yüz edilmesi gerekir. Ters yüz edilme süresince, farklı stratejilerin gündeme gelmesi kaçınılmazdır.

Kentsel dönüşüm yasası ve tasarılarına ilişkin ütopya ve stratejilere devam edeceğiz; bununla birlikte tam da bu noktada, hem eşitlikçi ve özgürleştirici, hem de ahlaki bir sorumlulukla karşı karşıya kaldığımızı özellikle belirtelim.

Kentsel dönüşüm yasası bağlamında, gerçekte gereksinim duyulan devrimci bir praksisin kendisi olmalıdır. Dolayısıyla varlıkbilimsel açıklamalar yerine, siyasetin merkezine yerleşmiş mekansallaşmaları eylemsel kılabilecek ütopya ve stratejilere ilişkin arayışların, gündemimizi işgal etmesi gerekmektedir. Bu noktada anımsatmak gerekir ki, kapitalist egemenliği eleştirerek, mekanın gerçek sahiplerince (kitleler) kullanılmasını/uygunlaştırılmasını örgütleyen devrimci praksisin nasıl olması yönündeki açıklama ve öğütler, sol yazın alanında çeşitlilik gösterir. Ancak, yukarıda sözünü ettiğimiz bağlamın sürekliliği adına, yolumuza Lefebvre’in öngörüsüyle devam edelim: O’na göre, köktenci bir eylemin özgürleştirici olabilmesi için, sınıfsal niteliğe haiz mekansal bir bileşene gereksinim vardır. Her ne kadar daha sonraki yazılarında, sınıf bilinci ve çatışmasına atfedilen köktenci eylem yerini, “uygunlaştırmaya” (appropriation) bıraksa da, burada sözü edilenin, mekanın kullanım değeri ve artı-değeri arasındaki gel-gitleri üzerine olduğu bilinmelidir. Bir diğer deyişle, kullanım değeri ve soyutlaştırma (planlama ve tasarım) sonrası elde edilen artı-değer arasındaki gerilim, mekanın kullanım değerinin yeniden edinimiyle giderilebilecektir. Tarihsel bir çerçevede bakıldığında, yeniden edinimin çoğu zaman merkezi otoritenin sorumluluğunda olduğu bilinmektedir. Sovyetler Birliği örneğinde olduğu gibi, üretim araçlarının toplumsallaştırılması, öznenin egemen ilişkilerin baskısından kurtarılabilmesi ve mekanın kullanım değerinin yeniden edinimi için bir tür çıkış noktası olarak görülebilir; öte yandan bunun yeterli olmadığı ve kamusal olmakla birlikte insancı sonuçlar üretmediği de değerlendirilmektedir. Dolayısıyla Lefebvre’ göre, devrimci praksisin (ütopyanın) özünde, hem toplumsallığı, kamuyu hem de bireyi ön plana taşıyan insancı bir stratejinin yer alması gerekmektedir. Sanırız burada sözü edilen insancı planlama/tasarımın başarısı, “gündelik hayat” ve ona bağıl sosyal aktörlerin anlaşılabilirliğini de gerekli kılmaktadır.

Keskinok’un çevirisiyle, “Lefebvre’in mekan kuramı, bir tasarı, bir kurtuluş stratejisi önermektedir.”[5] Öte yandan burada sözü edilen strateji, sınıfsal bir açıklamayı tamamiyle red etmemekle birlikte, sınıf mücadelesinin çok ötesindedir ve “gündelik hayatın” derinliklerine inerek, köktenci düşünmeyi ön koşul olarak gören mekansal üretimin olasılıklarını keşfetmeyi önerir. Bu noktada bir çok yazarın, özetlenen önermeye kuşkuyla baktığı bilinmektedir: özellikle gündelik hayatın dinamiklerinden hareketle, ne tür bir mekansallaşmayla karşılaşacağımızın bilinmezliği, sol düşün alanındaki karşıtlık ve çatışmaların da özünü oluşturmaktadır. Sanırız, mekanın uygunlaştırma yoluyla ele geçirilmesi (geçici yerleşmeler, noktasal isyanlar) ve kapitalist üretimin mekansallaşmasına karşı sürdürülen toplu dirençler (gecekondu isyanları, yenileme ve imar hareketlerine karşı örgütlenen, yasal veya değil, bireysel ve toplu duruşlar, çevreci başkaldırılar, vb.) üzerine son 20 yıldır yürütülen çalışmalar, Lefebvre’in devrimci praksisin elemanlarını açıklarken boş bıraktığı geniş bir alanı doldurmaya yöneliktir.

Köktenci bir el koyma veya direncin olasılıkları bağlamında sürdürülen kuramsal keşiflerin önemli olduğunu düşünüyoruz; öte yandan, yukarıda Lefebvre’e dayanarak özetlemeye çalıştığımız iki temel soruna geri dönerek, devrimci praksisin niteliğini yeniden değerlendirmeye almalıyız. Devrimci praksise göre birinci temel sorun, genel geçer mülkiyet ilişkilerinin yarattığı ve önlenemez olduğu düşünülen “mekan fetişizminin” kendisidir. Bu konuda gerek siyasi otoritenin gerekse yerel iradenin, mülkiyet üzerinden yürütülen tartışmaları, toplumsal, kamusal değeri olan bir mecraya taşıması beklenmelidir. Bütün bunlara karşın, Türkiye’de cepheye sürülen tüm siyasi araç ve operasyonların, kamusallık tanımına denk düşmeyecek bir niteliği içerdiği görülmektedir. Bir diğer deyişle, beklentilerimizi boşa çıkarırcasına gündelik siyasi oyunlar, geçici çözümler içeren paketler “ihtiva ederek” gündemi biteviye işgal etmektedir. Tüm bu paketlerin içerisinde ise, doğal bir hak olduğu savlanan bireysel mülkiyeti ön plana taşıyan siyasi bir söylem söz konusudur ve bu söylem, toprağın sürekli el değişimini istemleyen bir biçimde ustalıkla önümüze sürülmektedir. Örneklerin sayısını arttırmak olasıdır, ancak en yakın ve bildik olandan başlarsak, yakın dönemde gündeme taşınan bir “İstanbul projesi”, anlatımımızı kolaylaştırmak adına, adeta “biçilmiş bir kaftan” gibi durmaktadır: İstanbul’un su havzasına, meşru olmayan yollarla ve kamu kaynakları kullanılarak yapılan, üstelik tüketim kültürünü sonuna kadar sömüren bir tür kentsoylu eğlencesinin açılışı sırasında dillenen siyasi otoritenin söylemi, Lefebvre’in bütün öngörülerini doğrular biçimdedir. “10 liralık arazinin yeni yapılan eğlence alanıyla 1000 liraya satılacağını, 1 milyon dolarlık konutların inşa edilmesiyle de, bölgenin varsıllaşacağını” bir emlakçı kimliğiyle muştulayan siyasi otoritenin, kapitalizmin istemlediği mekan fetişizminin bekçiliğine soyunduğunu savlamak, sanırız aşırı kaçmayacaktır. Siyasi oteritenin üstlendiği bu tür bir söylemin, dolayısıyla, benzer beklentilerle birlikte diğer büyük kentlerimize “sirayet” etmesi kaçınılmazdır. Örneğin, Başkent Ankara’da birden fazla yürütülen (planlanan) kentsel dönüşüm projelerinin (Ulus Tarihi Kent Merkezi Projesi dahil), mevcut çerçevede ne tür bir mekansal praksis üreteceği, adeta kesinleşmiş bir yargı gibidir: gecekondu ve sözüm ona mimari niteliği olmayan kimi yapıların (Ulus İşhanı, vb.) yıkılmasıyla elde edilen yeni alışveriş alanlarının (shopping malls) değeri, pazarın denetimi, güvencesi altındadır ve proje alanlarındaki kullanım ve artı-değer arasındaki gerilim, kent yoksulunu yalnızlığa itelerken, yeni bir tür varsıl kentsoylunun da türemesine yol açacaktır.

Bu noktada, ikinci temel soruna da değinmeliyiz: Toplumsallığı ön plana taşıyan ancak insancı bir örgütlenmeyi istemleyen devrimci praksis nasıl tasarlanmalı ve işlevsel kılınmalıdır? Sanırız burada yapılması gereken, mevcut siyasi tercihin tersine çevrilerek, kamuyu temsil eden merkezi otoritenin (devletin) yeniden güçlendirilmesi ve yerel iradelerce yürütülen projelerin kamu yararına denetim altına alınmasıdır. Mevcut düzenek içerisinde, kapitalist üretin biçiminin özünü oluşturan taşınmaz mülkiyet ilişkilerinin kamu yararına yeniden tanımlanması, gerekiyorsa dönüştürülmesi, merkezi otoritenin denetleyici sorumluluğuna bırakılmalıdır. Ancak, yukarıda değindiğimiz ve Lefebvre’in de üstünde durduğu gibi, Sovyetler Birliği benzeri yapılanmalarda görülen yanılsamaların nasıl giderileceğinin de göz ardı edilmemesi gerekir. Sanırız burada çözümleyici süreç, gündelik hayatın dinamiklerini planlama ve tasarım sürecine alan; dolayısıyla, kentsoylu sermayedarın kitlesel tüketime yönelik tasarılarını, gündelik hayatın içine ergimiş sosyal aktörlerin (sıradan insan) gereksinimleri, talepleri ve özlemleri doğrultusunda kırmaya çalışan bir yapılanmayla olası. Burada sözü edilen şey, sıradan insanın bireysel çıkış ve kitlesel örgütlenmeyle elde ettiği söylemsel gücün dikkate alınması ve kamu yararına bu “sözün” planlama ve tasarım sürecine “dahil” edilmesidir. Tüm bunlara karşın, bu “sözün” karşılığının salt “katılımcılığa” denk düştüğünü savlamak, sanırız, Lefebvre’in öngörülerini hafife almak olacaktır. Çünkü salt katılımcılığın kendisi değil, bu sürecin siyasi oluşumu devrimci bir mekansal praksisin elde edinimini olası ve meşru kılacaktır. Kısacası, mülkiyet ilişkilerinden kaynaklanan sorunların, kapitalizmin araçlarıyla çözüme ulaştırılabilmesi boş bir hayalden öte değildir ve yakın gelecekte, yukarıda betimlediğimiz yoksul-varsıl ayrışmasının keskinleşmesi kaçınılmazdır.

Notlar

[1]  Arkitera’da yayımlanan iki ayrı metnin derlenmesiyle elde edilmiştir, 2005.

[2] Ankara’da yürürlüğe giren, Esenboğa Protokol Yolu Kentsel Dönüşüm Projesi dahil, sayısız projenin yerel yönetimce uygulama aşamasına geldiği bir dönemde, Ankara 10. İdare Mahkemesi’nin, Mamak Hatip Çayı Vadisi Kentsel Dönüşüm Projesi için verdiği yürütmeyi durdurma kararı, bizi doğrulayacak nitelikte. Emsal teşkil edebilecek bu kararın, diğer projelere de sıçraması an meselesi.

[3] Bu bağlamda Henri Lefebvre’in yeniden okunmasında yarar vardır: Lefebvre, H. (1991) The Production of Space, Blackwelll Publishing, London-New York.

[4] Mark Gottdiener’in yazısının bu bağlamda çok açıklayıcı olduğunu düşünüyorum: bkz, Gottdiener, M. (2001) “Mekan Kuramı Üzerine Tartışma: Kentsel Praksise Doğru”. Praksis: Kent ve Kapitalizm, (Çev) Ç. Keskinok, ODTÜ Sosyal Bilimler Dergisi, Ankara, s. 248-69.

[5] Gottdiener, M. (2001) “Mekan Kuramı Üzerine Tartışma: Kentsel Praksise Doğru”. Praksis: Kent ve Kapitalizm, (Çev) Ç. Keskinok, ODTÜ Sosyal Bilimler Dergisi, Ankara, s. 263.

Advertisements

About gasmekan

http://archweb.metu.edu.tr/

Discussion

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

Monthly Taxonomy

Categories

Advertisements
%d bloggers like this: