//
you're reading...
agency, cr/theory, deneme

Yaratıcı Biteviyeliğin Küresel Kurumları: Mimarlık Okulları

Child-labor

Mimarlık kültürü ortamının çeşitliliğine karşın, çelişkisel biçimde mimarlık eğitimi veren kurumlarda bu çeşitliliği yakalayabilmek olası değil. Gittikçe birbirine benzeyen, müfredatından kurumsal altyapısına kadar uzanan geniş bir yelpaze içerisinde, adeta birbirini yineleyen eğitim ortamları, zengin mimarlık tartışmalarının çok daha gerisinde bir niteliği içselleştirerek/normalize ederek, yüksek öğrenim alanında süregelen kimi temel  sorunları yaygınlaştırmaktan öteye gidemiyor. Bu tür bir ağır eleştirinin, salt Türkiye’deki mimarlık okullarına yönelik olmadığının bilinmesi gerekiyor; tam tersine, Kıta Avrupası ve İngiltere ve hatta Kuzey Amerika’daki çoğu mimarlık okullarında da görmeye başladığımız genel geçer bir eğilimden bahsetmek olası ve bu durum gerçekte, kısa sürede çözümlenebilmesi çok zor, akut bir hastalığa işaret ediyor.

Doğrusunu söylemek gerekirse, sağlaması/teyit edilmesi çok kolay bir önerme yukarıda ileri sürülen; İngiltere dahil tüm Kıta Avrupası ve Türkiye’de, son 10 yıl içerisinde mimarlık okullarının ne tür bir dönüşüm geçirdiği ve nasıl yapılandığının kısa tarihçesi, mimarlık eğitimi bağlamında yüksek öğrenimin hangi sorunsalları içerdiğinin yalın bir ifadesi olacaktır. Kısaca değinmek gerekirse, her yıl düzenli olarak yapılan ve Avrupa Birliği üyesi olan ülkelerin katılımıyla gerçeklestirilen, ENHSA, European Network of the Head of Schools of Architecture (Avrupa Birliği Mimarlık Okulları Başkanları Ağı) toplantılarının mutat 2011 buluşması, sayıları gittikçe artan, ancak bir o kadar da birbirine benzemeye başlayan okulların teşrik-i mesaisi durumundadır; bir Babil Kulesi görünümünde olmasına karşın, her okulun neredeyse bir diğerine öykünerek kendisini “ayna etkisiyle” yapılandırmaya çalıştığı, bir tür türdeş okullar cemaati görünümüne doğru süratle evrilen bir mimarlık okulları birliği ve dolayısıyla mimarlık eğitimidir karşımızda duran. Benzeşim öylesine ileri safhadadır ki, her okulun nev’i şahsına münhasır olduğu sanılan yapılarının ve sorunlarının, öznel olanı yansıtmaktan çok uzak bir görüntü çizdiğinin, burada özellikle belirtilmesinde yarar bulunmaktadır.

Türkiye’nin de, bir çeper ülkesi olmasına karşın, benzer bir yumağın aktif üyesi konumunda olduğunun altı çizilmelidir; üstelik tam anlamıyla Avrupa Birliği üyesi olmayan Türkiye’nin, “mış”casına toplantılara davet edilerek, direktiflere uyma konusunda baskı altına alınması, bir başka ironi olarak değerlendirilmelidir. Ancak daha da ilginci, ENHSA’da dile getirilen konuların, ulusal çerçeveye hızla taşınarak, öncelikli sorunlar olarak MOBBİG toplantılarında yinelenmesidir. Tam da bu noktada denilebilir ki, konuların/sorunların, 2 yılda bir gerçekleştirilen Mimarlık ve Eğitim Kurultayı’nın tam da merkezine yerleşmesi, rastlantısal bir olguya değil, bu olgusal durumun küresel ölçekli yapısına işaret etmektedir. ENHSA’da dile getirilen, özellikle Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde, okulların öznel, özgün niteliklerinin zaman içerisinde kaybolmaya yüz tuttuğudur: öznelliğin kaybolmasına ilişkin durumun, örneğin eğitim sürecinin ne uzunlukta ve hangi içerikle kurulması gerektiğine ilişkin bağlayıcı unsurlarla desteklendiği belirtilmekle birlikte, küresel ölçekli yaptırımların rolü nedense, ısrarla ıskalanmakta ya da ancak, alt-metinlerde yer almaktadır. Avrupa merkezli köklü yüksek öğrenim kurumları ve özellikle, son 10 yıl içerisinde liberal siyasetin kamçılamasıyla türeyen vakıf ve özel üniversiteler, rekabetci ortamın getirdiği bir tür yanılsamayla, özdeş kurumlara doğru evrilen ve piyasa ekonomisinin güdülediği eğitim ortamlarına dönüşmektedir. İngiltere’de konuşlu bazı saygın üniversitelerin, salt ekonomik gerekçelerle yeniden yapılanmak zorunda kaldığı, bu erekle özellikle insan kaynakları açısından ciddi sıkıntılar yaşamaya başladıkları, birinci elden toplantıya katılan yöneticilere aktarılmıştır. Son 5 yıl içerisinde türeyen bazı özel üniversite temsilcilerinin de, “piyasa koşullarının söylemi ve hatta jargonuyla toplantıyı zenginleştirdiği” değerlendirmesi, katılımcıların ortak eleştirisi olmuştur.

Özdeşliğin nedenselliği herkesin malumudur; küresel iktisat ve siyaseti, yüksek öğrenim kurumlarını güdüleyen yaptırımları ve daha da önemlisi eğitim politikası, pedagojisi ve kültürü ile gelmekte, bu tür bir siyasaya kayıtsız takılmayı red eden kurum ve akademik özneleri ustalıkla değersizleştirmekte ya da sistemin dışına iteleyebilmektedir. Kıta Avrupası’nda yer alan kimi saygın kurumun dahi, sorgusuz sualsiz, bu tür bir sürece müdahil olması ve yeniden-yapılanma adına “herkes” gibi olmaya çalışması, manidar bir durum olarak algılanmalıdır. Benzer bir biçimde, Türkiye’de sayıları her geçen gün artan mimarlık okullarının, niteliksel yapılanmaya, mevcut köklü okulların da sürdürülebirliği güvence altına alınmış bir tür güncellemeye/iyileştirmeye gereksinim duyduğu bilinmektedir; ancak burada özellikle dikkat edilmesi gereken şey, “özdeşlik” ve “vasat” arasındaki örtülü örtüşüklük olmalıdır. Herkes gibi olabilmeye yönelik masum irade, toplumsal ölçekte “vasat” (mediocre) olanı genel geçer bir uygulamaya dönüştürebilmektedir – vasat, üniversite, vasat, öğretim kadrosu, vasat öğrenci ve vasat mimarlık eğitimi. Hiç şüphesiz ki Türkiye’deki mimarlık okulları bu tür bir tehlikenin ayırdındadır; ancak tehlikenin farkındalığı yeterli değildir ve ortak kaygıyla hareket eden kurum ve bireylerin örgütlediği kolektif bir söyleme ve yapılanmaya, kısacası dirence gereksinim duymaktadır. Vasatlığı doğuran saikler küresel ölçekli ya da ulusal bazlı olabilirler: örneğin, Avrupa birliğinin talep ettiği, malların, hizmetlerin ve bilginin serbest dolaşımına yönelik bağlayıcı unsurlar, akılcı bir yöntemle tahlil edilerek, eğitim ortamında işlevsel kılınmalıdır. Ulusal tabanlı vasatlığın kaynakları ve araçları, hepimizin ortak bilgisi dahilindedir ve şu an için çok daha öncelikli durmaktadır; hiç şüphesiz ki bu durum, mimarlık okulları ile ilgili kurumları uyanık olmaya zorlamaktadır.

Vasatlığı aşabilmenin belki de en etkin yolu, kurumlar arası kolektif bir algıyı inşaa edebilmek ve gerektiğinde ortak erekle hareket edebilmek olmalıdır; ancak bu tür bir kolektif aklın ancak eleştirel bir tutumla olası olduğunun da altı çizilmelidir. Buna ek olarak, eleştirel tutum aracılığı ile, kurumların öznel niteliklerini kurabileceğine “iman” edilmelidir – kurumların, o ya da bu yasa, yönetmelik, yönerge ile tehdit edilmeden, “niteliksel eşdeğerliliğe” yönlendirilmesi, esnek ve özerk bir yapılanmanın da, bu sürecin olmazsa olmazı olduğunun ayırdına varılması gerekmektedir. Bugün gelinen son kertede, mimarlık okullarının müfredatları, beşeri, mali ve fiziki olanakları/kaynakları, ne yazik ki “vasat” olana denk düşmektedir. Özerk yapılanmanın bu tür bir tehditi, en azından güçsüzleştireceği savlanabilir; öte yandan, özerkliğin salt yukarıdan-aşağıya değil, aşağıdan-yukarıya doğru yeni bir tür örgütlenmeyi göreve çağırdığının iradesi ve bilinci de akademilerde oluşmalıdır. Sonuncusu İzmir, Dokuz Eylül Üniversitesi’nin himayesinde gerçekleştirilen, Mimarlık ve Eğitim Kurultayı’nın, bu tür bir irade ve bilincin oluşmasına, bir kez daha aracı olduğunu umuyoruz.

Advertisements

About gasmekan

http://archweb.metu.edu.tr/

Discussion

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

Monthly Taxonomy

Categories

Advertisements
%d bloggers like this: