//
you're reading...
cr/theory, deneme, marxism, urban

Emek-Sermaye Çelişkisinin Mekansal İzdüşümü; Türkiye’de Kent ve Rant

Dile pelesenk olmuş bir savla başlayalım: 1980’ler sonrası İngiltere ile özellikle ABD’de ivme kazanan ve kapitalizmin bir başka evresi (kimilerine göre veçhesi) olarak addedilen neo-liberalizm, gelişmiş kapitalist coğrafyalara denk düşmemekle birlikte Türkiye’de de etkin olmaya başlamış ve neo-liberal siyasa genel geçer bir kabul görmüştür. Boratav’ın ısrarla söylediği gibi, gerçekte bu, emek-sermaye çatışmasının bir başka tezahürüdür ve örgütlü işçi sınıfının, devletin baskıcı ideolojik aygıtlarınca da desteklenen yine örgütlü sermayedar grupları tarafından bertaraf edilmesini ifade etmektedir.[1] Devlet-destekli/denetimli ithal ikameci ekonominin, pazar ekonomisine tamamiyle devri anlamına da gelen bu dönüşüm, pazar şartlarını herşeyin üstünde tutan bir siyasetin ürünüdür ve devletin meydanı bütünüyle sermayedar sınıfa terk etmesini şart koşmaktadır.

Dile pelesenk olmuş bir diğer savla devam edelim: Neo-liberalizm, Harvey’in mekansal sabitleme (spatial fix) kuramını en çok işleten kapitalist evre/veçhedir.[2] Kapitalizmin üçüncü evresi (post-endüstriyel kapitalizm), üretimin nesnel gerçekliği kadar, fiktif olanın hareketini de içerdiğinden, toprak üzerinden para-meta-para sürekliliğini başarıyla kurgular ve bu maksatla sermaye, kent topraklarına hızlı bir şekilde yönelir; bir diğer deyişle sermaye, toprağın değer edimine doğrudan müdahil olarak, süreci sonuna kadar yönlendirir. Sonuç, toprağın metalaşmasıdır ve bu süreç, daha önceki dönemlerde olmadığı kadar işlevsel, etkin, egemendir.

Son olarak, yine dile pelesenk olmuş, “dünya kenti” miti ile savlarımızı tamamlayalım: Mekansal sabitleme kent topraklarına gereksinim duysa da neo-liberalizmin doğası gereği sermaye, kalıcı ve katı değil, akışkan, esnek ve seçicidir; dünya kenti, işte bu akışkanlığı ve esnekliği en fazla sağlayabilen mekanlara addedilmiş bir tür ‘ayrıcalığın’ sonucudur – bir başka tanımla, her kent bir dünya kenti değildir ve bu ayrıcalığın olmazsa olmazlarının gerek coğrafi konum(landırma), gerek sermaye akışının denetlenmesine yönelik altyapı ve üstyapı birikimleriyle sağlanması bir zorunluluktur.[3] Kentler arasında bir tür yarışmayı da körükleyen bu gelişme karşısında, bazı kentlerin “doğal” olarak şanslı”, bazı kentlerin yine “doğal” olarak daha az şanslı olduğunun altı çizilmelidir. Kaynakların tek bir coğrafi noktaya yığılması anlamına gelen, tarihsel olduğu reddedilen bu sözde “doğal” durum, ayrıcalıklı kentler kadar uluslar, bölgeler ve hatta aynı kentin içindeki mahalleler arasında bile geçerliliği olan yapısal bir marazi duruma işaret eder – bu yeni olgunun sosyal sorunlara gebe olduğu ise “dünya kenti” mitinin dışladığı bir başka gerçekliğe işaret eder.

Sermayedar sınıfın yönetimsel mutlak egemenliği + esnek, verimli ve para-meta-para döngüsünü çalıştıran mekansal sabitleme + ayrıcalıklı kentsel mekanlara yöneliş, bugünkü gelişimi özetler niteliktedir. Tüm bu denklemin sonucunda ise “kentsel rant” kaçınılmazdır ve hemen hemen tüm operasyonlarda bu tür bir rantın edinimine yönelik araçsallaştırmalar mevcuttur. Hiç şüphesiz ki, bu denkleme eşlik eden daha parçacı, ancak yönetimsel açıdan tamamlayıcı gelişmeler de söz konusudur: Örneğin, karşı-merkeziyetçi söylemlerle devletin yetkisini tırpanlayan uygulamaları gündeme taşıyan adem-i merkeziyetçi (yerel yönetimlere daha fazla yetki devriyle demokratikleşme miti, gibi) yapılanma, bu gelişmelerin en önemlilerindendir. Buna eşzamanlı olarak, Türkiye’de çok daha somutlaşan bir uygulama sonucunda, büyükşehir ve ilçe belediyesi gibi ikili bir yapılanmaya gidilmesi, ilçe belediyelerin daha çok hizmet amaçlı görevlendirilirken, yasalar aracılığı ile özel yetkilerle donatılan büyükşehir belediyelerinin, adeta proje yönetimini üstlenmiş aracı kurumlara dönüşmesi yukarıda sunulan denkleme eklemlenebilir.  Kısaca, bu yeni yönetimsel modelin, sermayenin kentleşmesi (the urbanization of capital[4]) olarak adlandırabileceğimiz ve yukarıda özetlediğimiz oluşum üzerindeki etkisi son derece belirleyicidir: Kent toprağı yerel yöneticiler aracılığı ile hızlı bir biçimde metalaştırılmakta; bu süreç sonrasında da döngü tamamlanarak, yeniden para elde edilmektedir – yaratılan artı-değerin, varsıllığın, tüm kentliler arasında paylaştırıldığını savlamak ise büyük bir yanılgıdan ibarettir.

Küreselleşmenin kenti, gerçekte, göründüğünden daha karmaşık ancak bir o kadar da çok katmanlı sorunlara gebedir: Kent, artık bütünüyle bir yatırım nesnesi, kentsel mekanın metalaşmasıysa kapitalizmin sürdürülebilirliğinin şartı konumundadır. Tüm bu sürecin sürekliliği adına, yarı-kentsel “icraatlar” hayata geçirilmeli, kullanım değerinden, değişim değerine yönelinmelidir. Kentsel dönüşüm ise, tüm bu sürecin hem siyasi hem de mekansal en önemli aracıdır. Görünen odur ki, kentsel dönüşüm projeleri, şehrin fiziki ve onunla atbaşı giden sosyal sorunlarının çözümüne yardımcı olmaktan ziyade neo-liberal yaklaşımın talep ettiği politika ve planlama süreçlerinin yerleşik hale gelmesini sağlayacak sistemli bir araca dönüştürülmektedir. Üstelik bu yöneliş, daha az demokratik süreçleri ve seçkinci tavırlarla belirlenmiş öncelikleri,  bir genel kural olarak da önümüze koymaktadır. Buna bağlı olarak, demokratik örgütlerin sürece dahil olabilmesi için gereken tüm mekanizmaların sınırlandırılmaya başlandığı; dolayısıyla yerel unsurların sorunlarını katılımcı yöntemlerle doğrudan göz önüne alabilecek, üst-ölçekli kentsel süreç ve planlama sistemlerinin dikkate alınmadığı görülmektedir. Nihaî olarak bakıldığında, şehrin bütününe dair alınan kararlarla, noktasal müdahaleler arasında belirsiz, tanımlanılmaktan özellikle kaçınılan bir ara-kesit oluşmaktadır ki bu, sermayedar sınıfın müdahale gücünü arttırıcı bir sonuç olarak da tercih edilmektedir. Belirsizlik, bir sonraki fiziki müdahale için gerekli söylemsel (teknokratik baskılarla birlikte) altyapının oluşturulması açısından önemlidir; ancak daha da önemlisi, kent nüfusunun hızla yer değiştirmesinin dayanağı olacak yasal zemin (boşluğu) tam da beklenildiği gibi, bu belirsizlik süresince tasarlanır. Özellikle, kent merkezlerinde yığınlaşan birinci nesil göçmen fakir nüfus ve kayıt dışı kent ekonomisinin asal unsurları olan marjinal gruplar (kentin çeperlerine zaman içinde tutunmuş gecekondu nüfusu da dahil edilerek), bu tür bir kitlesel yer değiştirmenin öznesi konumundadır: Hedef kitle, sağlık, iyileştirme ve benzeri ulvi söylemsel atıflar ile işgal, illegal gibi, kamuoyu nezdinde meşrulaştırıcı söylemlerle, hızla yerlerinden-yurtlarından edilmekte; kentsel dönüşüm projeleri tam da yersizleştirme-yurtsuzlaştırma sürecinin ideolojik bir aracı haline dönüşmektedir. Boşaltılan kent merkezlerin kimlere hangi amaçla terk edileceği ise bu süreçte çok iyi tanımlanmıştır; seçkinci, ayrıcalıklı sınıfın kapalı cemaat hayatının yeni durağı, değerli kent merkezleridir. Bunun bir tür sosyal ayrışma ve parçalanma içerdiği ve nihayetinde, daha derin sosyal sorunlara altlık oluşturduğu bilinmektedir.[5]

Kent toprakları üzerinde yeni bir egemen sınıfın oluştuğu aşikardır; bu sınıfın dayanak noktası ise, ekonomi-politik bağlamda pazar ilişkileri ve operasyonel anlamda  emlakçılıktır. Burada sözü geçen pazar, yazımızın başında belirttiğimiz üç önerme dikkate alınarak okunmalıdır; emlakçılık ise, yap-satçılık ve semt rehberliği ölçeğini çoktan aşmış uluslararası sermayedarın yeni oyun alanı haline gelmiştir. Bütün bu gelişmenin Türkiye’deki karşılığına daha ayrıntılı biçimde bakarsak, gerçekte 1980’in, tüm Türkiye için bir kırılma noktası olduğunu ve sonrasında uygulanmaya başlanan neo-liberal politikaların egemenliğinde, bu önerinin sadece baskın yönetim biçimi haline gelmekle kalmadığını; bunun da ötesinde, genel anlamda liberalizmin 20. yüzyılın başından bu yana yerleşmiş olan modernite kültürünün ve refah devletinin pratiklerini yerinden ettiğini söyleyebiliriz.

Türkiye içinse bu değişim, merkezi otoritenin tamamen ortadan kalkmasa bile ciddi bir şekilde yıpratılmasına, toplumsal refaha yönelik tüm projelerin iğdiş edilmesine, buna ek olarak mimarlıkta ve şehir biliminde etkisi yoğun bir şekilde görülen modernite projesinin parçalanmış yeni akımlarla yer değiştirmesine sebep olan bir döneme geçişteki son rötuşlar olarak algılanabilir. Türkiye özelinde bakıldığında, son 20 yılın getirdiği,  tüm ölçeklerde durmak bilmeyen bir yeniden yapılanmadır – tüm mekanlar, neo-liberal siyasetin tektürleştiren etkisi altında yeniden tanımlanmaktadır. Kent bu sürecin beslendiği alan olmaya zorlanmış; hatta mimari varlığı, sermayenin mekansal birikiminde ortaya konan siyasi manevralar peşinde sürüklenmeye başlamıştır. Bu yeni mekansallığın beraberinde getirdiği zaman-mekan sıkışması ya da genelleyici mimari programlar gibi sorunların ötesinde, süreçte en çok zarar gören, kent mekanının kendisidir. Türkiye, merkez şehirlerinin bir yandan, emlak ve finansa dayalı sermayenin mekansal birikimi ile dağılımını barındırmaya başlamasıyla büyük bir dönüm noktası yaşarken, diğer yandan sayısız tutarsızlığı içeren bir sosyal adaletsizliğe ev sahipliği de yapmaya başlamıştır. Artık zenginlik ile fakirlik, ihtişamlı kurum binaları ile çöküntü halindeki kent merkezleri, lüks banliyöler ile varoşlar bu yapının içinde yan yana duran zıtlıklardır ve gelinen noktada tüm bu şehirler, karşıt duruş ve onların mekansal temsiliyetleri ile kurulan bir kente dönüşmüştür.

Denilebilir ki, Türkiye’de de egemen olan yakın dönem kentleşme serüveni, sermayenin öznel mantığı ile kurulmuştur – sermaye akışı ve birikimi. Bu noktada, devletin, sınıflar arası oluşabilecek muhtemel sorunları giderici herhangi bir vasıtası kalmadığı gibi, iradesi ve niyeti de yoktur; tam tersine, devletin aygıtlarının bu tür sorunları çözmekten çok, neo-liberal siyasetin önünde durabilecek engelleri kaldırma yönünde bir “icraat”ı tercih ettiği söylenebilir. Dolayısıyla, sermaye birikiminin mümkün olduğu çevre ile koşullarının sürdürülebilirliği ve siyasi anlamda ortaya çıkacak olası sorunların giderilmesi yönünde bir iradenin varlığından söz etmek, doğru bir çıkarsama olacaktır. Bütün bunlara karşın, buradaki temel soru, “başka bir kentleşme mümkün mü?” şeklinde formüle edilmelidir. Belki de yapılması gereken, şu an işlerlik kazanmış olan ve popüler söylemlerle kamuoyunda meşrulaştırılmaya çalışılan kavramların, akımların ve moda uygulamaların (paradigma/model denilemeyecek denli, parçacı ve faydacı olmaları nedeniyle, “akım” ve/veya “moda uygulama” sözcüğünü kullanmak daha doğru olacaktır) yeniden gözden geçirilmesidir. Neo-liberal siyasa ile marazi bir büyümeye yönelen yeni kentleşme stratejileri, çevresel tahribatın ve metropollerde yaşayan nüfusun büyük oranda paylaştığı sefaletin asıl nedeni olarak kabul görmeli ve şehir, kapitalist taleplerin somutlaştığı yer olmaktan çıkarılmalıdır.  Öncelikli sorun, “kentin kime ait olduğu”dur ve bu bağlamda, özellikle kent topraklarının bir mal/mülk olduğunun ötesine geçilmeli ve sosyal aktör-kent toprakları ilişkisinin salt mülkiyet ilişkilerinden kaim olduğunu savlayan kapitalist önermelerden kaçınılmalıdır. Lefevbre’in de üstüne basa basa söylediği gibi, kent toprakları göstergebilimin indirgemeci tavrından koparılarak, yeniden ontolojik bir cephede sorgulanmalıdır; hiç şüphesiz ki, bu ontolojide mülkiyet anlayışı çözümlenmesi gereken temel bir sorundur ve kentli haklarının da gözetilerek yeniden tanımlanarak  işlerlik kazanmasında yarar bulunmaktadır.[6] Lefebvre’in önermesi, farklı veçheleriyle ele alınarak, unutulmaya yüz tutmuş saiklerle yeniden anlam kazandırılabilir – burada özellikle, toplumsal/kamusal çıkar amacıyla, denetimde yeniden egemen olacak aktörlere gereksinim duyulduğu anımsanılmalıdır (belki de devlet, bu yeniden-yapılanma sürecinde asal aktör olarak, etkin bir biçimde görev almalıdır).[7] Şehirlerin, yukarıda betimlemeye çalıştığımız, “ayrıcalıklı yarışmacı” durumundan kurtarılarak, planlamanın yeniden etkin olduğu bir mecraya çekilmesinde yarar bulunmaktadır; birbiriyle yarışan değil, bütüncül bir perspektifle birbirini tamamlayan bir sistemin kurgulanması, fiziki yeniden-yapılanmanın ötesinde sosyal dokunun da iyileştirilebilmesine yönelik gerçekçi projeleri kapsayacaktır.

Katznelson’un olumsuzlayarak söylediği, ‘kapitalist sistemin ilgasının mümkün olmadığı bir düzen içerisinde, yeni, ütopik bir kentleşmenin kurgulanamayacağı’ savı, mevcut olanla yeni önermelerin birlikteliğini talep eder.[8] Bunun reformist dolayısıyla indirgemeci ve aşırı parçacı bir algı olmadığının altı özellikle çizilmelidir. Sorunun nereden kaynaklandığının bilgisi önemlidir ve ancak bu suretle iyileştirici önermeler yapılabilir: Sosyal ve fiziki planlamanın düzenleyici bir gücü olduğunun bir kez daha teyit edilmesi, hem sosyal hem de fiziki sorunların planlama ve mimarlığın araçlarıyla giderilebileceğinin tüm sosyal aktörlerce içselleştirilmesi bir zorunluluktur. Bununla birlikte burada, mekana ilişkin sözü/söylemi olanların, sermaye, toplum ve siyasi iktidar arasında bir tür arabulucu role soyunacağının bilgisiyle hareket etmesinde yarar vardır. Sermayenin egemen gücüne karşı, kurumsallaşmış ve toplumtemelli söylemlerle beslenen bir cephe açılması ve sermayenin  bu cephede ehlileştirilmesi bir yöntem olarak görülebilir.[9]

Umudun mekanları olası mıdır?[10] Belki de üzerinde durmamız gereken, ütopyan hareketlerin genel bir eleştirisiyle birlikte, tüm bu aşkıncı söylemlerde yer alan ontolojik soru ve yanıtların yeniden gözden geçirilmesi olmalıdır. Harvey, küresel kapitalist siyasaya karşı, mikro-ölçekte tezahür eden siyasi özneyi ön plana taşır ve küresel olanla, beden (siyasi öznenin eylemselliği) arasında süregelen çatışmayı kutsayarak, bunun diyalektik bir olgu olduğundan dem vurur. Küresel kapitalizmin adaletsiz gelişimine karşı duracak tek güç, yeni siyasi öznenin bedeninde vücuda gelerek direnen siyasettir ve umut, bu bedenin eylemselliği ölçüsünde toplumsal bir olguya dönüşür. Belki de bize düşen, aşırı gerçekçiliğin kısır söylemlerinde boğulup, mekanı terk-i diyar etmeden, mücadeleyi sürdürmek olmalıdır. Her ütopya, düş ile gerçek arasında sıkışıp kalan “araf”ın mekanına öykünür: Ve herkesin bu mekana, dolayısıyla umuda gereksinimi vardır.[11]

Notlar

[1] K. Boratav, Türkiye İktisat Tarihi, 1908-2007, İmge Kitabevi Yayınları, İstanbul, 2003.

[2] D. Harvey, The Condition of Postmodernity: an enquiry into the origins of cultural change, Blackwell Publishing, Massachusetts,  1990.

[3] S. Sassen, The Global City: New York, London, Tokyo, Princeton University Press, 2001.

[4] D. Harvey, The Urbanization of Capital: Studies in the History and Theory of Capitalist Urbanization, The John Hopkins University Press, Maryland, 1985.

[5] D. Harvey,  Social Justice and the City, University of Georgia Press, Athens,  2009.

[6] H. Lefevbre, The Urban Revolution, University of Minnesota Press, Minnesota,  2003.

[7] Sargın, G.A., “Yakın Dönem Kentleşme Süreçlerine İlişkin Eleştirel Notlar”, Mülkiye,  2010, s. 45-54.

[8] I. Katznelson, Marxism and the City, Oxford University Press, New York, 1992.

[9]  Sargın, G.A., “Köktenci Dönüşümden Parçacı Direnişe; Sosyal Mimarlığın 100 Yıllık Kısa Öyküsü,” Arredamento Mimarlık,  2003, s. 55-7.

[10] D. Harvey, Spaces of Hope, University of California Press, Berkeley and Los Angeles, 2000.

[11] Yazar, metnin son okumasını yapan Prof. Dr. Fügen Sargın’a (AÜHF) teşekkür eder.

Advertisements

About gasmekan

http://archweb.metu.edu.tr/

Discussion

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

w

Connecting to %s

Monthly Taxonomy

Categories

Advertisements
%d bloggers like this: