//
you're reading...
cr/theory, deneme, power, urban

Merkez-çeper Sorunsalını Yeniden Konumlandırmak

CAMBODIA_brickLayerChildLaborersImageILOAsiathePacificMerkez-çeper ikililiğinin  bütünüyle yeni bir kavramsal açılıma işaret etmediğinin farkındalığı ile, günümüz koşullarını içine alacak biçimde ve farklı veçheleriyle konumlandırılmasında yarar bulunmaktadır: Çünkü, merkez ve çeper arasında süregelen gerilimin, 1960’lardan bu yana biçimlenen bir düşünsel yapısı olduğu bilinmekle birlikte, küresel sermaye hareketlerine bağıl yeni eklemlenmeler söz konusudur. Bu noktada, kısa metnimizi dört varsayım üzerinden temellendirmek iyi olabilir: Birinci varsayım, Osmanlı’dan Cumhuriyete uzanan süreklilik içerisinde, İstanbul-taşra ikililiği göz ardı edilemez ve koşulları bu geleneksel yapı içerisinde anlamaya çalışmak yol gösterici olabilir – bu konuda, Şerif Mardin’in ilk dönem eserleri özellikle referans alınmalıdır. İkinci olarak, İstanbul-taşra ikili yapısı 1960’lar sonrasında kırılmaya uğramış ve merkez-çeper sorunsalı metropol-periferi ikili yapısına dönüşmüştür; bu noktada Şerif Mardin’in  tezi üzerine yapılan çeşitlemelerin değerlendirilmesinde yarar bulunacaktır. Üçüncü olarak, merkez-çeper sorunsalının ulusal ölçekten küresel ölçeğe çekilmesi gerekir ve toplumsal dönüşümün coğrafi uzamdaki tezahürlerinin iktisadi ve siyasi içtihatları, kültüralist üst-kuram ve dillerden kurtarılmalıdır.

Dördünce ve belki de bizim için en önemli varsayım, merkez-çeper ikililiğinin mekânsal niteliği üzerine olmalıdır. Çoğu düşünüre göre, “gerçekte merkez-çeper ilişkisi mekânsal bir metafordur” ve coğrafi uzamdan kente kadar uzanan geniş bir alanda tartışılmasında yarar bulunmaktadır: Yapısal anlamda bu konu, merkez olarak addedilen gelişmiş metropol ile görece az gelişmiş taşra arasında vuku bulan ve kapitalist toplumsal yapının hareketliliği ile açıklanabilecek bir metafor olarak görülebilir. Bu kapsamda, iki temel kuramsal tartışmadan bahsetmek olasıdır: Birincisi, Marksist tahlil geleneği ile kendisini yapılandıran “bağımlılık (Dependency) ve ikincisi de, yine aynı geleneği sürdüren “sistem teorisi”dir (The World System Theory). Her iki yaklaşım, birbirini destekler bir niteliğe haizdir ve kapitalist üretim ve sermaye dağılımı üzerinden merkez-çeper ilişkisini tanımlamaya ve açıklamaya çalışır – burada mekan üzerinden bir tartışma yürütüldüğünün altının özellikle çizilmesinde yarar vardır.[1] Bağımlılık kuramı geleneksel ekonomik terimlerin yansıra, “emperyalizm” olgusunu öncellikli görür ve merkezin çeper üzerine tahakkümünü, coğrafi mekan üzerinden açıklama yoluna gider.[2] Bu yaklaşıma göre gelişmiş metropol, kapitalizmin sürdürülebilirliği amacıyla sermaye birikimini kent mekanında birikmesini talep eder. Gelişmemiş/gelişememiş çeperde ise, düşük organik sermaye birikimi vardır ve bu, emek gücünün yeniden üretimi için yeterli değildir; dolayısıyla üretim ve dağıtım “pazar ekonomisi” dışındaki sosyal ilişkilerle çözümlenir.

Kısacası ekonomik merkezler, askeri, siyasi ve ticaretin itici, yapılandırıcı gücü ile artı-değeri çeperden merkeze, büyük metropollere sürükler. Aslında, bağımlılık tartışmaları genel anlamıyla, modernleşme kuramına alternatif bir yaklaşım sunar – ancak her ikisi için geçerli olan arayüz, “mekândır. Benzer biçimde sistem kuramı da (The World System Theory), kapitalist ekonomi-politiğin izdüşümlerini mekân üzerinden izlemeye alır; Wallerstein’in çalışmalarında uzun uzadıya tartışıldığı gibi, sistem kuramı, küresel ölçekte geçerli olan sistemik bir yapının ve bu sistem içerisinde sermaye birikimi aracılığıyla süregelen hegemonik ilişkilerin varlığından söz eder.[3] Bu yaklaşımın Türkiye yansımalarını, Reşat Kasaba’nın geç Osmanlı dönemi iktisadi yapılanmasını okuduğu eserlerinde takip etmek olasıdır; örneğin O’na göre, Akdeniz coğrafyası ve bu coğrafyada yer tutan İzmir dahil kıyı-liman kentlerinin gelişim süreçleri, tipik örneklerdir. Ondokuzuncu yüzyıl liman kentleri ve bu kentlerin hinterlandında vuku bulan iktisadi ve toplumsal dönüşümler, merkez-çeper ilişkisini “sistem teorisi” bağlamında yansıtan önemli gelişmeler olarak addedilmelidir.[4]

Merkez-çeper ilişkisini klasik Marksist çizgide kavramsallaştırmaya çalışan üst-ölçekli tartışmaları bir yana bırakarak, Türkiye özelindeki akademik cepheye bakarsak eğer, Şerif Mardin’in bu konudaki öncül çalışmaları yürüten ilk isimlerden birisi olduğunu görürüz.[5] Mardin’in Osmanlı’dan bu yana merkezde yer tutan askeri ve bürokratik elitin, Aydınlanmacı bir ethos’a bağlı kalarak, “Batıcı” bir ideolojiyi nasıl kurguladığına dair araştırmaları, Türkiye’deki merkez-çeper ilişkilerini sorgulayan ilk çalışmalardandır ve özellikle ulusal burjuvazi ile devlet elitinin bu yapılanma içindeki rolünü betimlemesi açısından kayda değer tahlillerde bulunmaktadır. O’nun tartışmalarında mekan öncelikli bir tarihsel kategori olarak karşımıza çıkmaz; ancak, merkezin İstanbul ve Ankara arasındaki med-cezir’i, eserlerinde bir alt-metin olarak yer alır. Başlangıç olarak bizlere yeteri kadar ipucu veren Mardin’in araştırmalarının, özellikle 1980 sonrası yenilendiğini de bilmekte yarar vardır: Bu yenilenme sürecinde ortaya çıkan taze akademik söylemlerin de, en az Mardin’in söylemleri kadar keskin ancak eksik olduğunun ayırdında olmamızda yarar vardır. Bu yeni görüşe göre, İstanbul sermayesinden ayrı bir gelişim gösteren çeper sermayesi, seküler Kemalist elite başat, yeni-muhafazakar bir eliti, siyasi bir özne olarak inşa etmekten geri durmamıştır. Daha da ötesi, Osmanlı’dan bu yana süregelen seçkinci ve vesayetçi merkez-çeper ilişkisi, 1920’lerde yapılandırılan “ulus, uluslaşma, ulusçuluk, ulus-devlet, laiklik, modernleşme, cumhuriyetçilik, rasyonalizm” benzeri tarihsel kategorileri, 1980’lerden sonra “hoşgörü, din ve vicdan özgürlüğü, temel hak ve özgürlükler, küreselleşme, çok-kültürlülük, modernleşme-sonrası” kategorilere evirmeyi de başarmıştır.[6]

Aslında bu yeni söylemlerin tüm olumlayıcı iç-yapısına karşın, muhafazakar bir siyaseti içselleştirdiğini görmemiz gerekir: Şerif Mardin’in merkezde toplanan vesayetçi siyasa olarak adlandırdığı, çevreyi tahakküm altına alan Aydınlanmacı ideoloji, 1960’lar sonrası çevrenin merkeze çekilmesiyle ciddi bir baskıyla karşı karşıya bırakılmıştır. Yeni-muhafazakar siyasa ile ekonomik liberal yaklaşımın el ele verdiği bu durum, salt başat bir toplumsal duruşa değil, yeni bir burjuva sınıfının inşa edilmesi sonucu mekânsal tezahürleri olan çok-boyutlu bir kırılmaya da denk düşmektedir. Devlet temelli bir modernleşme sürecinin ilga edilmese de, görece yavaşladığı bu dönüşüm, merkez olarak addedilen İstanbul ve Ankara gibi büyük merkezlerin de önem kaybına yol açmıştır. Daha da ötesi, muhafazakar  liberal sosyal sınıf (neo-liberal burjuvazi), devletin aygıtlarını da yanına alarak, yeni bir mekânsal örgütlenmenin arayışı içerisinde, büyük kentlerin hegemonyasından kurtulmayı öncelikli bir hedef olarak tanımlar: Anadolu’nun irili ufaklı farklı şehirlerinde belirginleşen sanayi ve ticarete dayalı yeni burjuva sınıfı, yeni-muhafazakar orta kesim, merkeze karşı kendi merkezlerinin inşası uğraşısındadır.

Doğrusunu söylemek gerekirse, bu tür bir sosyolojik okumanın kısmen doğrular içerdiğini kabul etmemiz gerekir; bunun yansıra, yukarıda zikrettiğimiz ve 1980 sonrasını bir başka veçheden konumlandıran bu tür söylemlerin, merkez-çeper okumalarının yeniden yapılmasını zorunlu kılan ciddi tahliller sunduğu da bilinmelidir. Bütün bunlara karşın, böylesi bir gelenekten gelen akademik girişimlerin, ciddi zafiyetleri olduğunu da savlamak yanıltıcı olmayacaktır: İlk bakışta, coğrafi geometrik konumlanmayı çağrıştırsa da, bu yaklaşım mekânsal özellikleri aşan bir derinliğe sahiptir. Edward Shils’in de vurguladığı biçimde, “her toplumun bir merkezi vardır – değerler ve inançlar bu merkezîleşme sürecinde işin içine girer” iddiasını içeren bu tahlil, mekânsal (yani materyal) değildir ve maddi dünyayı ve ona bağıl sosyal kategorileri ikincil addetme eğilimindedir.[7] Kısacası, Şerif Mardin’in okuması, “kültüralist” bir kuramsal çerçeve sunması nedeniyle yanılsamalıdır. Benzer bir gelenekten gelen ve yeni-muhafazakar sınıfsal oluşumun değer ve inançları üzerinden asimetrik merkezileşmeyi ön plana taşıyan söylemler de, “mukaddesatçı” olması nedeniyle eksik ve yanıltıcıdır. Çünkü, aynı gelenekten beslenen her iki söylem türü de, merkez-çeper ilişkisini bir üst yapı sorunsalı olarak ele almakta, küresel ölçekte süregelen egemen ekonomi-politiği ise es geçen bir entelektüel yaklaşımı tercih etmektedir. Bu tür bir okumanın eleştirisi için, İngiliz tarihçi Peter Burke’ün  “Avrupa Rönesans’ının altyapısını, ekonomi-politiğini, sorgulayan tarihsel analizlerine bakmak yeterli olacaktır.[8]

İşte tam da bu noktada, yukarıda zikrettiğimiz klasik Marksist yorumlara yeni bir soluk getiren David Harvey’in külliyatı üzerine yapacağımız sınırlı bir güzelleme ile, tartışmamızı sonlandırmamız iyi olabilir:[9] Harvey, bağımlılık ve sistem teorilerinin ortak paydasını yapan kapitalist üretim ilişkileri bağlamında, merkez-çeper tartışmasını her daim canlı tutmayı başarır. Buna ek olarak, küresel sermaye hareketleri ve eşitsiz coğrafi gelişimini birbirine bağlayarak, mekanı her daim önemli bir konumda tutmayı da becerir. O’na göre, coğrafi-bölgesel-kentsel mekan üçlemesi, adını çok fazla seslendirmese de, merkez-çevre karşıtlığını somut veriler üzerinden tartışmaya açabilmek adına önemli bir altlık olarak değerlendirilmelidir. Bu noktada Harvey, “adaletsiz” ve “eşitsiz” coğrafi gelişime işlerlik kazandıran ve ona küresel ölçekte meşruiyet zemini sağlayan kapitalist örgütlenmeyi, merkez-çevre sorunsalının tam da göbeğine yerleştirir; bu O’na, kapsamlı bir eleştirel bakış açısı geliştirecektir. Özellikle, neo-liberal siyasa, eşitsizliğin küresel bir nitelik edinmesindeki baş aktör olarak addedilmelidir: Mekan ise, bu eşitsiz gelişme sürecinin hem nesnesi ve hem de öznesi konumundadır.

Harvey aslında, mekan tartışmasını ontolojik bir üst-yapı sorunsalı olmaktan kurtararak, kapitalist ekonomi-politik ile diyalektik bir ilişkiye zorlar; bu zorlama, küresel kapitalizmin içsel çelişkilerinin doğru okunabilmesi amacıyla elzem bir reçete olarak kabul görmelidir. O’na göre, çelişki gerçek ve eşitlikçi, adil bir ekonomik büyüme ve dağılımın olduğu “hissiyatının” da mekan aracılığı ile kurulabilir olmasıdır (mekanın gerçekte, eşit ve adil olmayan bir siyasanın yansıması olduğunun baskılanmasıyla). Bu çelişki, yani gerçek olanla yaratılan hissiyat arasındaki gerilim, ancak ve ancak doğru tahlil ve eleştirel bakma biçimleriyle aşılabilir. Çünkü O’na göre, sahte “adalet” ve “eşitlik” hissi ve bu hissi her daim pekiştiren “anlatılar” gerçekte söylencelerden öte bir şey değildir ve ustalıkla bu söylenceleri inşa eden ve kılcal damarlarımıza kadar nüfus eden ideolojilerin ayıklanmasında yarar vardır. Özellikle geri kalmış coğrafyalarda sömürülen öznenin, kendi mekanına atfen geliştirdiği “değer ve inançlar”, içi-boş söylencelerden ibaret olarak kabul görmelidir – kendi kentinde zenginleştiğine ve sonrasında iktidara paydaş olduğuna iman eden öznenin, mevcut sistemin tam bir gelişmeyi destekler nitelikte olmadığına dair bir bilgi ve akıl yürütmeyle bilinçlendirilmesi kaçınılmazdır.

Kapitalizm eşitlikçi ve adil bir gelişmeyi baskı ve denetim altına alır; ve üstelik hepimizin bildiği gibi bu yeni bir olgu değildir. Bu noktada, bizim de müdahil olmamızı gerektiren bakma biçimleri, sınıf-tabanlı bir kuramsal çerçeveyi ön plana taşımalıdır: Çünkü, siyasal pratikler ve sınıf çatışması temelli mücadele ortamı, kapitalizmin adaletsiz coğrafi gelişimini sürekli ve geçerli kılacaktır. Özetle, gelişmiş kapitalist devletler, çeperi sömürecek, kronik bir gelişmemişliği kalıcı hale getirecek araçları harekete geçirecektir. Bu araçların çeşitliliği ve niteliği zamana ve coğrafyaya bağlı olarak değişebilir; bununla birlikte, “pazar ilişkileri, mekânsal yarışma, iş-gücünün coğrafi dağılımı, monopol yapılaşma ve yarışma hali, zamana bağlı mekanın değersizleşmesi, fiziksel altyapıdaki görece iyileşme ya da ani çöküş, bölgesel üretimde farklılık, üretim ölçeğindeki dengesizlik ve siyasi yapılanmadaki bölgesel sistemler”, yukarıda özetlenen durumu yeniden-üreten operasyonal vasıtalar olarak örneklenebilir.

Sonuç olarak, ahlaki bir sorun ve dolayısıyla ahlaki bir sorumluluğumuz olduğunun ayırdıyla, merkez-çevre ilişkilerinin yeniden yorumlanması gerekir: Sorun salt bir üst-yapı sorunu değildir ve kültüralist ya da mukaddesatçı yorumlardan ayrışmış, eleştirel tahlillere gereksinim vardır. Belki de bu kertede yapılması gereken, merkez-çevre sorunsalının hem mekânsal ve hem de sosyal bir metafor olduğunun kabulüyle, 1960’ların yaklaşımıyla, güncel eleştirel kuramların bir aradalığıdır; ne de olsa, “Akıllı kimse insanı kökünden koparan hevâ ve heveslere galebe çalan kimsedir

Notes


[1] Keskinok, Ç. 1997, State and the (Re)production of Urban Space, METU Faculty of Architecture Press, Ankara.

[2] Bağımlılık kuramı için, bkz: Larrain, J. 1991, Theories of Development: Capitalism, Colonialism and Dependency, Polity Press, New York,

[3] Wallerstein, I. 2004, World System Analysis: An Introduction, Duke University Press, Durham.

[4] Kasaba, R. 1993, Osmanlı İmparatorluğu ve Dünya Ekonomisi, Ondokuzuncu Yüzyıl, Belge Yayınları, İstanbul.

[5] Şerif, M. 1973, “Center-Periphery Relations: A Key to Turkish Politics”, Daedalus, Vol.102, No.1, Post-traditional societies, MIT Press, pp.169-190.

[6] Göle, N. 2011, Modern Mahrem, Medeniyet ve Örtünme, Metis Yayınları, İstanbul.

[7] Shils, E. 1997, The Virtue of Civility, Selected Essays on Liberalism, Tradition and Civil Society, Liberty Fund, New York.

[8] Burke, P. 1998, The European Renaissance; Centers and Peripheries, Wiley-Blackwell, New York, London.

[9] Harvey, D. 2005, Spaces of Global Capitalism: Towards a Theory of Uneven Geographical Development, Verso, New York, London.

Advertisements

About gasmekan

http://archweb.metu.edu.tr/

Discussion

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

Monthly Taxonomy

Categories

Advertisements
%d bloggers like this: